Zaman: 19. Eyl 2017, 16:37

Tüm zamanlar UTC + 3 saat


Forum Katagorileri
Ara


Advanced Search
Sayfaniza Ekleyin
The HTML code below contain all the necessary code to link to userboard.org please feel free to add it to your site.



Effect of above code: DEVRIM KURTULUS



Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
 Zor'un Zorunluluğu 1-2 
YazarMesaj
Mesaj Zor'un Zorunluluğu 1-2
Zor'un zorunluluğu


Sosyalizme Giden 'İki Yol' Yok

Sevgili Yürüyüş okurları, merhaba. Güncel ama aynı zamanda stratejik bir konuyu ele alacağız bu sohbetimizde. Konumuz "devrimin yolu"dur. Devrim, barışçıl yoldan, parlamenter yoldan mı, yoksa "zor"a dayalı bir biçimde mi gerçekleştirilebilir? Stratejik soru budur. Soruyu güncelleştiren ise, son zamanlarda Latin Amerika ülkelerinde yaşanan gelişmelerdir.

Konumuzun güncelliğinin bir boyutu daha var. Aslında Avrupa Parlamentosu'na "totaliter komünist rejimlerin mahkum edilmesi" doğrultusunda verilen öneri de konumuzla yakından ilgili. "Totaliter rejim" olarak adlandırdıkları proletarya diktatörlüğüdür ve sohbetimizin ileriki bölümlerinde daha iyi görüleceği gibi, "barışçıl geçiş" teori-siyle "proletarya diktatörlüğünün reddedilmesi" her zaman yanyana bulunan siyasal tavırlardır. Evet, Latin Amerika'daki gelişmeler ve bu gelişmelerin dünya solundaki, ülkemiz solundaki yansımalarıyla konumuza başlayalım. Kim bunu özetlemek ister? Evet buyur Özlem.

Özlem: Latin Amerika ülkelerindeki gelişmeleri, bu konuda ülkemizde yazılıp çizilenleri ilgiyle izliyorum. Latin Amerika'daki "sağ" iktidarlar birbiri ardına devriliyor ve yerine "sol"un adayları, sosyalist adaylar seçiliyor. Chavez darbe girişimini püskürttüğünde veya Bolivya'da Morales kazandığında, elbette seviniyorum. Dünya halkları cephesinde bir kazanımdır çünkü bunlar. Ülkemizdeki yansımalarında ise, en azından bir kesimde, gelişmeleri emperyalizm ve halklar arasındaki savaş açısından değerlendirmekten çok, ülkemiz için bir "model" çıkarma gayreti ön planda. "Niye bizim Lulamız yok", "darısı başımıza" söylemleriyle başlayan bu öykünmeler, daha uç noktaya vardığında "iktidarı almakta", "sosyalizme geçişte Latin Amerika modeli" türü tespitlere uzanıyor.
Sosyal-demokrat çizgide diyebileceğimiz aydınların "bizim de bir Lulamız olsun" deyişleri normaldir. Neticede onların istediği düzen içi bir değişikliktir. Fakat bu gelişmeler, bir "devrim modeli", iktidar olma modeli olarak sunulduğunda iş değişiyor.
Mesela biri diyor ki,
"Lula'ya saldıranlar muhalif olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyorlar, Neoliberalizmin gerçeklerini bilmiyorlar. Lula doğrusunu yapıyor, gelişmekte olan ülkeler hareketi kurulmasına aktif destek veriyor. Böyle bir hareket yavaş yavaş da olsa
WTO kurallarını delmeye başlayabilir, tabii kendi arasında bütünlük sağlayabilirse ki bu da çok zor. WTO kuralları delinir ve Chavez de tarih yazarsa yeni bir Latin Amerika modeli uç vermeye başlayabilir."
Bu aktardığım alıntı Birgün Gazetesi'ndendi. Bir başkası şöyle:
"Kimbilir belki de, Chavez'in geçen hafta dediği gibi "artık devrim başladı; Latin Amerika'nın güzel insanları ayaklanıyor."
Son bir örnek de burjuva basından aktarayım: Milliyet'te Ece Temelkuran yazmış. Şili'de cumhurbaşkanlığını "sosyalist" Michelle Bachelet'in kazanması üzerine şöyle diyor: "bu kadın.... düşünen çocukların öldürüldüğü bütün o tarihi günlerin, 11 ya da 12 Eylül'lerin intikamının seçim zaferleriyle alınabileceğini gösteriyor."
Ortada alınmış bir intikam falan yok ama böyle diyor, bununla da kalmayıp devam ediyor: "İnsanlık yeni bir çağa giriyor... bu çağda her ülke kendi 11 Eylül'ünün intikamını almayı deneyecek, işkence gören, idam edilen çocuklarının intikamını. Bu intikam kılıçsız olacak."
Sözler, sözlerin sahipleri farklı farklı, ama hepsinden aynı söz çalınıyor kulağımıza: "artık devrimler zamanı geçti, parlamenter yolla, seçimlerle savunun düşüncelerinizi.."

Kemal: Son vurgu önemli. Latin Amerika'daki gelişmeler yeni ama o gelişmelerden hareketle bize önerilen, söylenen çok eski bir hikaye. Kırk yıllık da değil, yüz yıllık eski teoriler bunlar. Ezilenlerin nasıl iktidar olabileceği, sosyalizme nasıl geçilebileceği yüzyıldan fazladır tartışılıyor ve yüzyıldır da reformistler bu tezleri tekrarlayıp duruyorlar. Dediğim gibi, gelişmeler süreç açısından yenidir ama söylenenlerde yeni bir şey yoktur. Her şeyden önce, Latin Amerika'daki gelişmelerin, bu seçim zaferlerinin niteliği nedir, onu netleştirmek gerek. Bunu da sen aç Mazlum.

Mazlum: Bu açıdan öncelikle şunu belirtmeliyiz: Latin Amerika'daki bu iktidar değişiklikleri, dünyanın bugünkü güç dengeleri içinde halklar cephesinde bir ilerlemedir. Emperyalizmi zayıflatan, halklara ise maddi, manevi güç veren bir niteliğe sahiptir.
Bu ilerleme, devrimlerin önünü açan sonuçlar yaratabileceği gibi, devrimlerin önünü tıkayan bir biçime de dönüşebilir. İkisi de ihtimal dahilindedir... Belirttiğim bu olgu, sınıflar mücadelesi tarihindeki tüm reformlar ve reform için mücadeleler açısından geçerlidir. Herhangi bir konudaki reformlar için yapılan mücadele, kimseyi reformist yapmaz. Bir hareketi reformist veya devrimci yapan, o reforma yüklediği anlamdır.
Latin Amerika'daki sol, sosyalist liderler, toplumsal hareketler, çeşitli reformlardan sözediyorlar. Eğer bu reformlar onlar için "nihai amacı" ifade ediyorsa, orada elbette ne bir devrimden, ne de devrimcilikten sözedilemez.
Sınıflar mücadelesi özünde iktidar mücadelesidir. Devrim, ezilenlerin iktidarını kurmak için yapılır. Peki, Latin Amerika'da sosyalistlerin seçim zaferleri kazandığı ülkelerde iktidar sorunu çözülmüş müdür? Lulalar'ın, Moralesler'in iktidarı, ezilenlerin iktidarı anlamına mı gelmektedir?
Latin Amerika'daki bu gelişmeleri değerlendirirken hem kullanılacak kavramlara dikkat etmek, hem de düzeniçi solun abartılarından uzak durmak gerek. Mesela, biraz önce Özlem'in aktardığı alıntıda olduğu gibi. Şili'de "sosyalist" Michelle Bachelet'in seçimi kazanması üzerine söylenenler bu abartıcılığın tipik bir örneğidir. Bachelet, zaten önceki dönemde de iktidarın içindeydi, hükümette bakandı, partisi hükümetin ortağıydı, şimdi cumhurbaşkanı oldu. Yani, Şili'deki bu değişim mesela bir Morales'in seçilmesi kadar bir değişiklik bile değil, ama abartının ölçüsü yok. Bu ülkelerin hiçbirinde henüz atılmış hiçbir köklü adım yoktur. Bu dalganın başlangıcı olarak kabul edilen ve ilk seçilen "sol" lider olan Lula, aradan geçen zamanda, büyük ölçüde sistemle bütünleşmiştir.
Parlamenter yolla iktidar olma imkanı çıkmışsa, iktidara gelip bir takım reformlar yapmak kötü bir şey mi? Elbette değil. Ama bu politikaların doğruluğunu, yanlışlığını söyleyebilmek, o iktidar değişikliklerinin adını koyabilmek için o reformların nasıl bir bakış açısıyla yapıldığına da bakmamız gerekir.
Şu hepimizin çok iyi bildiği bir gerçektir: Reformlar devrimciler için amaç değil, devrim mücadelesinin geliştirilmesi için bir araçtır. Reformlar için mücadele amaç olmaya başladığı noktada devrimden, devrimcilikten uzaklaşılmıştır; işte orada reformizm sözkonusudur.
Lenin'in dediği gibi, "... Kapitalizm varolduğu sürece reformların ne sürekli, ne de ciddi olabileceğini bilerek, işçiler iyileştirmeler için savaşırlar ve ücret köleliğine karşı savaşını daha da sert biçimde sürdürmek için iyileştirmelerden yararlanırlar. Reformcular, sadaka yardımı ile işçileri parçalamayı, onları aldatmayı ve onları sınıf savaşımından döndürmeyi düşünürler." (Lenin, İşçi Sınıfı Partisi Üzerine, syf. 260)
Bu, reformcunun niyetinden bağımsız olarak böyledir. İşte bu anlamda, bugün emperyalizm karşısında ileri bir adım olarak ortaya çıkan bu gelişmeler, aynı zamanda devrimci gelişmenin önünü tıkayan bir biçime de dönüşebilirler. Bunu belirleyecek olan hem iktidar olan partilerin emperyalizm karşısındaki cüreti, hem de o ülkelerdeki halk hareketinin nasıl bir gelişim göstereceğidir.

Kemal: Dolayısıyla, daha henüz başlangıç aşamasında, daha nasıl şekilleneceği, gelişeceği bile belli olmayan bir süreç sözkonusu. Bu anlamda, modelden, halkların intikamının kılıçsız, seçim zaferleriyle alınabileceğinden, devrimden sözedenler aslında biraz da kendi kendilerine güvey oluyorlar sanırım. Neden böyle yaptıklarını anlayabiliyoruz gerçi; kendilerinin düzeniçi politikalarını, parlamenterizm batağına batmışlıklarını haklı, mazur gösterecek bir örnek olarak sarılıyorlar Latin Amerika'daki gelişmelere.
Şili örneği, "sosyalizme barışçıl geçiş" konusunda uzun yıllar üzerinde tartışılan tek örnekti. Şili, barışçıl geçişin mümkün olmadığını gösteren bir örnekti. Seçimle işbaşına gelen sosyalist Allende, bir darbeyle devrildi. Bugün Latin Amerika'daki "sosyalist" iktidarlar böyle bir sonuçla karşılaşmadılar. Peki bu örnekler sosyalizme parlamenter yoldan geçişin "olabilirliğini" mi gösteriyor şimdi? Hayır, çünkü bugün emperyalizm karşısında halkların cephesini güçlendiren bir gelişmeden sözedebiliyoruz sadece. Bunun dışında devrimden, sosyalizme geçişten, modelden sözedilebilecek, bunların tartışmasına zemin olabilecek herhangi bir gelişme yoktur. Sadece Latin Amerika halklarının uygulanan politikalara karşı tepkileri, geliştirdikleri hareketler, sol, sosyalist adayların seçilebilmesini sağlayan bir ortam oluşturmuştur.
Fakat aynı zamanda bu bir "tıkanma"nın da göstergesidir. Arjantin'de, Brezilya'da, Bolivya'da gelişen halk hareketleri, devrimci bir alternatif, bağımsız ve sınıfsal niteliği net bir önderlik, örgütlenme oluşturamadıkları için, sonuçta tepkilerini, çözümlerini mevcut partilere, onların liderlerine yöneltmek durumunda kalmışlardır. Başka deyişle "varolanla yetinmek" gibi bir alternatifsizlik sözkonusudur.
Biz bu gelişmeler karşısında, "bakalım, gelişmeleri izleyelim, sosyalizme geçebilecekler mi?" demiyoruz. Birincisi, mevcut iktidar değişiklikleri, bir DEVRİM değildir. İkincisi, bu biçimdeki bir iktidar değişikliğinden sosyalizme geçilemeyecektir. Mevcut değişikliklere devrim demek, sosyal devrimin içini boşaltmak, onu herhangi bir iktidar değişikliğine, hatta hükümet değişikliğine indirgemek demektir. Sosyalizme bu şekilde geçilebileceğini düşünmek ise, sözkonusu ülkelerdeki oligarşik iktidarların, emperyalizmin bu ülkelerdeki varlığının niteliğinden bihaber olmaktır.

Mazlum: İsterseniz bu noktayı biraz daha açalım. Kemal arkadaşın ilk konuşmasında belirttiği gibi, barışçıl geçiş veya zora dayalı devrim tartışması eskidir. Ülkemizde de yapılmış ve esasında aşılmış bir tartışmadır. Bu tartışma 60'lı yılların ideolojik mücadelelerinin ana konularından biridir. "Barışçıl, parlamenter geçiş" teorisinin o zamanki temsilcisi TİP'tir. Bugün bir sürü "TİP" var.

Kemal: Araya girip bir ek yapayım. Bugün birçok TİP var dedin. Ama bir farkla. O günün TİP'i, sosyalizme parlamenter yoldan geçişi açık olarak savunan bir partidir. Bu anlamda da onlarla yapılan ideolojik mücadele, çok somut ve açıktır. Oysa bugün TİP'in konumunda olan birçok partinin devrim, sosyalizm konusunda ne dedikleri belirsizdir. Şimdi ÖDP veya EMEP veya SDP "sosyalizme parlamenter yoldan geçiş"i mi savunuyor, yoksa başka bir şeyi mi? Belirsizdir. Bugünkü reformistlerin çoğu, halk savaşı, sovyetik ayaklanma stratejilerinden parlamenterizme dönüş yaptıkları için, yeni siyasi konumlarının açık teorisini pek yapmazlar. Hatta devrim, sosyalizm tartışmalarını Marksist-Leninist literatürle de yapmıyorlar. Strateji, taktik gibi kavramları kullanmıyorlar. Çünkü, sorunu bu kavramlarla ele alıp düşüncelerini resmileştirdiklerinde, inkarcılıklarını da resmileştirmiş olacaklardır. Ama dolaylı biçimlerde her türlü parlamenterizmi, barışçı geçiş düşüncelerini, emperyalizmle, kapitalizmle uzlaşma teori ve politikalarını pompalıyorlar... Yani diyeceğim o ki, bugünkü TİP'lerin resmen ifade edilmiş böyle görüşleri olmasa da, siyasi konumları öyledir. Buyur sen devam et.

Mazlum: Dediği gibi, parti programlarında "devrimin yolu", "sosyalizme geçiş" gibi somut stratejik belirlemeler olsaydı, onların üzerinden tartışsaydık tabii ki daha somut olurdu. Fakat günümüz revizyonizminin, reformizminin karakteristik özelliklerinden biri de ideolojik mücadeleden kaçıştır. Neyse, biz kovalamaya devam edelim yine de.
Mahir, bu tartışmada barışçı geçiş meselesini şöyle ortaya koyuyor: "Barışçı yollardan sosyalizme geçmek ne demektir? Kısaca açıklayalım.
Barışçı yollardan sosyalizme geçmek burjuva parlamentosu aracılığıyla sosyalizme geçmeyi mümkün görmektedir. Ve barışçıl yollardan sosyalizme geçmek proletarya diktatoryasını ön görmez. Sınıflar arası parlamenterist yarışı ve bu yolla nihai olarak sosyalizme geçilebileceğini kabul eden bütün parlamentocu sosyalist partiler, iktidara geldiklerinde proletarya diktatoryasını kurmayacaklarını açıkça ilan etmişlerdir." (Bütün Yazılar, syf. 57)
Kemal arkadaşın açış konuşmasında sözünü ettiği "barışçıl geçiş" ve "proletarya diktatörlüğünün reddi" arasındaki ilişki göreceğiniz gibi, Mahir'in değerlendirmesinde de kuruluyor. Bu zaten, 20. yüzyılın başındaki II. Enternasyonal reformizminden bu yana böyledir. Tüm parlamenterist, barışçıl geçişçi partilerin sosyalizme geçmekten kastettikleri, asla proletarya diktatörlüğü değildir. "Sosyalizme barışçıl geçiş" teorilerinde tarif edilen sosyalizm, aslında kapitalizmle barıştırılmış, burjuvazinin tasfiye edilmediği bir sosyalizmdir. Yani sosyalizm değildir.
Rosa Lüksemburg da, Kautsky ile Bernstein'ın reformizmini eleştirirken aynı noktaya dikkat çekiyor:
"... Siyasal iktidarı ele geçirme ve toplumun değişmesini gerçekleştirme yerine -ve ona karşı olarak- yasal reform yolunu benimseyenler, aynı amaca götürecek sakin, emin ve yavaş bir yol değil, başka bir amaç seçmiş olurlar. Başka bir deyişle, yeni toplumsal düzen getirmek yerine eski düzen içinde bir takım önemsiz değişiklikleri gerçekleştirirler. ... elde edilen sonuç, sosyalist düzenin gerçekleştirilmesi yerine kapitalist düzende reformların yapılmasıdır. Ücret sisteminin kaldırılması yerine, sömürünün daha az ya da daha fazla olması sözkonusu edilmektedir. Kısacası; kapitalizmin içinde zararlı otlar yok edilecek, ama kapitalizmin kendisine dokunulmayacaktır."
Reformizmin, sosyalizme "şiddete dayanmayan bir yoldan" geçişi öngörenlerin tüm tarihinde görebiliriz bunu. Hepsinde şu veya bu şekilde kapitalizmle bir uzlaşma vardır. Marks-Engels öncesi döneminin sosyalistleri olarak da tanınan Ütopik Sosyalistler, denilebilir ki, ilk reformistlerdir. Ütopik sosyalistlere göre, burjuvaziyi ikna ederek eşitlikçi bir düzen kurulabilirdi; yani devrim yapmadan, burjuvaziyi yönetimden tasfiye etmeden, kapitalizmi ortadan kaldırmadan düzen içinde sosyalist toplum(cuklar) kurulabilirdi onlara göre. Fakat onların reformizmi masumdur; çünkü sınıflar mücadelesinin gelişimi, üretim biçimleriyle üretim güçleri arasındaki ilişkiler, üretim biçimlerinin dönüşümü gibi birçok konu henüz çok net olarak anlaşılmış, çözümlenmiş değildir.
Yine aynı dönemin ilk reformist örgütlerinden biri de "İngiliz Fabianları"dır. Sözkonusu topluluk, 1883'de Londra'da kuruldu. İngiliz işçi sınıfı içinde oldukça etkili oldu. Fabian ismi Romalı Fabius'tan geliyordu; Fabius eski Roma'da bir siyasetçiydi ve "ılımlı, barışçıl yöntemlerle daha ileri bir toplum oluşturma" düşüncesiyle tanınıyordu.
İngiliz Fabiancılar'ı da kapitalizme karşı çıkmıyorlardı. Karşı çıktıkları; burjuvazinin işletmeciliği bizzat yürütmeyip bunu ücretli yöneticilere devretmesi nedeniyle asalaklaşması, bu nedenle haksız kazanç elde ediyor olmasıydı. Fabiancılar, kapitalizme, burjuvaziye değil, bu haksız kazançlara karşı çıkıyor, devletin bu haksız kazançları engellemesini istiyorlardı. Kısacası, Fabiancılar da kapitalizme karşı çıkmıyor, onun bazı kötü sonuçlarının düzeltilmesini istiyorlardı. Ayrıca onlara göre devrime gerek yoktu; çünkü kapitalizm geliştikçe zenginlik tüm topluma yayılacak, sosyalizm kendiliğinden oluşacaktı. Burada şuna da dikkat çekeyim; sonraki yüzyıl boyunca Avrupa'da reformizmin, burjuvaziyle uzlaşmanın odaklarından biri olacak olan İngiliz İşçi Partisi, işte bu örgütlenme içinden çıkmıştır.
1800'lü yılların sonlarındaki reformizmle, 2000'li yıllardaki reformizmin bir farkı yok görüldüğü gibi. Sohbetimizin ileri bölümlerinde göreceğiz, daha farklı dönemlerin reformizminin de farkı yok. Olması da mümkün değil zaten; eğer devrimden yüz çevirmişseniz, proletarya diktatörlüğünden yüz çevirmişseniz, kapitalizmin şu veya bu versiyonundan başka bir şey üretilemez.

Özlem: Reformizm bir şekilde her dönem var ama, reformizmin, özel olarak da barışçıl geçiş teorilerinin zaman zaman daha revaçta hale geldiği, zaman zaman da geri plana düştüğü dönemler vardır. Benim gördüğüm kadarıyla, ki mantıki olarak, ulusal ve sosyal kurtuluş savaşlarının yoğunlaştığı süreçlerde reformizm, parlamenter geçiş hayalleri zayıflıyor, tersine olarak da devrimci mücadelelerde şu veya bu nedenle zayıflama olduğunda legalizm güçleniyor, parlamentoculuk öne çıkıyor.
Fakat burada dikkat çekici olan şu: Bugüne kadar yani 20. yüzyıl boyunca devrimin "zor"a dayanılarak gerçekleştirildiği ve sosyalizme bu yoldan geçildiği onlarca örnek olmasına rağmen, reformistlerin "barışçıl geçiş" teorilerinin bugüne kadar kanıtlandığı tek bir örnek bile yaşanmamış. 1800'lerde de, 2000'lerde de "barışçıl geçiş" teorileri özü açısından aynı olduğuna göre, bundan sonra böyle bir örnek yaşanabilmesinin maddi temeli olabilir mi?

Kemal: 'Bütün gerçek halk devrimlerinin ilk şartı' (...) 'hazır devlet makinasını' kırmak, parçalamaktır" der Lenin.
Lenin'in tarihsel deneylerden, burjuva devlet ve emperyalizm çözümlemelerinden çıkardığı sonuç budur. Biz Latin Amerika'daki gelişmeleri değerlendirirken, tereddütsüz "DEVRİM DEĞİLDİR" derken bu tarihe, bu teoriye ve önümüzdeki somut gerçekliklere bakarak söylüyoruz bunu.
Reformizmin, barışçıl geçiş teorilerinin açmazı budur. "Hazır devlet makinasını" kırmıyorsanız, -ki Latin Amerika ülkelerindeki durum böyledir- orada bir devrimden sözedilemez. Keza, Marks elbette "yeni bir toplumun ebesinin zor olacağını" söylerken, bu sınıfsal gerçeklikten hareket ediyordu.
Şöyle diyor Marks: "... Ancak, artık sınıfların ve sınıf çelişmelerinin bulunmadığı bir düzendedir ki sosyal evrimler, artık siyasi devrimler olmaktan çıkacaklardır. O zamana kadar toplumun her yerinden değiştirilip, düzeltilmesinin arifesinde sosyal bilimin son sözü şu olacaktır: Ya mücadele ya ölüm, ya kanlı savaş ya da yokolma." (Felsefenin Sefaleti, s: 195).
Ne kapitalizmde, ne burjuva ve sömürge iktidarlarında, ne emperyalizmde bu sloganları değiştiren özsel bir değişim sözkonusu değildir. Bunları yok sayıp Latin Amerika'ya veya başka yerlere dair "seçim zaferleriyle" sosyalizme geçme, halkların intikamını 'kılıçsız' alma hayalleri kuranların elinde yine hayal kırıklığından başka bir şey kalmayacaktır.

Mazlum: Emperyalizmin, egemen sınıf devletlerinin en temel özelliklerinin unutulduğu bu tarz acelecilikler, hemen her zaman hüsranla sonuçlanmıştır.
Hatırlayın, daha 1990'ların sonunda ülkemizdeki her türden reformizm, "emperyalizm değişti" tespitleri yapıyordu. Emperyalizm artık eskisi gibi sömürgeci değildi. Diğer ülkelere müdahaleleri demokrasi ve insan hakları içindi... Tabii böyle olunca da "zor" artık gereksizleşmişti. Sosyalizme parlamenter yollardan, sivil toplumcu biçimlerden geçilebilirdi... Günümüz reformizminin, gerek Avrupa'da, gerek Latin Amerika'da bu örgütsüz halk hareketleri, sivil toplumculuk ve devrimsiz sosyalizme geçiş teorilerini savununların teorik gıdasını aldığı isimlerden biri olan Tony Negri de "emperyalizmin geride kaldığını... post emperyalist bir döneme girildiğini... son emperyalist savaşın Vietnam savaşı olduğunu..." söylüyordu.
Bütün bu teoriler bir anda çöktü. Latin Amerika ülkelerindeki seçim zaferlerini "model" haline getirenlerin, bu seçim zaferleriyle sosyalizme geçme teorileri yapanların akıbetinin de aynı olacağı açık. Sadece bunların değil, emperyalizm ve devlet üzerine çözümlemeleri yanlış olan herkesi bekleyen akıbet budur. Emperyalizmi ve devleti doğru çözümlemiyorsanız, buna uygun bir örgütlenmeniz, programınız yoksa, devrime, sosyalizme doğru ilerlemeniz sözkonusu değildir. Konjonktürel bazı başarılar elde edilebilir, reformlar yapılabilir, ama gidilen yer yine devrim olmaz.

Kemal: Konu kapsamlı. Sohbetimize önümüzdeki hafta barışçıl geçiş teorilerinin çeşitli dönemlerdeki biçimlenişlerini, teorik formülasyonlarını ve ülkemizdeki yansımalarını ele alarak devam edeceğiz. Şimdilik hoşçakalın.


Zor'un zorunluluğu -2

Zor'un reddi, devrimin ve sosyalizmin
reddidir

Merhaba!
Güncel ve aynı zamanda stratejik bir konu olarak gündemimize aldığımız "devrimin yolu" başlıklı sohbetimize devam ediyoruz. Sohbetimizin birinci bölümünün sonunda, emperyalizmi ve devleti doğru çözümleyemeyenlerin doğru bir devrim anlayışına da sahip olamayacağına vurgu yapmıştık.
Önceki bölümde dikkat çektiğimiz önemli bir nokta da, "barışçıl geçiş" teorisiyle proletarya diktatörlüğünün reddinin hemen her zaman yanyana bulunması idi. Bu da "sosyalizme barışçıl geçiş" teorilerinin aslında "sosyalizme geçmeme" teorileri olması demektir. Proletarya diktatörlüğünü reddedenler, burjuvaziyi tasfiye edip sosyalizmi inşa etme gücüne ve iradesine de sahip olamazlar.
Yine önceki sohbetimizden son bir hatırlatma; Özlem belirtmişti sanırım; bu teoriler, yüzyıldır savunulmasına rağmen, bu teoriler doğrultusunda sosyalizme geçilebilen tek bir örnek yok. Şimdi barışçıl geçişi teorileştiren reformizmin, revizyonizmin çeşitli dönemlerdeki ortaya çıkış biçimlerine ve o dönemlerde devrim ve sosyalizm mücadelesine ne gibi "katkı"larda bulunduğuna bakmaya devam edelim. Sanırım bu bölüm, Mazlum arkadaşın özel ilgisinin olduğu bir döneme tekabül ediyor.

Mazlum: Ben Latin Amerika'daki son seçim sonuçları üzerine ayakları havada, zafer sarhoşluğuna kapılmış abartılı değerlendirmeler okuduğumda aklıma hep II. Enternasyonal partilerinin seçim başarıları sonucunda kapıldıkları zafer sarhoşluğu geliyor. II. Enternasyonal partilerinin reformizminin derinleşmesi de ardarda seçim zaferleri kazanmalarının arkasından gelmiştir. Bu sürecin hiç değişmeyeceğini, öyle barış içinde sosyalizme ilerleyebileceklerini düşünmeye başladılar. Ama bu gidişat bildiğimiz gibi onları sosyalizme götürmedi.
Süreçlerin gelişiminde, dayanılan toplumsal kesimlerde çeşitli farklılıklar olsa da, bir nokta dikkat çekici bir benzerlik taşıyor. Mahir bu döneme ilişkin şunları belirtiyor:
"Kapitalizmin burjuva anlamda refahı sağladığı bu 'barış' döneminde, Avrupa'daki II. Enternasyonal partileri, parlamenter yollardan büyük başarılar sağladılar. Özellikle Almanya'daki işçi partisi dev seçim zaferleri kazandı. (Pek çok seçim bölgesinde oyların % 50'sinden fazlasını aldı.)
Bu dönem, bütün barış dönemlerinde olduğu gibi solda pasifist ve sağ eğilimlerin palazlandığı bir dönemdir."
Aynı dönemi Stalin de şu şekilde özetliyor:
"Bu devre, kapitalizmin nisbeten sakin bir gelişme devri, emperyalizmin felaketli çelişkilerinin henüz açıkça belirmeye vakit bulamadığı; işçilerin ve sendikaların ekonomik grevlerinin az çok 'normal' bir şekilde geliştiği; seçim mücadelesinin ve parlamento gruplarının 'baş döndürücü' başarılar sağladığı, legal mücadele şekillerinin övgüleri ile göklere yükseltildiği ve legalite yoluyla kapitalizmin yenileceğine inanıldığı bir çeşit savaş öncesi devre idi. Bir kelime ile bu devir, İkinci Enternasyonal partilerinin kendilerini besiye çekip semizlendikleri ve devrimi, kitlelerin devrimci eğitimini ciddi surette düşünmek istemedikleri bir devir idi." (Leninizmin İlkeleri, s: 17)
O zaman bu zafer sarhoşluğu sürerken, Engels, II. Enternasyonal reformistlerinin "barışçıl geçiş"e ilişkin pasifist ve parlamenter hayallerini sert bir dille eleştiriyor. Eleştiriler işe yaramıyor, onlar parlamentarizmin batağına iyice saplanıyorlar. Ve emperyalist paylaşım savaşı gelip çatıyor.
O zaman ne yapıyor dersiniz bu "sosyalist" partiler? Emperyalist bir savaşa girişmekte olan burjuvazi, artık "barış" döneminin burjuvazisi değildir; sert, gaddardır. Ya direnerek savaşarak sosyalizmi savunacaklar, ya da burjuvaziye tabi olacaklardır. II. Enternasyonal partileri, ikinci yolu seçiyorlar. Ve emperyalist savaşta, "kendi" burjuvalarını destekleyip işçi sınıfına ihanet ediyorlar. Sosyalizme geçiş falan unutuluyor tabii.

Kemal: Bundan sonrasına ben devam edeyim. "Barışçıl geçiş teorileri", bundan sonra uzun bir dönem geri planda kaldı. Sovyet devrimi de "zor"la, silahlı ayaklanmayla gerçekleştikten sonra, bu teorileri fazla savunan kalmadı.
Ta ki 1950'lerin sonlarına kadar!
Revizyonizmin ve buna bağlı olarak "barışçıl geçiş", "parlamenter mücadele" teorilerinin revaçta hale geldiği ikinci dönem ise, 1950'lerin sonları ve 1960'lı yıllardır. (Bir önceki dönemde sözünü ettiğimiz TİP reformizmi de esas olarak bu dönemin ürünüdür.)
Bu dönem barışçıl geçiş teorilerinin başını çeken ise, Ğki bu dönemin orjinal yanı burasıdırĞ sosyalizme emekçilerin silahlı ayaklanması yoluyla geçen SBKP'den başkası değildir.
Evet, bu dönemde, dünyanın üçte birinde halk iktidarları kurulmasına, onlarca ülkede ulusal sosyal kurtuluş savaşları mayalanmasına rağmen, 2. Paylaşım Savaşı öncesinin "dünyadaki tek sosyalist ülkeyi koruma" anlayışını dayatan, bunun dışında bir şey göremeyen revizyonist bir anlayış, SBKP önderliğini adım adım ele geçirmiş ve ardından da SSCB'nin çıkarları adına, tüm dünya devrimlerini kurban etmiştir.
Revizyonizmin ilk işi, 1956'daki SBKP 20. Kongresi'nde Stalin'i "mahkum etmek" oldu. Ardından "barış içinde birarada yaşama" politikasının tümüyle revizyonist, uzlaşmacı yorumuyla silahlı devrimleri, silahlı mücadeleyi reddettiler.
SSCB'nin emperyalizmle "uzlaşma"yı esas aldığı o koşullar içinde, SBKP ideolojik olarak tüm dünya soluna "parlamenter mücadeleyi" empoze etmeye başladı. Dünya çapında devrimci hareketler politik ve maddi anlamda desteksiz bırakılırken, tüm ülkelerde uzlaşmacı, pasifist, parlamenterist Komünist Partiler yaratılıp desteklendi. Ülkelerin kendi özgün koşullarından dolayı illegal durumdaki Komünist Partiler de tüm mücadelelerini "yasallaşma" amacına endekslediler. Yasallaşıp parlamenter yoldan iktidara geleceklerdi!
SBKP'deki bu gelişme, emperyalizmin zaten pompalayıp durduğu Stalin düşmanlığına sol'dan da geniş bir koronun katılmasına yolaçtı. Stalin düşmanlığını proletarya diktatörlüğünün reddi, diktatörlüğün reddini zora dayanan devrimin reddi izliyordu. Revizyonizmin bu çıkışı, o güne kadarki yenilgilerine, yılgınlıklarına sorumlu arayanlar için düzene dönüş yolunu açmıştır. Bu koroya gecikmeden Avrupa'nın üç yenik komünist partisi katıldı. Bunlar, iktidarın eşiğine gelen ama iktidarı alacak cüret ve kararlılığı, politik önderliği gösteremeyen İspanya, İtalya ve Fransız Komünist Partileri'dir.
Bunların önderliğinde "Avrupa Komünizmi" diye bir anlayış geliştirildi. Bu anlayış da isim olarak yeni ama bildik bir anlayıştı.
Avrupa komünizminin temel tezleri; anti-Stalinizm, proletarya diktatörlüğünün reddi, silahlı mücadele ve ayaklanmanın reddi idi.

Mazlum: Yanlış bir kavramın yerleşmemesi için hemen burada bir ek yapabilir miyim? Şunu belirtelim ki, "anti-Stalinizm" diye bir şey yoktur. Çeşitli kesimler kendilerini böyle ifade ettiği için biz de zaman zaman kullanıyoruz bunu. Fakat, Stalinizm diye bir düşünce sistemi yoktur ve Stalin Marksist-Leninisttir. Anti-Stalinizm, özünde anti-Marksizm, anti-Leninizm'dir. Evet, buyur Kemal arkadaş.

Kemal: İşte bu temel tezlerle, burjuvazinin kabul edebileceği sınırlar içinde bir "komünizm" anlayışı geliştirildi. Aslında, olan biten, II. Enternasyonal, ideolojisi ve milliyetçiliğinin hortlamasından başka bir şey değildi.
Mesela nasıl ki, II. Enternasyonal partileri, emperyalist savaşta kendi burjuvalarını desteklemişse, Avrupa Komünizmi'ni savunan partiler de, mesela, NATO konusunda "ittifakın yeniden gözden geçirilip, anlamı ve temellerinin sağlamlaştırılmasını" öneriyorlardı. Kendi ülkelerinin emperyalist politikalarını yer yer eleştiriyor görünseler bile, asla o politikalarda karşı cepheden mücadele etmiyorlardı.

Özlem: Sanırım, reformizmin, legalizmin yeniden revaçta olduğu üçüncü dönem olarak da 1990'ları göstermek yanlış olmasa gerek. Çünkü özellikle 70'li yıllar devrimci mücadelenin, ulusal veya sosyal temelde silahlı kurtuluş mücadelelerinin geliştiği yıllar. Revizyonizm, ülkemiz özgülünde 12 Eylül'ün ardından ama dünya genelinde esas olarak sosyalist sistemin yıkılmasının ardından yeniden başını kaldırıyor... Bu açıdan, II. Enternasyonal reformizmi, 60'ların reformizmi ile, günümüzün reformizmi arasında ne gibi farklar vardır?

Mazlum: Benim ve Kemal arkadaşın anlattığı iki dönem, esas olarak reformizmin tüm karakteristik özelliklerini ve tüm klasik tezlerini içeriyor. Bu anlamda söylem, argüman farklılıkları dışında günümüz parlamenteristlerinin bir farkı yok. Bugünkü "barışçıl geçiş" anlayışlarının, parlamenter yoldan, "demokrasi içinde", zora başvurmadan mücadeleyi savunan tüm anlayışların kaynağı, işte bu süreçlerdedir. Fikir babaları, sırasıyla Bernstein'dan, Kautsky'den, SBKP revizyonizminden ve Avrupa Komünizmi'nden başkası değildir.
"Emperyalizm değişti", "zor dönemi kapandı", "artık demokrasi içinde mücadele vermek gerekir", "çağımızda proletarya diktatörlüğü savunulamaz" vb. vb. Bugün Kürt milliyetçiliğinden ÖDP'ye kadar tüm reformistlerin, revizyonistlerin söyledikleri, neredeyse kelime kelime, ta o dönemlerde vardır.
Ve bu anlayışlar her dönemde, devrimi yolundan saptırmış, burjuvazinin düzenini sağlamlaştırmışlardır. Bunun da pek istisnası yoktur.

Kemal: "Parlamenter geçiş"i mahkum ederken, eksik bir anlaşılma olmaması için şunu da kısaca belirtelim.
Marksistler-Leninistler, "proletarya devleti ancak zor'a dayanan devrimle kurulabilir" derken legalitenin olanaklarından, burjuva parlamenterizminin olanaklarından yararlanmayı da ihmal etmezler. Marksistler'in en gerici parlamentolarda bile çalışabilecekleri, bunu devrimi geliştirmek için bir araç olarak kullanabilecekleri, Lenin'den bu yana dile getirilen, savunulan bir anlayıştır. Burada ayrım noktası, parlamentonun "amaç veya araç" olarak ele alınmasındadır.
Marksist-Leninist teori, kapitalist düzen içinde, parlamenter mücadele verilirken de, parlamentarist yolla proletarya devletinin kurulmasının imkansız olduğunun bir an olsun bile unutulmamasını öngörür.
Bu unutulduğunda, tersine parlamentoda parmak hesabıyla devrim yapmak, oy çoğunluğuyla sosyalizmi inşa etmek hayalleri kurulmaya başlandığında, o artık parlamenter mücadelenin devrimci değil, reformist, revizyonist halidir.

Özlem: Sohbetimizin ilk bölümünde Şili örneğine -barışçıl geçişin olumsuz bir örneği olarak- değinilmesi nedeniyle Şili'deki duruma ilişkin birkaç yere baktım. Bunlardan birinde çok çarpıcı bir belgeye rastladım. Bana hem o zaman olacakları adeta önceden görmüş olması açısından, hem de bizim geçen hafta Latin Amerika'daki yeni seçim zaferleri üzerine yaptığımız değerlendirmelere paralel tespitler bulunması açısından çarpıcı geldi. Bunu aktarmak istiyorum.
Allende'nin başkanlık seçimlerini kazanmasının ardından 13 Ekim 1970'de, Şili'de silahlı mücadeleyi savunan MIR (yani Devrimci Sol Hareket) şöyle bir değerlendirme yapmış: MIR diyor ki;
"Halk Birliği (Unitad Popular) erişilen oy çoğunluğu temelinde bir hükümet kurmak için mücadele etmektedir. Sol yönelimli bir hükümetin kurulması sadece başkanlık, bakanlık gibi belirli kamusal makamlara Halk Birliği üyelerinin gelmesi anlamına gelir. Devlet aygıtına dokunulmadığı müddetçe o, şimdiki bürokratik ve askeri yapısını aşamayacaktır. O daima bir baskı aracı olacak ve klasik rolünü oynamayı sürdürecektir..."
Evet, MIR da diyor ki, birinci mesele, mevcut devlet aygıtını parçalayıp parçalamamaktır. MIR'in değerlendirmesinde, Halk Birliği'nin, Allende'nin mevcut devlet yapısıyla göreve başlayacağından dolayı zaten bir askeri darbe tehdidi altında olacağını da daha o günden, üç yıl önceden belirtiliyor ve devamında şunlar söyleniyor:
"Sol yönelimli bir hükümetin sosyalizmin inşaasında ileri bir aşamaya ne çapta varabileceği, bizim kapitalist devlet aygıtını parçalayıp parçalamamamıza bağlıdır. Bu da, hem emperyalizme, hem de mali, sanai ve tarım sermayesine karşı alınacak önlemleri saptayan siyasal kurulların, kitlelerin fiili katılımına bağlıdır. Bunların hepsi, egemen sınıfla işçiler arasında silahlı bir çatışma anlamına gelir."
Eğer seçimle iktidara gelmiş sosyalist bir parti, bunlara, yani devlet mekanizmasına, emperyalizme, tekellere dokunmazsa, bir şey olmaz ama o zaman o iktidarın sosyalistliğinin de bir anlamı olmaz.
Eğer iktidar, bunları tasfiyeye yönelirse, o zaman yine zora dayanan bir kavga, silahlı bir çatışma kaçınılmazdır. Yani buradan şu çıkıyor; şu veya bu koşulların sonucu parlamenter yoldan iktidar olunduğunda da, eğer devrim ve sosyalizm yolunda ilerlenirse yine çatışma kesin gibidir...

Mazlum: Evet, devrimde zor'un zorunluluğu işte bu gerçekten kaynağını alıyor. Tartışmamızın ilk bölümünde vurgulamıştık; bugün Latin Amerika'daki sosyalist iktidarlar Allende gibi bir askeri darbeyle karşılaşmadılar. Ama henüz! Konjonktür darbeler için uygun mu değil, o zaman emperyalizmin ve oligarşilerin başka saldırı yöntemleri devreye girecektir. II. Enternasyonal partileri gibi, "Bu dönemin hep böyle devam edeceğini sanmak" siyasi körlükten başka bir şey değildir. Oligarşilerin iktidarı, tekellerin çıkarlarını çatışmasız bırakacağını düşünmek için emperyalizmin demokrasi masallarına fazlaca kanmış ve emperyalizmi, burjuvaziyi, sınıflar savaşındaki iktidar gerçeğini anlamamış olmak gerekiyor.
Darbelerin, ekonomik ambargoların, askeri saldırıların olup olmaması, konjonktüreldir. Ama devrim sadece bir konjonktüre dayanılarak sürdürülemez. Latin Amerika'daki bu "sosyalist" iktidarlar, emperyalizmi kovacaklar mı, tekellerin tüm varlıklarına el koyacaklar mı? Dahası, bunları konjonktür değişikliğinde savunabilecekler mi? Ona göre örgütleniyorlar mı, örneğin silahlı halk örgütlenmeleri oluşturuyorlar mı? Devrim her halükarda çatışmadır, zor'dur, yıkmak ve yeniden yapmaktır. Dolayısıyla mevcut gelişmeler, en fazla "devrimin önünü açıcı" bir misyon yüklenebilir; bu da tabii bunu değerlendirebilecek devrimci bir gücün varlığında anlam kazanır. Değilse, bütün bu "sosyalist" iktidarların tarihteki yeri, yine konjonktürel olarak emperyalizm karşısında halkların cephesini güçlendiren ilerici bir gelişme olarak kalır.

Kemal: Buradan yeniden ülkemize gelirsek; ülkemiz reformizmi Latin Amerika'daki gelişmeler karşısında ne kadar öykünmeci davranıyor olursa olsun, mevcut siyasal konumları daha geridir. Çünkü "devrim" ve "sosyalizme geçiş" diye bir söylemleri bile pek yoktur. Devrimci, sosyalist sıfatlarını zaman zaman kullanırlar ama programatik olarak, siyasal bir hedef olarak devrimden ve sosyalizmden pek sözetmezler.
Mesela ÖDP, Avrupa Birliği'ne üyeliği savunan tutumuyla zaten baştan emperyalist tahakküme boyun eğmiş bir görüntü arzetmektedir. Daha iktidar olmadan tekellerin hükmetmesine karşı olmadıklarını, sadece "tekellerden daha fazla vergi alacaklarını" açıklayarak, baştan emperyalizme ve oligarşiye güvence vermektedirler. Şimdi böyle bir parti, iktidar olsa ne olur? Daha baştan ben sizin çıkarlarınıza dokunmayacağım ve sizinle çatışmayacağım diyor.
Tüm strateji ve taktiklerini "parlamenter mücadele" içinde yeralmak ve parlamentoya girmek üzerine kuran diğer legal partilerin durumu da farklı değildir. Daha baştan oligarşinin çizdiği sınırlar içinde örgütlenmeyi, burjuva parlamenterizmi içinde mücadele etmeyi kabul ederek, "ihtilalci yol"u reddetmişlerdir. Proletarya diktatörlüğü gibi şeyleri telaffuz bile etmezler zaten.
Bugün "reel sosyalizm" söylemini kullanan, bunun yerine "özgürlükçü sosyalizm", "demokratik sosyalizm" gibi kavramlar geliştirenler, bu kavramlarla esasında burjuvazinin "komünist totaliter diktatörlük" suçlamasının dayatması altında proletarya diktatörlüğünü ve sosyalizmi reddedişlerini, burujuvaziye ifade etmektedirler.
Burjuvazinin tüm dünya çapında politikasıdır; solu iktidar için ne ölçüde tehlike teşkil ettiğine göre, kategorilere ayırıp her kesime ayrı politikalar geliştirir. En tehlikelilere yönelirken, ötekilere belli bir icazet alanı sunar. İşte burjuvazinin solu kategorilere ayırırken en temel ölçülerinden biri proletarya diktatörlüğünü savunup savunmamaktır.
Düzenin sınırları içinde, parlamenter yoldan mücadeleyi benimseyenler her dönem bu noktada proletarya diktatörlüğünü reddettiklerini vurgulamaya özel bir önem atfetmişlerdir. Ülkemizde günümüzün reformistleri, büyük bir keşif yapmış gibi, "özgürlükçü sosyalizm"den, "demokratik sosyalizm"den sözediyorlar. Halbuki onlardan onyıllarca önce M. Ali Aybar "Güleryüzlü sosyalizm" diyerek "keşfetmişti" onu. Çünkü Aybar da aynı çizgideydi.
Reformizm ve revizyonizm geriledikçe, Marksist-Leninist tahlil ve tespitlerinden, devrimlerin meşruluğu anlayışından iyice uzaklaşır. Ve neticede halkların "zor"a başvurmasını gayri-meşru, anti-demokratik ilan etme noktasına gelir.
Burjuvazinin onyıllardar tekrarlayıp durduğu "haklarınızı demokratik yoldan arayın", "sosyalizm için mücadele edecekseniz demokratik yoldan mücadele edin" anlayışı, sonuçta onların da anlayışı olur. 1980 öncesi dönemin revizyonistlerinin bir kısmı en azından "zor'u ilkesel olarak reddetmediklerini" söylerlerdi. Bugün tam tersine, burjuva hümanist anlayışın, sivil toplumculuğun içselleştirilmesiyle zor "ilkesel olarak" reddedilmektedir.
Zor'u ilkesel olarak reddedenler, burjuvaziden iktidarı alamayacakları gibi, iktidarı almaya cüret bile edemeyeceklerdir. Bugün devrim yolundan, sosyalizme geçişten hiç sözetmemeleri zaten bunun sonucudur. 1960'ların sonunda Mahir Çayanlar'ın mücadele ettiği reformizmin temsilcilerinden biri olan Kenan Somer daha o zamandan bu düzeniçiliği şöyle formüle etmişti: "Barışçı yol = parlamenter yol = demokratik yol; barışçı olmayan yol = ihtilalci yol = anti-demokratik yol."
Ölçü, Mahir'in dediği gibi, burjuva parlamenterizmi'dir. O zamanlar fazla revaçta olmayan bu düşünce, Özlem'in dediği gibi, 1990'larda legalizmin, parlamentoculuğun yeniden revaçta hale gelmesiyle, bu kesimlerin savunduğu görüş haline geldi. Bugün kendine solcu, sosyalist diyenler bile devrimci şiddet eylemlerini "kınıyor"lar, silahlı mücadeleyi bırak çağrıları yapıyorlar.

Özlem: Ölüm orucu karşısında "demokratik mücadele verin" söylemi de bunun bir yansıması aslında değil mi? Bu örnek bile, devrimcilerin bu ve benzeri tüm eylem biçimlerinin "anti-demokratik", "demokrasi dışı!" görülmesi anlayışının ne kadar derinlere nüfuz ettiğini gösteriyor.

Kemal: Tabii, parlamenter yoldan sosyalizme geçiş diye başlayıp burjuva parlamenterizmine tabi olduğunda, demokrasi ne, demokratik mücadele siyasi mücadele nedir, demokratik olan ne, anti-demokratik olan ne, bunların hepsi birbirine karışıyor. Sohbetimizi toparlamak, sonuçlandırmak açısından şunu ekleyelim buraya:
Bizim devrim kavramıyla kastettiğimiz, sadece siyasi iktidarın alınması değildir. Bu "politik devrim"dir. Bizim devrim derken kastettiğimiz "politik ve sosyal devrim" ise iktidarı almakla beraber, aşağıdan yukarı devlet mekanizmasının parçalanması ve yukarıdan aşağıya sosyalizmin inşasıdır. Devrim öncesi zor, iktidarı devralmak, mevcut devlet mekanizmasını parçalamak için; devrim sonrası zor (yani başka deyişle proletarya diktatörlüğü) ise, "burjuvazinin direncini kırmak ve kendi düzenini kurmak için, burjuvazinin alt ve üst yapıda gelişeceği veya gelişmesine zemin olabilecek tüm koşulları ortadan kaldırmak için" gereklidir. Devrimci iktidar bunu yapmadığında, "burjuvazinin yüzyıllara dayalı yönetme alışkanlıkları, gücü, emperyalizmden aldığı destekle proletaryayı alaşağı edip yeniden iktidarı alması hiç de zor olmayacaktır." İşte bu anlamdadır ki, zor'un reddi, devrimin de, sosyalizmin de reddidir.
Sevgili okurlarımız, bu konudaki tartışmamızı burada noktalıyoruz. Haftaya yeni bir sohbette buluşmak üzere şimdilik hoşçakalın.


15. Oca 2014, 12:31
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 3 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma eklentiler gönderemezsiniz

Aranacak:
Geçiş yap:  
© phpBB® Forum Software • Designed by Vjacheslav Trushkin for Free Forums/DivisionCore.
Türkçe çeviri: phpBB Türkiye Archiv | Contact & Abuse free forum hosting

web tracker