Zaman: 22. Eyl 2018, 06:34

Tüm zamanlar UTC + 3 saat


Forum Katagorileri
Ara


Advanced Search
Sayfaniza Ekleyin
The HTML code below contain all the necessary code to link to userboard.org please feel free to add it to your site.



Effect of above code: DEVRIM KURTULUS



Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
 DİSİPLİN ÖRGÜTÜN VE ÖRGÜTSEL FAALİYETİN HARCIDIR 
YazarMesaj
Mesaj DİSİPLİN ÖRGÜTÜN VE ÖRGÜTSEL FAALİYETİN HARCIDIR
DİSİPLİN ÖRGÜTÜN VE ÖRGÜTSEL FAALİYETİN HARCIDIR

Disiplinin çokça sözünü ediyoruz. Bıkmadan da üzerinde durmaya devam etmeliyiz. Çünkü halkımızın kurtuluş savaşında Parti-Cephe ile yüklendiğimiz misyon, bizi engelleyen, yavaşlatan her şeyin “sonuna kadar” üzerine gitmemizi zorunlu kılıyor. Çünkü, Parti, devrimci literatürün bu konudaki en özlü deyişiyle çelik çekirdek’tir ve bu çelik çekirdeğin tartışılmaz harcı da disiplindir.

Disiplin, en kaba tarifiyle kararlara, talimatlara, kurallara uymaktır. Çok değişik tanımlar da yapılabilir. Ama sorunumuz disiplinin tanımını yapmak değildir. Çünkü disiplin herkesin belki de hakkında en fazla şey anlatabileceği, olması gerekeni uzun söylevlerle açıklayabileceği konuların başında gelir. Ama bu soyut söylemin, pratikte hayata geçirilip geçirilmemesi bir yana, disiplinin olumlu ya da olumsuz sonuçlarının nelere tekabül edebileceği konusunda derinlemesine bir yaklaşımın olduğu da söylenemez. Ele alış daha çok “günlük” düzeyiyledir.
Olumsuzluğun çapı aksayan tek tek işler düzeyinde görülmektedir çoğunlukla.

Evet, disiplin deyince belki tanım sorunumuz yoktur ama, birincisi, disiplinin örgüt yaşamında, siyasi faaliyette tuttuğu yerin kavranması, ikincisi de, teorinin söylemin pratikte hayata geçirilmesi sorunu vardır.

Şöyle düşünmeliyiz; yapılamayan her işte, ulaşılamayan her hedefte, nedenlerden biri mutlaka ve mutlaka disiplin zaafıdır.

Devrim ve karşı-devrim arasındaki savaş, oligarşinin ve halkın gündemine, saldırı ve savunma biçimlerine bağlı olarak çok farklı boyutlarda gelişiyor. Yaşanan her gelişme ise, politikalarımızı, özel olarak da ülkemizdeki savaş ve örgüt gerçeği
üzerine söylediklerimizi doğruluyor. Her gelişme, legal örgütçülerin, barışçıl mücadelecilerin soluğunu biraz daha kesip onları bulundukları noktadan daha da
geriye çekilmeye zorlarken, halk kurtuluş güçlerinin illegalite ve silahlı savaş temelinde gelişmesini dayatıyor. Ama unutmamalıyız ki, politikaları bu savaşın
gündemine sokacak olan, onların savaş içinde gerçek anlamda sınanmasını olanaklı kılacak olan, güçtür, yani örgüttür. Doğruluğun kanıtlanması ancak bu güçle orantılı olarak herkes için, tüm kitleler için açık hale gelir. “Vurduğu yerden ses getiren” örgüt gerçeği bir yanıyla da budur. Politikaları hayatın içine taşımak ve orada kanıtlamaktır.

Örgütün “vurduğu yerden ses getirip” kendini tartıştırması, yalnızca “ismini” tartıştırması değildir. Örgütün kendini tartıştırması, özünde o eylem somutunda politikalarını tartıştırması demektir.

O halde Parti ve Cephe’nin üstlendiği misyonun yerine getirilebilmesi için vurduğumuz yerden gelen sesi büyütmek zorundayız. Bu ses, yalnızca “eylem”
bazında da ele alınmamalıdır. Yaptığımız eylemler de, bir bölgede siyasi faaliyete başlamamız da, bir direnişe, bir ayaklanmaya müdahale edişimiz de “bu işin içinde Parti-Cephe var” dedirtecek etkinlikte olmalıdır.

İşte, potansiyelin, kurumlaşmaların, önderliğin varolduğu koşullarda Parti-Cephe örgütlülüklerinin bu etkinlik düzeyini yakalamasında çeşitli etkenlerle birlikte disiplin çok önemli bir rol oynayacaktır.

Bir yumruk düşünelim, sımsıkı sıkılmış. Bir de parmakların lalettayın büküldüğü, aralarında açıklıkların bulunduğu bir yumruk... Disiplinli bir örgütle, disiplinsiz bir örgüt arasındaki farktır bu. Bu iki farklı yumruğun vuruşlarının etkisi de farklı
olacaktır. İkinci yumruğun sahibinin vuruş yaparken kendi parmaklarını kırmasıda her an ihtimal dahilindedir.

Eksikliklerimizin, hedeflerimizin gerisinde kalışımızın çok çeşitli nedenleri var kuşkusuz.Bunların her birini ayrı ayrı çözümlemek, her biriyle ayrı ayrı uğraşmak zorundayız da. Ama eksikliklerimizi aşma sorununu herşeyden önce disiplin noktasında ele aldığımızda katedeceğimiz mesafe gerçekten büyük olacak, hem düşmana,hem içimizdeki düşmana karşı mücadelemiz doğal bir hız kazanacaktır.

Disiplin sorununa tartışmasız böyle bir öncelik verilmelidir. Çünkü, eksikliklerin diğer boyutları üzerinde durulduğunda da elbetteki onların nedenleri üzerine de çözümlemeler, belirlemeler yapılacak, kararlar alınacaktır. Ama eğer disiplin sorununda adım atamadıysak o yapılan çözümlemelerin, alınan kararların da bir işe yaramayacağı bellidir.

Örgüt ve örgütsel faaliyetlerimiz açısından her işin başı disiplin demek, hiç de abartılı bir yaklaşım değildir.

ÖRGÜT VE DİSİPLİN

“Örgütlenme” neredeyse insanoğlunun tarihi kadar eski bir olgu. İlk insanlar vahşi hayvanların saldırılarına karşı korunmak için gruplar halinde biraraya gelmiş, örneğin kendi içlerinde bir “nöbet” sistemi geliştirmişler. Köle isyanlarında insanlığın örgütlenme deneyimi, birikimi bir adım ileri götürülmüş, isyancı köleler kendi içlerinde örgütlenirken, köle sahiplerine karşı eylemler gerçekleştirecek “vurucu gruplar” kurmuşlar... Ortaçağın köylü ayaklanmalarında ise halkın örgütlenmesi çok yönlü bir hale gelmiştir. Örneğin Şeyh Bedreddin’de askeri örgütlenme, lojistik örgütlenme, kitle örgütlenmesi,
toplumsal düzenleme, daha gelişmiş bir şekle kavuşur... Bu örnekler bugün tartıştığımız “örgüt” olayına oldukça uzak örneklerdir belki ama, hepsinde ortak olan bir yan vardır. Hepsi, ilkel insanın doğaya karşı savaşında da, zulmeden egemenlere karşı savaşta da, daha baştan kurallar üzerine inşa edilmiştir. Yani, örgütlenme baştan “disiplin”i içererek çıkmıştır tarih sahnesine.

Örgütlenme ve örgüt olayının tarih içinde daha etkin bir faktör olarak yeralışı ise kapitalizm ve işçi sınıfının tarihi ile paraleldir.

İşçi sınıfı kendisini sömüren, ücretli köleler haline getiren kapitalizme ilk tepkisini üretim araçlarını tahrip ederek gösterdi. Bu eylemler tepkisel ve bireyseldi. Birlikte tavır alma ihtiyacı kısa sürede gösterdi kendini. Bu ise örgütlenme ihtiyacıydı. Gündeme sendikalar geldi. Ancak sendikaların da sömürüyü sınırlandırabileceği ama ortadan kaldıramayacağını görmek için çok uzun zaman geçmesi gerekmedi. Bu süreç, sonuçta işçilerin siyasi örgütlenmesi ihtiyacını açığa çıkardı. Aynı süreç “nasıl bir örgüt?sorusunun da gündeme geliş sürecidir. İşçi Birlikleri’nin, giderek Enternasyonal’in örgütlenmesine hep bu soru temelinde şekillenen tartışmalar eşlik etti. Tartışmalar işçi sınıfının iktidar hedefini de ete kemiğe büründüren RSDİP (Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi) ile daha bir boyutlandı. Sözkonusu olan iktidar olunca soru da ona göre daha temel bir önem kazanıyordu çünkü. Leninist “çelik çekirdek” anlayışı bu tartışmalar içinde şekillendi.

Denilebilir ki, M-L, sosyalist, komünist örgütlenme sorununun gündeme gelişinden bu yana “Nasıl bir örgüt?” sorusuna verilen cevaplardaki farklılıklar kendini en somut haliyle çoğu kez “disiplin” sorununda açığa vurdu. “Örgüt üyeliği, kimler üye olabilir”ya da “demokratik merkeziyetçilik” başlığı altındaki tartışmaların pek çoğu buna denk düşmüştür. Mesela, demokratik merkeziyetçiliğin nasıl biçimlendirileceği, nasıl bir örgüt yaratılmak istendiğinin de göstergesi olmuştur.

Elbette burada 1900’lerden, RSDİP’in kuruluşundan başlayarak günümüze uzanan “demokratik merkeziyetçilik” tartışmalarının tarihçesine girmeye gerek yoktur. Bu, devrimci, M-L, sosyalist iddialı ne kadar örgüt varsa hemen hepsinde yapılmış bir tartışmadır. Tartışmanın yapıldığı ülkenin koşullarına, geleneklerine, içinde bulunulan döneme göre tartışma çok farklı biçimler almış ama hemen her zaman da değişmeyen bir muhtevası olmuştur.

Marks’ın 1. Enternasyonal döneminin anarşistlerinden, RSDİP’in Menşeviklerine,
1950’lerden itibaren halkların mücadelesine musallat olan revizyonistlerden günümüzün sivil toplumcularına kadar hepsinin derdi aynı noktada düğümlenmiş; demokratik merkeziyetçiliğin merkeziyetçilik yanının şu ya da bu biçimde sınırlandırılmasını nasıl sağlarız, bunun teorik gerekçelerini nerede bulabiliriz çabası içinde olmuşlardır.

Ülkemiz soluna 1970’lere kadar egemen olan revizyonist gelenek, bu tartışmada hep Menşevik’lerin tarafında olmuş, “nasıl bir örgüt” sorusuna verdikleri menşevik cevaplar nedeniyle de bir türlü Türkiye işçi sınıfının, halkların mücadelesini ileriye taşıyan bir “örgüt” yaratamamışlardır. Bu tartışmanın ülkemizde yeniden güncelleşmesi ve yoğunlaşması ise bilindiği
gibi 12 Eylül sonrasıdır.

Sözde neden yenildik sorusuna cevap arayan tartışmalar içinde, geçmiş devrimci değil inkarcı bir bakış açısıyla sorgulanmaya başlanmış ve bu süreç
12 Eylül cuntasının, emperyalizmin ideolojik bombardımanı altında, revizyonizmin iflası altında giderek Marksizm-Leninizmin evrensel ilkelerinin, daha doğrusu
M-L’in kendisinin sorgulanmasına ve inkarına kadar uzanmıştır.

Örgütsüzlük esasta halk için, devrim için gerçek anlamda savaşmanın göze alınamamasıdır. Fedakarlıkta bulunmak istemeyen, yaşamını disiplinle, denetimle, kurallarla sınırlamak istemeyen küçük-burjuvazinin tercihidir. Örgütsüz tek tek çeşitli insanları ele aldığımızda “devrimci” vs desek de aslında şu çok açıktır; örgütsüz devrimci olunamaz. Çünkü devrimin kendisi bir örgüt işidir.

Yenilgi ortamında ilk keşfettikleri şeylerden biri 12 Eylül öncesinde örgütlerin “aşırı” merkeziyetçi olmasıydı. Örgütler bu merkeziyetçilikle “birey”i, bireyin yaratıcılığını, üretkenliğini öldürmüş, bireysel özgürlüğü yoketmişlerdi! İlk yapılması gerekenlerden biri de bu “katı” örgüt hiyerarşisini, merkeziyetçiliği, katı disiplin anlayışını terketmekti!..

Terkettikleri devrimci örgüttü oysa, devrimdi. Halka yabancılaşmış küçük burjuvazinin devrim ve örgüt gerçeğinden kaçışıydı. Bu değerlendirmelerinin
hiçbir objektif temeli yoktu, baştan ayağa subjektiftiler. Eğer 12 Eylül’de aldıkları yenilgiyi bu açıdan doğru dürüst bir tahlile tabi tutsalardı göreceklerdi
ki, alınan onca darbenin nedeni, “katı merkeziyetçilik”, “aşırı disiplin” vb. değil, tersine bir türlü merkeziyetçiliğin tam olarak oturtulamaması, disiplinin gereğince uygulanamaması olduğunu görürlerdi. Ama belirtildiği gibi onların derdi, süreci tahlil edip yenilginin nedenlerini bulmak değil, düzen içi, rahat, sorumsuz, yılgın devrimciliklerine gerekçeler yaratmaktı.

İşte bu sürecin sonundadır ki “örgütsüz devrimcilik” moda haline getirildi.

Örgütsüzlük esasta halk için, devrim için gerçek anlamda savaşmanın göze alınamamasıdır. Fedakarlıkta bulunmak istemeyen, yaşamını disiplinle, denetimle, kurallarla sınırlamak istemeyen küçük-burjuvazinin tercihidir. Örgütsüz tek tek çeşitli insanları ele aldığımızda “devrimci” vs desek de aslında
şu çok açıktır; örgütsüz devrimci olunamaz. Çünkü devrimin kendisi bir örgüt işidir.

Örgütsüz devrimciliğin dünyanın hemen her yerinde ağır baskı koşullarının, yenilgi dönemlerinin ertesinde moda haline gelmiş olması rastlantı değildir. Bu olgu örgütsüzlüğün asıl niteliğini ele verir. Örgütsüzlük bu koşullarda, daha önce çeşitli nedenler ve ortamlar içinde devrimci saflarda yer almış insanların düzene dönüş eğilimlerine denk düşer.

Örgütsüzlük düzen içiliktir. 12 Eylül baskısı, terörü, demagojisiyle bu dönüşe hız kazandırmış, sosyalist ülkelerdeki revizyonist iktidarların iflasıda bu dönüşün “teorik” malzemesini bolca sunmuştur. Örgütsüzlük, yaygınlaşmasının bir aşamasında da bilindiği gibi kendini legal partilerde kurumlaştırmıştır. Legal partiler bugün örgüte karşı olanların örgütüdür. Disipline karşı olanların “disiplini”dir.

Bugün kimse ideolojik düzeyde anarşizmin savunucusu değildir. Ama örgütsüzlük teorileri, örgütle bireyi karşı karşıya getiren anlayışlar özünde, anarşizmden alınmadır. “Anarşizmin temel taşı, bireydir; anarşizme göre bireyin kurtuluşu, kitlenin, kollektifin kurtuluşunun baş koşuludur... Onun için de sloganı şudur; ‘Herşey birey için!’”(Stalin, Eserler, c.1, s.262)

12 Eylül sonrasının yılgınları, teslimiyeti seçen teorisyenleri, legal partici örgütsüzleri, “Katı merkeziyetçiliği” terkedip “birey”i özgürleştirmişlerdir güya. Peki hani nerede üretkenlik?... Siyasetten sanata devrim cephesinde ne üretiliyorsa, yine örgütlü insanlar üretiyor. Bu kesimlerin yöneticileri bile, sınıf mücadelesinde, halkın savaşında en kesin siyasal tavrın konması gereken anda
“bence...” diye başlayıp biten açıklamalar yapmaktadırlar. “Ben“ siyasette “hiç”liktir. Siyasal gelişmeler karşısındaki etkisizliklerinin bir nedeni de budur kuşkusuz.

“Biz”in ve “biz” olmanın gerekliliklerini reddedenler, devrim için, halkın savaşı, kurtuluşu için bir iddia da taşımazlar, taşıyamazlar.

“Biz”i biz yapan inançtır, ideolojilerdir, güvendir, örgüttür. Biz olmak örgüt olmayı, örgütsel kurallara, disipline, denetime, bir adalet ve hukuğa sahip olmayı gerektirir. Biz, bunlarla güç kazanır. Biz’i düşmana karşı güç haline getiren bunlardır.

İşte görevimiz de, tarihselliği ve güncelliği içinde bunu kavrayarak biz’e bu gücü kazandırmaktır.

Elbetteki bütün bunlardan dolayı bu kaçkınların “disiplin ve merkeziyetçiliği” tümden reddettikleri de sanılmasın. Eğer bir yapılanma içinde iyi bir yerlerde iseler, eğer kendi düzen içiliklerini meşrulaştırmış iseler, bu konumlarını korumak, devrimci muhalefeti engellemek için merkeziyetçiliğe öyle bir sarılırlar ki, o “stalinist” diye hergün tonlarca laf yağdırdıkları hiç kalır yanlarında. “Şef”likler
tam onlara özgüdür. Kitleler, kitleler derler ama kitleler ellerinde kendi manevraları için bir kozdur yalnızca; demokrasi üzerine söylenmedik laf bırakmazlar ama sendikalarının, partilerinin kongrelerinde ayak oyunları, koltuk pazarlıklarıda tam onlara göredir.

DİSİPLİN VEÖRGÜTLÜ ÇALIŞMA

“Doğru siyasi çizgi saptandıktan sonra, bizzat siyasi çizginin kaderini, yani siyasi çizginin başarıya da başarısızlığıda dahil olmak üzere, herşeyi örgütsel
çalışma belirler.”(Stalin, Leninizmin Sorunları) Disiplinin önemi, işlevi soyut bir örgüt şeması içinde değil de, örgütün hayatın içindeki varlığı demek olan işte bu örgütsel çalışma içinde ortaya çıkar.

Örgütsel faaliyet, ancak,birincisi belli politikalarla, ikincisi, belli bir disiplinle sürdürülebilir. Disiplinin olmadığı bir yerde ne kadar çok kadro, ne kadar çok kitle, ne kadar çok silah ve araç olursa olsun, orada sağlıklı, sonuç alıcı bir örgütsel faaliyetten bahsetmek mümkün değildir. “Örgütün ve örgütsel faaliyetin harcı disiplindir” deyişimiz işte bu noktada somutlanır. Kadrolar, savaşçılar, kurumlar, araçlar, tüm bunları bir örgüt haline getiren, tüm bunların bir siyasi faaliyet yürütmesini mümkün kılan şey; program, politika, tüzük, güven ve bunları ete, kemiğe büründürecek olan disiplindir.

Faşizm karşısında illegalite ve silahlı savaş temelinde yürütülecek bir örgütsel faaliyetten sözediyorsak, bu daha da fazla böyledir.

Disiplin gücümüzdür. Disiplinsizlik de doğal olarak güçsüzlüğümüz... Faşizme karşı illegalite temelinde örgütlenip silahlı savaş yürüten bir örgüt için düşman karşısında gücün ölçüsü tek başına ne yalnızca insan sayısıdır, ne de silah sayısı. Çünkü bunları harekete geçirerek motive edecek şeylere sahip değilsek, bunların hareketini etkili hale getirecek planlara, programlara, kurallara sahip değilsek bunlardan bir “güç” çıkmaz. Kaldı ki, çok çeşitli kesitlerde bunlardan yoksun olduğumuz dönemler de olabilir. Olmuştur da. İrade ve ondan hiç de
bağımsız olmayan disiplin, işte böylesi dönemlerde daha da belirleyici hale gelir.

Şunu söyledik hep:
”Düşman tüm teknik donanımına ve gücüne karşın, devrimci iradeden üstün olamaz. Onun güç ve teknik üstünlüğünü, ancak irademizle ve disiplinimizle
yenebiliriz.”(Rapor, s.166) Sayısız operasyondan, yaşadığımız,
şehitler verdiğimiz katliamlardan hep aynı sonucu çıkarmadık mı? Keza, tersinden bir irade ve disiplin destanı olan firarlarımızdan, yokluklar içinde gündemi belirleyen eylemlerimizden hep aynı sonucu çıkarmadık mı?

Hayata geçirilemeyen herşeyi, yediğimiz büyük darbeleri sorguladığımızda karşımıza aynı eksiklikler ve aynı sonuç çıkıyor: Düşmanın gücü bizim kuralsızlıklarımızdır. Yani disiplinsizliğimizdir.

Hemen her konuda olduğu gibi, bu noktada da sormak zorundayız; Nasıl ve neden? Disiplinsizliklerimiz nasıl ortaya çıkıyor ve nedenleri nelerdir?

Keza, çeşitli grupları, çevreleri eleştirirken, haklı olarak anarşizm, bireycilik, örgütsüzlük vb. diyoruz. Sivil toplumculuk diyoruz, sormamız lazım, bütün
bunlar bize ne kadar yansımış, dışımızdaki bu ideolojiden, geleneklerden, kirlenmişlikten ne kadar etkilenmişiz, bunları saflarımıza hangi ölçülerde taşımışız? Yani bir anlamda mızrağı kendimize de çevirmeliyiz.

Bugün çeşitli alanlarda karşımıza açıkça “anarşizan” bir yapı çıkıyor. Rapor vermeyen, karar ve talimatları yerine getirmeyen, hiçbir işi zamanında bitirmeyen, programları uygulamayan bir birimdeki durumu ne diye adlandıracağız? Bu, durumu hiç yumuşatmaksızın söylersek, anarşizan bir yapıdır. Bunların, örneğin bireyci bir ideoloji adına değil, disipline karşı olma, merkeziyetçiliğe karşı çıkma biçiminde değil de, hep “gerekçe”lerle, “mazeret”lerle yapılması, özü değiştirir mi? Özünde disipline karşı olan, özünde bireyciliği taşıyan küçük-burjuvazi, bunu mazeretlerin, gerekçelerin arkasına sığınarak yapmaktadır sadece. Görünen fark budur.

Disiplini sağlayamadığımız yerde hiç bir programın da olmayacağı, olsa da uygulanamayacağı bilinmelidir. Disiplinsiz insan, program yapmaz. Yapılanlarıda uygulamaz. Politikalar, taktikler, yalnız onun dağınık yani disiplinsiz pratiğinin “izin verdiği” kadar hayat bulur. Bir programa can verecek olan ne bir devrimci motivasyona ne de kurallara uyma bilincine sahiptir. Bu noktada disiplinsizlik
örgütsel çalışma içindeki bir kanser hücresi gibidir. Örgütsel faaliyetin sağlıklı ve sonuç alıcı olabilmesi için erken teşhis ve hücreyi iyileştirecek, gerektiğinde kesip atacak radikal müdahale şarttır.

ÖRGÜTSEL DİSİPLİN VE İÇ DİSİPLİN

Bir hareket için tüzükler,kurallar, kararlar, eğer kadrolar, taraftarlar, üyeler, savaşçılar onlara uymuyorsa, birşey ifade etmezler. Örgütsel disiplin bu örgütü oluşturan insanların iç disipliniyle ortaya çıkar. Kongre Raporu’nda önderliğin çok özlü olarak belirttiği gibi “disiplinli yaşamı olmayanların, örgüt ilişkileri de disiplinli olmaz.” Evet, disiplin sorununu ele alırken, en başa koymamız gereken yan kendi yaşamımızı disipline etmektir. Sorumlusu, yöneticisi, kadrosu, savaşçısı, sempatizanıyla öncelikle gereken budur.

Kendi içinde disiplini olmayan hiçbir kurumun, hiçbir faaliyetin ve hiçbir devrimcinin başarı şansı yoktur. Bu yalnız devrimci örgütlenmeler açısından değil, yaşamın her alanı ve kurumu için geçerlidir. Mahalle bakkalını düşünün, dükkanı ne zaman açıp ne zaman kapadığı belli olmayan bir bakkalın aç kalacağı kesindir. Her faaliyet bir iç disiplin üzerine yükselir. Disiplin, önce kurallar değil, işte bu iç disiplindir. Bakkala şu saatte açıp şu saatte kapayacaksın diye kimse bir talimat vermez. Ama onun yaptığı işte amacına ulaşması, kendiliğinden bir disiplini gerekli kılar. O, günlük yaşamın içinden neyi, ne zaman, nasıl yapması gerektiğini çıkartır. Ve onları kendi disiplin kurallarıhaline getirir.

Aslında soruna önce böyle çıplak bakabilmeliyiz. Şu ya da bu alanda bir faaliyet yürütüyoruz. Bu faaliyetin gerektirdikleri önümüzdedir. Bu alandaki disiplin kuralları ne olmalıdır sorusuna cevap vermek için teorik bir yardıma ihtiyacımız yoktur aslında. Hayata bakmamız yeterlidir bunun için. Faaliyetimizin içinde vardır bu karar ve kurallar. Elbette örgüt gerçeğinde tüm alanların deneyimlerinden çıkanlar, örgütsel kurallara, kararlara da dönüşecek, disiplin hiyerarşik bir yapı içinde de işlevli hale getirilecektir. Ama aslolan iç disiplini
sağlayabilmektir. Hiçbir kural, karar, denetim, bunun yerini tutamaz.

DAHA GÜÇLÜ BİR ÖRGÜT İÇİN DAHA FAZLA DİSİPLİN

Disiplinsizlik özü itibarıyla düzen içi bir yaşamın uzantısıdır. Şu ya da bu etken, şu ya da bu gerekçe bunu değiştirmez. Disiplinsizlik, bilinen klasik bir deyimle söylersek, sıkıya gelememektir. Bir devrimci niye sıkıya gelemez? Bunun cevabı da bellidir. Sıkıya gelememek küçük-burjuvazinin en belirgin özelliğidir. O, alışkanlıklarından, rahatından, özlem ve isteklerinden vazgeçemez. Ve disiplin
ihlalleri de hep bu noktada ortaya çıkar.

Disiplinsizliğe, iç disiplinsizliğimize karşı yürüteceğimiz savaş, gerçekte biçimsel bir kurallara uyma gayretinin ötesindeki bir savaş olmak zorundadır. Bu savaş, düzenle kesin bir kopuşu sağlama, hangi konumda ve görevde olursak olalım, yaptığımız işin ve iddiamızın büyüklüğünü kavrama, ve kendimizi bu büyük iddiaya tereddütsüz adama savaşıdır. Bu savaş kazanılmaksızın, düzenden kesin
bir kopuş sağlanmaksızın disiplinli olmak için atılan adımlar biçimsel kalacak, istikrar kazanamayacak, içselleşemeyecektir.

Bir randevuya zamanında gitmiyor muyuz, bizden istenen bir raporu vermiyor veya zamanında vermiyor muyuz, gidilmemesi gereken bir yere gidiyor, görüşülmemesi gereken biriyle mi görüşüyoruz? Devrimci çalışma için harcayabileceğimiz bir zaman dilimini başka şeylerle mi dolduruyoruz, eleştiriyi olması gereken yerde değil ‘şurada burada’ mı yapıyoruz?... Hiçbiri sıradan bir
kural ihlali olarak görülmemelidir. Hele ki bunların çizgi haline dönüştüğü, yoğunlaştığı noktalarda karşımızda sıradan hatalar, sıradan disiplinsizlikler değil, bize büyük zararlar veren ve verebilecek, dişe diş savaşılması gereken daha büyük bir düşman var demektir. Disiplinin gereğini inkar etmek, örgütü, örgütün gerekliliğini inkar etmek demektir. Ama hatalar, zaaflar bu inkarı açıkça yapmadan sızar içimize. Örgüt içine örgütsüzlüğün ideolojisi, gelenekleri bu yolla taşınır.

Disiplin ve denetime karşı küçük-burjuvazinin de silahları vardır. Görevlerden kaçarak, eleştiri ve öneri yapmaktan, insiyatiften, sorumluluk üstlenmekten uzak durarak kendini hem daha sıkı bir biçimde disipline etme gereğinden, hem de denetimin ağırlığından kurtarmaya bakar. Ne kadar az işyaparsa, o kadar az disiplin gerekir, o kadar az hesap sorulacak şey olur çünkü!.. Başka şeylere kafa yormayı da bu anlamda gerekli görmez zaten. Bu, örgütlü olmanın, örgütsel çalışmanın ruhuna, özüne aykırıdır, ama küçük-burjuva ideolojiye çok uygundur.

İşte bütün bunlardan dolayıdır ki, disiplin sorunu düzenle hesaplaşmamızın bir boyutudur.Böyle ele alınmak zorundadır.

Bunun ötesinde yapmamız gereken, iç disiplinle örgütsel disiplini bir bütün olarak yaşamımıza, mücadelemize egemen kılmaktır. Örgütsel açıdan yaşadığımız onca deneyden sonra, disiplinsizliği küçümseme, disiplinsizliklere karşı liberal davranma mantığı ve alışkanlığı içinde olamayız asla. Bunu her düzeyde terketmek zorundayız. Faşizme karşı çıplak bir savaşın içinde olan, ‘birşey olmaz’ların faturasını ağır biçimlerde ödeyen bir hareket olarak bu mantığa, alışkanlıklara hiç bir biçimde tahammülümüz olmadığı bilinmelidir.

Sorun örgütlü bir çalışma açısından ele alındığında disiplin, denetimle bütünleşmek zorundadır. Bu noktada disiplinle denetim, amiyane deyimle etle tırnak gibidir. Denetimin olmadığı yerde disiplinsizliğin önlenmesi bir yana, disiplinsizliği saptamak, boyutlarını bilmek bile tam olarak mümkün değildir. Denetim, örgüte, birime, insanlara vakıf olmaktır. Ama denetimin görevi elbette yalnızca “saptamak” da değildir. Denetimin asıl işlevi müdahaleyi, yönetmeyi, yönlendirmeyi mümkün kılmaktır. Elinizde ne olduğunu bilmeden neler yapabileceğinizi bilmeniz, “nasıl yapılabileceğine” doğru cevaplar vermeniz mümkün değildir. Özcesi, yönetmek mümkün değildir. Disiplin açısından ele alındığında da, denetimin görevi disiplinsizliği önlemek, giderek ortadan kaldırmaktır. Testi kırıldıktan sonra yapılan uyarı-eleştiri ve cezaların daha sonraki testilerin kırılmasını önlemede bir işlevi olsa da en azından kırılan o testiyi onarmayacağı açıktır. İşte denetim tam bu noktada asıl rolünü üstlenmelidir. Yönetici insanlarımız denetimi bu noktada işlevli hale getirmelidir. Sorumluluk alanımızdaki insanlar hakkında, yaşamlarını, her anını, gününü nasıl geçiriyor, eylem hazırlığını nasıl yapıyor, ilişkileri kimlerle ve nasıldır, faaliyet
yürüttüğü koşullar nelerdir diyerek mümkün olabilen en fazla şeye vakıf olmak, böyle bir denetimin ön koşullarından biridir. Faaliyete ve faaliyeti yürütecek
insanlara vakıf olduğumuzda ikinci adımda yapılması gereken, hangi insanımız açısından hangi eksikliklerin ortaya çıkabileceğini öngörerek buna uygun bir
hazırlık, ön eğitim, plan ve denetim mekanizmasının oluşturulmasıdır. Birlikte iş yaptığımız insanları --kadro, taraftar ya da savaşçıya da kitle ilişkisi-- istisnalar dışında biliyor, tanıyoruz. Dolayısıyla sonradan eleştirmek yerine önceden görmeliyiz. Sonrasında “zaten onun şu yanı vardı”, “zaten şöyleydi” gibi değerlendirmelerin aslında çok da önemli ve işlevli olmadığını bilmeliyiz.

Denetim, salt raporla yapılmaz. Herşeyden önce raporların hemen her zaman belli eksiklikleri içinde taşıyabileceği gözönünde bulundurulmalıdır. Bu eksiklik,
bazen raporu yazanın gelişmeleri tahlil etmedeki, değerlendirmedeki yetersizliğinin sonucu olabilir, bazen de kendini başarılı gösterme, eksikliklerini kapatma subjektivizminin sonucu... Neden, hangisi olursa olsun raporla yetinmemek gerektiği açıktır. Bunu en azından şu üç noktada tamamlamalıyız: Birincisi, koşullar elverdiği ölçüde yerinde denetimle, ikincisi, alttan-üstten daha fazla ve sık rapor alarak, üçüncüsü de yazılı-sözlü verilen tüm bilgileri pratiğin mihenk taşına vurarak...İşlerin iyiliğinin ya da kötülüğünün şaşmaz pratik ölçüleri vardır. Raporları mutlaka o ölçütlerin
kantarına vurmalıyız. Rapor “işler iyi gidiyor” diyorsa hemen o alandaki kadrolaşmaya, kitleselliğe, eylemliliğe, ilişkilere somut rakam ve verilerle bakmalıyız. O zaman rapordaki doğruluk ya da eksiklik kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Disiplinsizliği altetmek için yapmamız gerekenlerden biri de disiplinsizliği bulunulan somutluk içinde çözümlemektir. Disiplin üzerine genel geçer açıklamalar, eleştiriler yapmak ve genel geçer kararlar almakla asla yetinilmeyip, disiplinsizlik, bulunduğumuz alanda daha çok hangi biçimlerde ve hangi noktalarda ortaya çıkıyor, disiplinsizliğe bulunulan alanda ağırlıkla hangi nedenler kaynaklık ediyor gibi sorular cevaplandırılmalı, sorunun üzerine gidiş de
bu çözümleme üzerine oturtulmalıdır.

Değişik çalışma alanlarında disiplinsizliğin ortaya çıkış biçimleri, disiplinsizliği besleyen koşullar özü aynı olsa da çoğu kez farklı özellikler taşıyabilmektedir. Örneğin demokratik alanda ve yeraltı örgütlenmesinde disiplinsizliğin farklı farklı
biçimleri öne çıkarken, örneğin gençlik alanında ve işçi sınıfı içindeki örgütlülüklerde disiplinsizliğin nedenleri farklılaşabilmektedir. Keza biçimsel olarak
aynı görülen bir disiplinsizliğin demokratikte ya da yeraltında vereceği zararlar, alınacak önlemler de farklı olacaktır. Bunları çözümlemek, disiplinsizliklerin üzerine gitmekte, düzeltmeye nereden nasıl başlayacağımızı, önceliklerimizi belirlemede önemlidir.

İç disiplini, örgütsel disiplini ve denetimi sağlamanın sunulabilecek özel reçeteleri yoktur. Her türlü disiplinsizliği “bıçak gibi” kesecek bir mekanizma da icat edilmemiştir henüz. Elbette kurallar, kurumlar, mekanizmalar oluşturulmalıdır. Ancak, aslolan disiplinsizliğin kaynağına karşı yürüttüğümüz
savaştır. Disiplin ve denetim mekanizmaları olan raporlar, periyodik toplantılar, dar ve kitlesel eleştiri-özeleşti mekanizmaları ve benzerleri bu bütün içinde ele alınmazsa bu işlevi de yerine getiremezler.

Komiteleri işletmek, kollektivizmi mümkün olduğunca yaygınlaştırmak, disiplin ve
denetimi sağlamanın en önemli silahlarındandır. Sol, yıllardır sosyalist demokrasi üzerine yaptığı tüm tartışmalarda örgüt içi demokrasiyle disiplini; insiyatif ve katılımcılıkla merkeziyetçiliği birbirine karşıt göstermiştir. Oysa devrimci bir örgütte, sağlıklı bir örgütsel işleyişte bunlar birbirini tamamlayan şeylerdir. Kısa bir alıntıyla söylersek; “Parti içi demokrasi, disiplini ve savaş gücünü zayıflatmak için değil, kuvvetlendirmek içindir.”

Her disiplinsizlik bizi güçsüzleştiriyor, ya da daha güçlenmemizi engelliyor. Şundan emin olunmalıdır ki, bu bir dernekte yapıldığında da, bir silahlı birlikte
yapıldığında da muhtevası itibarıyla aynı olumsuz sonuca yol açmaktadır. Her disiplinsizlik başkalarının kanı, özverisiyle kazanılanları yokediyor. Onlarca insanın emeği, bir tek kişinin disiplinsizliğiyle heba olabiliyor. Yıllar içinde yarattığımız güven beş dakikalık disiplinsizlik içinde eritiliyor. Kimsenin buna, bunlara hakkı yok!

Küçük-burjuvazinin ideolojisine ve doğrudan düzene uzanan köklerinin dışında, disiplinsizliğin pratik yaşamdaki en belirgin yanı sorumsuzluktur. İlk elde yoldaşlarımıza, yoldaşlarımızın emeğine, canına ve örgüte karşı sorumluluk duyarak hareket etmek, pratiğimize bu sorumluluk duygusunu hakim kılmak bizi sayısız disiplinsizlikten alıkoyacaktır.

Ülkemizde herşeye rağmen gelişen bir savaş var. Emekçi halkın devrimci potansiyeli, bu savaş içinde her geçen gün farklı koşullar ve biçimler altında açığa çıkıyor. Bu devrimci potansiyelin oligarşi tarafından yeniden düzenin kanallarına çekilmesini ya da bu potansiyelin “sol” adına reformistler, revizyonistler, uzlaşmacılar tarafından çarçur edilmesini engellemek için daha güçlü bir biçimde müdahalelerde bulunmak durumundayız. Daha güçlü müdahale, daha güçlü bir örgütle mümkündür. Daha güçlü bir örgüt olmanın gerekliliklerinden biri de baştan bu yana söylediklerimizin ve mevcut durumumuzun gösterdiği gibi, daha disiplinli bir örgüt olmaktır.

Daha disiplinli devrimciler olmak için atacağımız her adım hemen yansımasını bulacak, örgütümüzü ve savaşımızı daha da büyütecektir.

Devrimci Sol , Aralik 1995 Sayi:7


28. Eki 2012, 11:39
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 3 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma eklentiler gönderemezsiniz

Aranacak:
Geçiş yap:  
cron
© phpBB® Forum Software • Designed by Vjacheslav Trushkin for Free Forums/DivisionCore.
Türkçe çeviri: phpBB Türkiye Archiv | Contact & Abuse free forum hosting

web tracker