Zaman: 18. Ağu 2018, 16:54

Tüm zamanlar UTC + 3 saat


Forum Katagorileri
Ara


Advanced Search
Sayfaniza Ekleyin
The HTML code below contain all the necessary code to link to userboard.org please feel free to add it to your site.



Effect of above code: DEVRIM KURTULUS



Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
 Önderlesen Bir Kadin Devrimci; Sabahat KARATAS 
YazarMesaj
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01.2012
Mesajlar: 666
Konum: kurtulusum@hotmail.de
Gender: Male
Mesaj Önderlesen Bir Kadin Devrimci; Sabahat KARATAS
Şehit Düştüğü Tarih: 17 Nisan 1992

Şehit Düştüğü Yer: Çiftehavuzlar İstanbul

Doğduğu Tarih: 1953

Doğduğu Yer: Nusaybin

16-17 Nisan 1992’de İstanbul polisinin kentin bir çok semtinde aynı anda geliştirdiği bir operasyon sonucu 11 Devrimci Sol kadro, savaşçı ve taraftarı, bulundukları üslerde direnerek, çatışarak şehit düştüler. Onlardan biri de Çiftehavuzlar’da katledilen Sabahat Karataş’tı.

Yoksul bir Kürt ailesinin kızıydı. Çocukluğu Nusaybin ve Diyarbakır’da geçti. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü mezunu. 1976′ya kadar İYÖKD (İstanbul Yüksek Öğrenim Kültür Derneği) içinde çalıştı. Yaşamının bu döneminde bir yandan fabrika işçiliği yapar, işçilerin örgütlenmesi için çalışırken, diğer yandan da öğrenci gençlik içindeki çalışmalarıyla militan bir DEV-GENÇ’li olarak herkesin sevgi ve saygısını kazandı. 1976′da bir grup arkadaşıyla birlikte DKD’yi (Devrimci Kadınlar Derneği) kurdu ve bu derneğin yönetim kurulunda görev aldı. Bu dönemde kısa bir süre öğretmenlik yaptı. Gecekondularda, fabrikalarda emekçi kadınların örgütlenmesi çalışmalarını yürüttü.

Devrimci Sol’un oluşumuyla birlikte yeraltı örgütlenmesine geçti ve bu alanda aktif görevler üstlendi. Bu aşamadan sonra “Sabo” artık örnek bir yeraltı elemanıydı, savaşçısıydı.

12 Eylül sonrası faşist cuntanın tüm saldırıları, yenilen darbeler onu sarsamadı. Geri çekilme, karamsarlık, bireysel kaygılar vb. onun kişiliğine yabancı duygulardı. Gecekondularda kitle çalışmaları yürüttü, halkın önderi oldu.

İstikrarlı, kararlı tutumu ve durmak-yorulmak bilmeyen çalışmalarıyla 1982 yazından itibaren sorumlulukları artmaya başladı ve 1983 başlarında Devrimci Sol Merkez Komitesine seçildi. Bu dönem, mücadelenin ihanete, kaçışlara, yılgınlık ve karamsarlık rüzgarlarına, olanaksızlıklara karşın yürütülmek zorunda olduğu bir dönemdi, ama Sabo tüm bunların karşısında yıkılmaz bir duvar olmayı bildi. Olanaksızlıklara karşın mücadelenin sürmesi gerektiğini yaşamıyla çevresine öğretti, kanıtladı. Ama hiçbir zaman “bana ne” demedi “ben” demedi.

Sağlığı iyi değildi Sabo’nun, ağır sağlık sorunları vardı. Ama o, bunları hiç dikkate almadan, var olan tüm enerjisini sonuna kadar mücadelenin geliştirilmesi için kullandı. Öyle ki, sokaklarda bayıldığı günler oldu, ama o, bir tek gün bile “dinleneyim” demedi, “hastayım” demedi.

Evet, Sabo bir devrim emekçisiydi, büyük-küçük demeden her işe koşturdu. Devrimcilik dışında bir yaşamı yoktu ve devrimciliği içselleştiren bir yeraltı örgütünde ciddiyetin en gerekli özellik olduğunu üst boyutta kavrayan bir devrimciydi.

Sabo iyi bir kitle örgütçüsüydü. Konuştuğu herkesi kısa sürede etkiler ve devrimci mücadeleye kanalize ederdi. İstanbul’un gecekondu emekçileri onu çok iyi tanırdı. Sabo onlar için fedakar, çalışkan bir devrimci, teklifsiz gelen bir dosttu. Bir gece bir yoldaşının evindeyse, ertesi gece bir gecekonduda siyasi gelişmeleri onların anlayacağı bir şekilde konuşan, onlardan biri olan dostları, yoldaşları olurdu.

İstanbul sokakları çok iyi tanırdı Sabo’yu. Bu sokakları karış karış bilen Sabo, onlarca kez peşindeki işkencecileri atlatmış, sokaklarla bu dostluğu sayesinde onlarca takip ve kovalamacadan hep başarıyla çıkmıştır. İlkeli, kurallı, disiplinli ve liberalizme düşman kişiliğiyle bu yaşam tarzının ustası oldu. İlkesiz, kuralsız, disiplinsiz davranışlara ve bunlara karşı gösterilen liberalizme kesinlikle taviz vermedi. Yanlış bulsa da alınan karara mutlaka uyan bir disiplin anlayışına ve bu yanlışı en amansız ve acımasızca eleştiren, düşüncesini ve sözünü saklamayan ilkeli bir kişiliğe sahipti.

Defalarca kurulan karakollara düştü, bekleyen işkencecilerle burun buruna geldi, ama her seferinde soğukkanlılığı ve ustalığı ile kurtulmayı becerdi. 22 yıllık devrimci yaşamı boyunca bir kez olsun düşman eline geçmedi. Sabo’nun hiç yakalanmaması, her şeyin önüne kendini koyduğundan değildir. Her an sokakta, her an çalışmanın içindeydi, başındaydı, ama her şeyi kurallara uygun ve disiplin içerisinde yaptı ve bu yüzden efsane oldu. Bugün bile faşizm onun ne yaptığını, nasıl ve nerede çalıştığını çıkaramıyorsa, hatta kimliğinden bile emin olamıyorsa, bu onun kişiliğini belirleyen özelliklerinden dolayıdır.

Onlarca kişi vardır, “Beni o yetiştirdi.” demenin gururunu yaşayan. Onlarca kişi vardır, hiç kimseyle konuşamadığı konulara Sabo’nun çözüm bulmasını isteyen.

Sabo yoldaş evliydi ve bu konuda da devrimciler için örnek bir ilişkinin yaratılmasında pay sahibi oldu. Onun evliliği sevgiydi, vefaydı, ama bu devrimci yaşamla yoğrulmuş, en yüksek ve en yoğun ifadesini bu yaşam içerisinde bulan bir sevgi ve vefaydı. Özel yönü konusunda da o denli titizdi ki, onunla çalışan birçok insan ancak şehit düştükten sonra burjuva basının kopardığı yaygaranın sonucunda kimliğini, evliliğini ve kiminle evli olduğunu öğrenebilmiştir.

Son olarak, Devrimci Sol Merkez Komitesi Üyesi, şehir SDB’leri ve bir kısım örgütlenmelerden sorumlu idi.

O Yaratacağımız Toplumun Yeni insanının Örnek Bir Tipidir.

16 Nisan gecesi Çiftehavuzlar’daki üste kuşatılmışlardı.
Sabo telefonla TAYAD Başkanı’nı aradı. Ölüm kapının eşiğinde beklerken o sakin ve duru bir sesle konuşuyordu. Bir yandan çatışıyor, bir yandan halkına ve yoldaşlarına mesajlar iletiyordu.
Telefon çatışma bitene dek kesintiler dışında hep açık kaldı. Çiftehavuzlar’daki tarihsel direniş, bu telefon konuşmalarıyla an an tarihe kaydoldu.
SABO: “Biz sakiniz, çok iyiyiz. Kanımızın son damlasına kadar çatışacağız.”
EDA’NIN SESİ: “Tankınızla, topunuzla gelin korkaklar.” (Yine küfürler ve verilen cevaplar...)
...
(Silah sesleri çok sıklaştı...)
SABO: “12 Temmuz’da, Malatya dağlarında yoldaşlarımız nasıl gittilerse ölüme, biz de öyle gidiyoruz. Hamiyetler, Olcaylar gibi. KADIN YOLDAŞLARIMIZA SESLENMEK İSTİYORUM...”
...
06.45: (Artık telefona sık gelemiyorlar. Telefona sürünerek geliyor. Daha sonra bacağından yaralanıyor. Yaklaşık bir saat aradan sonra, arada halka sesleniyorlar. Sesler net değil, uzaktan geliyor...)
SABO: “Kapıyı bombayla açmak için hazırlık yapıyorlar. Telefon kapının yanında olduğu için gelemiyoruz. Artık arkaya çekiliyoruz... Giriyorlar...”
(Son telefon. )
SABO: “ELLERİMİZDE SİLAHLARIMIZ, DİLİMİZDE SLOGANLARIMIZLA KUCAKLIYORUZ ÖLÜMÜ. EŞİME, ÖNDERİME, DEVRİMCİ SOL ÖNDERİNE BİZZAT SELAMIMI İLETMENİ İSTİYORUM. TÜM YOLDAŞLARIMA SELAMIMI İLETMENİ İSTİYORUM. HOŞÇAKALIN...
(Çok yoğun silah sesleri duyuluyor...)
...
07.25: (Telefon kesildi...)

Telefondaki bu ses devrimci hareketin Merkez Komite Üyesi Sabahat Karataş’ın sesiydi.
Bu topraklarda yetişen devrimci bir kadın önderin sesi.
Sabo 17 Nisan’da tüm dünyanın gözlerini Çiftehavuzlar’a çeviren destansı direnişin kahramanı, tarih yazan bir isimdi.
Sabo yeni insanın, devrimci kadın kişiliğinin sembolü oldu. Onunla sembolleşen bu kişilik 22 yıllık devrimci yaşamla karılmış bir tarihin, bir ideolojinin sonucuydu.
Sabo’da simgeleşen devrimci kadın kişiliği, zorlukları aşmasını bilen, inançlı, özverili, kararlı ve iradeyle güçlenmiş bir tarzın sonucuydu.
Sabo’da şekillenen tarz, onun nezdinde ülkemiz kadınlarına sunulan örnek, devrimci kadının yaratılmasının, kahramanlaşmasının ifadesidir.

Nusaybin’li Ecemiş ailesinin 1953 yılında bir kız çocukları daha oldu. Dünyaya gözlerini sabahın ilk ışıklarıyla açan kızlarına SABAHAT adını verdiler.
Kürtlerin ve Arapların yaşadığı Nusaybin ve köylerinde jandarma baskısı hiç eksik olmazdı. Burası sınır köyüydü. Tel örgüler sadece toprakları değil, dilleri, kültürleri, türküleri aynı olan aileleri de bölmüş birbirinden koparmıştı. Bunun için türkülerine, bakışlarına hep hasret ve acı sinmişti.
Sabo’nun çocukluğu tel örgülerin ve namluların gölgesinde, hasret türküleri dinleyerek geçti. Bazı günler mayında parçalanmış cesetlerle karşılaştı, bazen bir ananın feryadıyla gülüşleri dondu. Sevgi ile kinin nasıl bir arada yaşadığını anladı. Düşmana kini büyüdükçe sevdiklerine daha çok bağlandı.
O ailenin en küçüğüydü. Adını Sabahat koymuş olsalar da, hiç Sabahat demezlerdi. Onun adı Delal’di. DELAL... Kürtçe’de “çok değerli” anlamındaydı.

Nusaybin ve Diyarbakır’da geçen yılların ardından 1970’de İstanbul’a geldi. Tam yirmiiki yılını geçireceği, tanımadık tek bir taş dahi bırakmayacağı İstanbul o günlerde tarihsel bir sürece ev sahipliği yapıyordu.
Mahir Çayan ve yoldaşları 50 yıllık reformist-revizyonist gelenekten koparak 1971 yılında silahlı mücadeleyi başlattılar. Anadolu halklarının kulağına bir kavga türküsü gibi ulaşan bu sesi anlamaya, öğrenmeye çalışanlar arasında Sabo da vardı. Çok geçmeden 12 Mart ‘71 cuntası İstanbul sokaklarında terör estirmeye başladı. Sabo jandarmalarca işgal edilen İstanbul’u, sokaklardan yükselen çığlıkları duydukça köyünü, köylülerini hatırlıyordu.

Kısa süreli de olsa sürdürülen silahlı mücadele ve THKP-C’nin yarattığı o büyük sempatinin bir parçası da Sabo’daydı. Genç kuşağa yol gösterecek pek kimse yoktu. Kendi çabalarıyla, el yordamıyla da olsa Mahir’i de, savaşı da, devrimi de öğreneceklerdi.
Sabo ‘73 yazında yurtlarda yapılan eğitim çalışmalarına katıldı. Parti-Cephe’yi tanımaya, kavramaya çalışıyorlardı.
Cunta sonrası gençlik yeniden örgütlenerek, meydanlara çıkarak kısa süren sessizliği “Kurtuluşa Kadar Savaş” sloganlarıyla bozuyordu. İYÖKD (İstanbul Yüksek Öğrenim Kültür Derneği) 1973 yılının Kasım ayında kuruldu.
Genç Cephe’liler, İYÖKD ile gençlik içinde bir güce ulaşınca, halkın her kesimine açılma ve örgütlenme ihtiyacını karşılamaya yöneldiler. İçlerinde Sabo da vardı.

Sabo bir yandan gençlik içinde faaliyet yürütüyor, diğer yandan işçilerin örgütlenmesi için bir fabrikada çalışıyordu. Mücadelenin yeniden yükselmesinden korkan patronlar işe aldıkları insanların bilinçli olmamasına özen gösteriyorlardı. Bu nedenle Sabo işe girebilmek için “ilkokul üçten terkim” demek zorunda kaldı. Oysa İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden mezun olmuştu.
Seriks fabrikasında çalıştığı süre boyunca elleri kalem yapmaktan yara içinde kalıyordu. Ama emek vermeden, özveride bulunmadan hiçbir şey elde edilemeyeceğini iyi biliyordu. Hem işçilerin örgütleyicisi, hem militan bir DEV-GENÇ’li olarak SABO, Mahirler’in mirasını yaşatmak için oradan oraya koşuyordu.

Sabo için önem taşıyan ve omuzlarına sorumluluk yükleyen bir konu daha vardı. Bu yıllarda kadınlar gençlik örgütlenmelerinde, eylemlerde yer alsalar da, profesyonel devrimcilik yolunda ilerleyen, mücadelenin aktif bir unsuru, örgütleyicisi, önderi olma bilincine erişen kadınlar parmakla sayılabilecek kadar azdı. Gelenekselleşmiş ikinci sınıf rolleri kabul ediş, aile ve toplum yapısı, baskısı kadınların mücadeleye aktif olarak katılmalarını engelliyordu. Sabo bu şartlar altında kadınların örgütlenmesinde ısrar ediyor ve düşüncelerini sonuna dek savunuyordu. Nihayet bu düşünceler pratik içinde hayat bulup çabaları sonuç verdiğinde bir grup arkadaşıyla birlikte DKD (Devrimci Kadın Derneği)’ni kurdular. Derneğin yönetim kurulunda yer aldı.
Kadınların savaş içinde yer almasını sağlamanın önündeki tek engel erkek egemen kültür değildi. En önemlisi bizzat kadınların kafalarına yerleşmiş statükolar, erkek egemen kültürün kadınların kişiliğinde edindiği yerdi. Her hali ve davranışlarıyla Sabo’da yeni bir kadın kişiliği, yeni bir tarz şekilleniyor, kadınlara örnek oluyordu. Sabo mütevazi bir sıra neferiydi. Giyimi bile farklıydı. Kürt olduğu halinden, davranışlarından belli olan Sabo, beline dek inen saçları ve her zaman giydiği bol bir kadife pantolon ve gömlekle özentilerden uzaktı. Onu bu haliyle görenler, hele bir de derneğe gelen her kesimden kadınlarla konuşmalarını dinleyenler, üniversiteli, Dev-Genç’li olabileceğini pek düşünmezler, öğrenince de genellikle şaşırırlardı.
Derneğe kim gelirse gelsin onlarla ilgilenir, sohbet ederdi. Özellikle fabrikadan iş çıkışı derneğe uğrayanları ya da hafta sonu çocuğuyla beraber gelenleri hiç yalnız bırakmazdı. Onları sıkmadan, öğretmen havasına girmeden doğallığında sohbet eder ve bilinçlenmelerini sağlardı.

Devrimci kadını yaratmak, bir çok cephede yürütülmesi gereken bir savaştı.
Bu cephelerden biri de devrimci mücadele içinde yaratılan evliliklerdi. Sabo 1977 yılının Ağustos ayında devrimci hareketin önderi Dursun Karataş ile evlendi. O dönem, devrimci kadınların evlenmeleriyle birlikte mücadeleyi ikinci plana almalarına, eşlerinin gölgesinde bir ev kadını gibi yaşamalarına çokça tanık olunuyordu. Ama kadının kurtuluş kavgasına girişmiş, emek vermiş Sabo için böyle olmayacağını onu tanıyan herkes tahmin edebiliyordu. Onun evliliği sevgiydi, vefaydı. Ama bu devrimci yaşamla yoğrulmuş, en yüksek ve en yoğun ifadesini savaş içerisinde bulan bir sevgi ve vefaydı.
1978 yılına gelindiğinde tarih, devrimi isteyen Parti-Cephe kadrolarının önüne yeni görevler çıkardı. Parti-Cephe çizgisini sinsice tasfiye etmeye çalışanlarla bir yol ayrımına gelinmişti.
Sabo bu süreçte de devrimde, savaşta tereddütsüzdü. Bir Parti-Cepheli, bir devrimci, bir kadın olarak, devrimci bir hareketin örgütlenmesinde görevler üstlenmeye adaydı.
Devrimci Sol’un oluşumuyla birlikte Sabo, yeraltı örgütlenmesine geçti ve bu alanda görevler üstlendi.

12 Eylül 1980 sabahı Türkiye cuntayla uyandı. Direnecek ve savaşacaklardı, başka türlüsü düşünülemezdi. Mahir’in yolundaydılar. Niyaziler, Haydarlar, Sabolar önderleriyle birlikte halka, devrime bağlılığın en çetin sınavını başarıyla verebilmek için birbirlerine ve ideolojilerine kenetlenmiş, savaşıyorlardı.
Zorlu günlerdi. Cuntanın ard arda gerçekleştirdiği operasyonlardan korunmak güçtü. Nitekim 12 Eylül’den kısa bir süre sonra Devrimci Sol önderinin de tutsak düştüğü bir çok operasyon önemli kayıplara yolaçtı. Sabo zorlukların içinde inancına, örgütüne sıkı sıkıya sarılanlardandı. Geri çekilme, karamsarlık, bireysel kaygılar Sabo’nun kişiliğine yabancı duygulardı. Olanaksızlıkların ve baskıların ortasında gecekondularda kitle çalışmaları yürütüyordu.
Her yeni gün yeni operasyonlar geliyor, cuntanın terörü yavaş yavaş etkisini gösteriyordu. Önderlik dahil, yüzlerce kadro, binlerce taraftarın tutsak düşmesinin ardından 2. Merkez Komite’nin siyasi sorumlusu Niyazi Aydın da 1981’in Kasım ayında tutsak edildi. Bu operasyonla birlikte hareketin savaşma gücü oldukça düştü. Olumsuzluklar birbirini takip ediyor, hareket güç yitirmeye devam ediyordu. Ancak tüm yoksunluklara rağmen hapishanelerde ve dışarıda direniş sürdürülüyordu.
Hareketi yönetme, yönlendirme konusunda deneyimli yoldaşları tutuklandıkça Sabo geçen her günün görevlerini, sorumlulukları büyüttüğünü görüyordu.

1983 yılı başlarında yapılan bir operasyonla hareket ağır bir darbe aldı. Pek çok kadro tutsak düştü. Bir çok olanak da düşmanın eline geçmişti. Az sayıda insan operasyondan kıl payı kurtulmuştu. Sabo da dışarıda kalmayı başaranlar arasındaydı. Bu operasyonla birlikte devrimci hareket savaş gücünü hemen hemen kaybetmiş, hatta örgütsel varlığını devam ettirememe tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
Sabo... İnancın, isteğin neleri başarabildiğini sadece okumuş değil, yaşamıştı. Hareketin örgütsel varlığını devam ettirmek gerekiyordu. İlişkileri yeniden toparlamak, örgütlemek gerekiyordu. Daha önce bu düzeyde bir yöneticilik deneyimi olmasa da, bu görevi üstlenecek olan Sabo’ydu.

Görevi bildirildiğinde Sabo cevabını iletti. “Kaygınız olmasın. Başaracağım.”
Para, silah, ev, hiyerarşik bir ilişki ağı... hiçbir şey yoktu. Dersim’de varlığını sürdüren ancak faal olmayan bir silahlı kır birliği ve tutsak düşmemiş tek tek insanlar... Hareketin maddi gücü bundan ibaretti.

Deşifre olmuş veya olması ihtimal dahilinde olan hiç bir yere gitmiyorlardı. Çoğu zaman ceplerinde dolmuş paraları dahi olmuyordu. Yoldaşları hapishanedeki komün masraflarından kısarak para gönderiyor, ama bu ancak bir süre idare ediyordu. Sınırlı bazı kitle ilişkileri yaratıldı. Değerlendirilebilecek evlere Sabo önce yoldaşlarını yerleştirdi. Sabo görüştüğü yoldaşlarına hareketin yaşadığı zorlukları anlatıyor, sorunları paylaşıyordu. İnsanları sorunlara vakıf etmeden, çözüm üretmeleri, çaba içine girmelerini beklemek olmazdı.

Sabo üstlendiği görevle birlikte yönetme sanatını da öğreniyordu. Yol gösteren yoktu. Sorun çözen yoktu. Yol gösteren de, yoldaşlarının dert ortağı, dostu, onlara coşku aşılayan da Sabo’ydu.
Bilinci, deneyleri ve sezgileriyle doğruyu bulmaya, örgütün varlığını korumaya çalışıyordu. Bu görevde Sabo bir sorunla daha karşı karşıyaydı. Hareketin sorumluluğunu birinci dereceden üstlenirken, kadına olan küçümseyici yaklaşımla da savaşmak, kendini kabul ettirmek zorundaydı. Bir yoldaş olarak kadın kendini kabul ettirmişti, ama birinci dereceden bir sorumlu olarak onu kabullenmeleri kolay olmayacaktı.

- Ne haber? Görüşmeyeli çok oldu değil mi?
- Evet... ilk anda tanıyamadım. Çok değişmişsin.
- Eee, ne yapalım...

Sabo yoldaşının yaşadığı şaşkınlığı anlayabiliyordu. Onu cunta öncesinden tanıyan yoldaşı, kısa kesilmiş, rengi açılmış saçları, bir de bir sekreter izlenimi veren kıyafetiyle görünce doğal olarak tanıyamamış, şaşırmıştı. Öyle ya, aradan yıllar geçmişti. Hem de zor yıllar. Savaş ‘80 öncesi gibi sürmüyordu. Olanaklar zenginliğini yitirmiş, halk cesaret aşılayan devrimcilerin değil, korku salan cuntanın etki alanına girmişti. Mahir’in deyimiyle devrim “engebeli ve sarp” yollardan geçiyordu. Ve bu yollar Sabo’nun yüzünde çizgileşmişti. Yoldaşının, tip değişikliğinin ötesinde Sabo’yu ilk anda tanıyamamış olmasının bir nedeni de buydu.

Kadın yoldaşı bundan böyle Sabo’yla ilişki yürütecekti. Sabo, yapacağı işi, görevlerini anlattı.
- Riskli bir iş. İçine gireceğin ilişkiler riskli. Polis muhtemelen bize oradan ulaşmayı deneyecektir. Ama o insanlarla ilişki kurmalıyız...

Tehlikeleri, olumsuzlukları anlatıyordu. Ama bu konuşma yoldaşında kaygı ve tereddüt yaratmıyordu. İşin yapılamayacağı değil, zor olsa da mutlaka başarılacağı güveni aşılıyordu.
Birkaç gün sonra tekrar görüştüler. Sabo’nun elinde yine poşet vardı. O günlerde çoğu devrimciyi elinde poşetle görebilmek mümkündü. Kalacak sürekli bir yerleri olmadığından zorunlu ihtiyaç duydukları eşyalarını yanlarında taşıyorlardı. Yoldaşı da Sabo’nun elindeki poşeti buna yordu. Oysa Sabo’nun poşetinde örgütsel malzemeler, raporlar, silah vb. bulunuyordu. Bırakacak yeri olmadığında beraberinde dolaştırıyordu.

Sabo’ya yeni bir not verip, şikayete başladı.
- Abla bu işi yapabilecek biri. Eşi ise korkuyor... Amcalar evi bize açıyorlar. Ama çok geveze, kuralsız, ilişkileri riske atıyor. Teyze ise çok temkinli hesaplı, çok zor güven duyuyor.
Anlatmaya devam ediyordu ki Sabo sözünü kesti.
- Yani bu insanların hiçbirisiyle iş yapılmaz mı demek istiyorsun sen?
Anlatırken Sabo’nun yüz ifadesine dikkat etmemişti. Sabo’nun müdahalesiyle yanlış bir şey yaptığını anladı. Yüzündeki çizgileri gölgeleyen gülen, sevecen yüz ifadesi gitmiş, sert çizgileri açığa çıkmıştı. Cevap vermesi gerektiğini düşünerek bölük pörçük sözcükler sarfetti.
- Öyle demek istemedim. Ama sorun çıkarıyorlar.
- Öyle demek istedin. Birincisi çıkan sorunları hala bana anlatacaksan, ben çözüm üreteceksem, senin burada görevin ne? ... Hem onlara iş yaptıracaksın hem de eğiteceksin.
Sabo’yu ilk kez böyle görüyordu. Hiç ses çıkarmadı. Sabo anlatmaya devam ediyordu...
Öğrenmek zorundaydılar. Sorun üretmeyi değil, sorun çözmeyi, insanlara değer verip eğitmeyi öğrenmeliydiler...

Savaş öylesi bir seyre girmişti ki, hiçbir şey teorik, şematik kalıplara sığmıyordu. Savaşa böyle yaklaşanlar ise çürümekten, savrulmaktan kendini alamıyordu.

Cunta yılları... Sabo ve etrafında birkaç insan... İstanbul’un orta yerinde milyonların kaderini değiştirme, yarının zaferleri için sağlam ayaklar inşa etme iddiasındalar. Yani bir avuçlar. Dolmuş paraları yok, kilometrelerce yolu yürüyorlar. Yatacak yerleri yok, sokaklar onların meskeni olmuş. Silahları yok, bedenleri namlunun ağzındaki kurşun gibi.
Cuntaya karşı direnişi üst boyutta sürdürmek için tek bir yol kaldığını düşünüyordu. İNTİHAR EYLEMİ... Başında kendisinin bulunduğu bir ekiple yapılacak eylem önerisini vakit geçirmeden tutsak yoldaşlarına iletti. Kendi ölümüyle, halkın üzerindeki ölü toprağını kaldırmak, umudu yeşertmek istiyordu. Bedeni ve iradesiyle halka umut, yoldaşlarına güç, düşmana korku olacaktı. Cuntanın zafer sarhoşluğunu sarsacak, “her şey bitti” umutsuzluğu içindeki milyonlara umut ışığı gibi doğacaktı.

Yoldaşları Sabo’nun bu özverisi ve bağlılığına duydukları saygıyı ilettiler. Ancak önerisi kabul edilmedi. İntihar eyleminin bu koşullarda önemli sonuçlar yaratmayacağını, bu koşullarda önemli olanın örgütü toparlamak olduğunu belirtiyorlardı.

Vefanin,Bagliligin,Örgütlülügün Adi

Hapishaneler, cuntanın halk muhalefetini yok etmek için oluşturduğu toplama kamplarına dönmüş ama cuntaya karşı direnişin de odağı durumuna gelmişti.
Devrimci Sol tutsakları açlık grevine başlamışlardı. 13 Nisan 1984’te başlatılan ve Ölüm Orucu’na çevrilen bu direnişin tarihsel bir dönemeç yaratacağı açıktı. Sabo coşkuluydu, umutluydu. Sabo’nun yoldaşlarına, örgütüne duyduğu sevgi ve bağlılık öyle derin ve öyle somuttu ki açlık grevi başladıktan sonra doğru dürüst yemek yiyemez oldu. Sabo da yoldaşlarıyla birlikte açlığa yattı. O randevudan o randevuya koşarken kimse onun açlık grevi yaptığını bilmiyordu. Bu eylem sadece ve sadece tutsak yoldaşları içindi. Duygusal bir eylemdi. Kaynağını en güçlü, en saf devrimci duygulardan alıyordu.
İçerideki yoldaşları bu eylemi duyunca şaşırmadılar. Çünkü Sabo’ydu onun adı. İnançtı, özveriydi. Ancak Sabo’nun dışarıda halletmesi gereken yığınla sorun ve iş vardı. İçerideki direnişin ışığını dört bir yana yayma görevi de en başta onundu.
Hareket Sabo’nun bir an önce açlık grevine son vermesini istedi. Sabo’nun 30 gün sürdürdüğü bu açlık grevi yoldaşlara bağlılığın, sahiplenmenin bir sembolü olarak tarihe geçti.
Ölüm Orucu direnişi ailelerin de direncini, sahiplenmesini büyütmüştü. Cunta yıllarından sonra ilk yol kesme eylemini onlar yaptılar. Meclis’in önünde, pembe köşkte oturma eylemi yapıp, Meclis’e girme yasağını kararlılıklarıyla aştılar. Taksim’de 12 Eylül sonrasının ilk eylemini yaptılar. Tutsak aileleri gün geçtikçe büyüyen bir güçtü. Ve Sabo, tutsak aileleri içinde, onlara yol gösteren, örgütlenme zorunluluğunu kavratandı. Tüm risklerine rağmen Metris yakınlarına kadar geliyor, onlarla konuşuyor, yol gösteriyordu.

Ölüm Orucu dışarıda büyük bir etki yaratmıştı. Ancak bu etkiyi toparlayabilecek örgütlenme çok zayıftı. Yeniden tutuklamalar olmuş, Sabo yalnız kalmıştı. Yetemiyordu. Sağlığı da iyi değildi. Sokaklarda bayıldığı günler çok oldu.
İstanbul’un sokakları... Sabo, İstanbul’la ve sokaklarıyla öyle bütünleşmişti ki, bir kadının evinin her noktasını inceden inceye bildiği gibi Sabo da İstanbul’u karış karış tanıyordu. Evi İstanbul’du, evinin odaları mahalleler... Bir kadın evini nasıl güzelleştirmeye çalışır, emek harcar, fedakarlık yaparsa Sabo da savaşı örgütleyerek İstanbul’u güzelleştiriyordu. Bu kentte titizliği sonucu hep düşmanın elinden kurtulmuştu. Sık sık gazetelerde arandığı yazıyor, boy boy fotoğrafları yayınlanıyordu. Ama ne fayda? İyi bir gözlemciydi. Çevresini, toplumu her yönüyle gözlemler, gizliliğin gereklerini titizlikle uygulardı. Gözlemciliği ve yaratıcılığı onun denetim dışına çıkmasını kolaylaştırırdı.

Olağanüstü bir şeyler sezinledi. Adımlarını yavaşlatarak çok iyi tanıdığı sokağı gözleriyle taradı. Sokakta yabancı tipler vardı. Artık emin olmuştu. Ancak geriye dönemezdi, dikkat çekerdi. Gideceği binanın yanındaki binanın kapısı açıktı. Doğrudan oraya yöneldi. İlk dairenin ziline bastı. Kapıyı orta yaşlı bir kadın açtı.
- Affedersiniz, kiralık ev bakıyorum. Bu zamanda bulmak o kadar zor ki. Etrafta boş daireler var ama sahiplerini bulamıyorum. Ayaklarıma kara sular indi, bir su içip elimi yüzümü yıkasam.
- Tabii, buyrun.
Sabo içeri geçti. Onu oturması için buyur ettiler. Sabo’ya bir bardak su getirirken sohbet de koyulaşmaya başlamıştı.

Son operasyonlarla birlikte güç durumda kalmıştı Sabo. Yönetici ihtiyacı kendini hissettiriyor, Sabo her yere yetişmeye çalışıyordu.
Bu yıllarda zaman zaman hapishaneden tahliyeler oluyor, kimi kez, mücadeleye katkıda bulunacağını umdukları insanlar, onları hayal kırıklığına uğratıyorlardı. Ama mücadele o hayal kırıklıklarını da aşarak sürdürülüyordu.
Nihayet, 12 Eylül sonrası MK’nin siyasi sorumluluğunu yapmış Niyazi Aydın da tahliye oldu. Niyazi Aydın farklıydı. Onun tahliyesiyle sanki tüm tutsaklar tahliye olmuş gibiydiler. Artık hareketin başında Niyazi Aydın ve Sabo vardı.
Cuntanın yarattığı sessizlik belli oranda kırılıyordu. Tutsak ailelerinin sesine giderek gençlik, işçiler, memurların sesi de ekleniyordu. Hareketin sürekliliğinin sağlanmış olması, bu noktada büyük bir avantajdı. Ve bunda da Sabo’nun rolü tartışılmazdı.

Kaldıkları evi boya-badana yapacaklardı. Sabo fazladan masraf etmemek için Niyazi Aydın’a boyayı kendilerinin yapabileceğini söyledi. Evde kalacak bir diğer kadın yoldaşıyla koyuldular işe. Akşamları Niyazi Aydın da birkaç saat de olsa yardım ediyordu. Her dakikayı bir işi bir eğitime dönüştüren Sabo bu çalışmada da, kadın yoldaşında epeydir dikkatini çeken bazı yanlarını konuşmak ve aştırmak istiyordu.
Evde dağınıklık, işleri kendiliğinden üstlenmeme gibi yanları vardı. ‘80 öncesinden kalan ve 12 Eylül’ün de üzerine kat kat eklendiği bir bakış açısı, bir düşünce tarzıydı bu. Kadınlarda açığa çıkışı ise kadın kimliğinin tümüyle reddedilmesi oluyordu. Giyimden konuşma tarzına, oturup kalkışa kadar bu böyle oluyordu.
Sabo da bir kadındı. Kadının olumlu yanlarını mücadele içine taşımış, geliştirmişti. Yönetici idi, militan idi. Ancak kadın kimliğini reddetmez, kadın olmaktan kaynaklanan özelliklerini korur ve devrimcilik, militanlık adına bunun reddedilmesine kızardı. Kadının doğasından gelen daha ince, hassas yanları olduğunu söyleyerek devrimcileşme adına bunları inkar etmenin, erkek kimliğine bürünmenin yanlışlığını vurgulardı. “Biz niçin bu özelliklerimizi reddedelim, bunları geliştirmek, yaratıcılığımızla birleştirerek mücadeleye sunmalıyız” der ve eklerdi. “Ben kadının ne kadar güçlü olduğunu ‘80 sonrasında gördüm. Biz kendi gücümüzün farkında değilmişiz.”
Sabo özellikle ‘80 sonrası bu anlayışla mücadele ede ede bugünlere gelmişti ve diğer yoldaşlarının aynı süreci uzun uzun yaşamaması için anlatıyor, yol gösteriyordu.
- Kendinizi ezdirmeyin, onlar sizin sorunlarınızı anlamazlar, diyordu kadın yoldaşlarına. Bu ne bir hırçınlık ne de ilişkileri kırıp döken, örgütü dağıtan bir tarzdı. Hayır, bu devrimci bir çizgiydi.

Aynı günlerde Niyazi Aydın’ın kaldığı eve gitti. Henüz taşınmışlardı. İçeri girer girmez şöyle bir eve baktı.
Ev çok dağınıktı... Yine aynı sorun... “Nasıl böyle bir yerde kalabiliyorsunuz” dedi. Ve kadın yoldaşına döndü;
- Hadi erkekler bu işlerden anlamaz, ama sen... diye tatlı-sert eleştirirdi. Birlikte evi toparlayıp düzenlediler. Oturduklarında yoldaşına sordu.
- Sen hiç Stalin’in Moskova’da yaptırdığı metroyu duydun mu?
- Hayır.
- Bu metro Moskova’da bugüne kadar yapılan en güzel sanat eserlerinden biriymiş, Metro hem kullanım açısından en güzel şekilde inşa edilmiş hem de sosyalist insanın ince zevki katılmıştır. Biz de yaptığımız her işe kendimizden bir şeyler katmalıyız.
Sabo’nun illegal yıllarının değişmez faaliyetlerinden biri de, içerideki yoldaşlarının özgürlüğü için çalışmaktı. İçeride başlayan her tünel, onun da dışarıda hummalı bir hazırlık içine girmesi demekti. Tüneller açığa çıktığında, içerideki yoldaşlarıyla aynı üzüntüyü paylaşıyor ve bir dahaki sefer için hazırlığa başlardı.
‘89 yılının Ekim ayında, devrimci hareketin önderi Dursun Karataş’ın özgürlüğüne kavuşmasıyla dışarıda da işler yeniden şekillendirildi.
Devrim yolunda sağlam adımlarla yürüyebilmek için önce geçmiş bir gözden geçirilmeli, hastalıklardan, zaaflardan arınılmalıydı.
Bu hesaplaşmalar bir yanıyla Sabo’nun da önünü açtı. Deney ve birikimine rağmen üç yıl gibi bir süre pratikten uzak kalmıştı Sabo. Yeniden görevler üstlendi.
Atılım ruhu tüm kadro ve taraftarları sarmıştı. Sabo görevleriyle birlikte yeniden oradan oraya koşturmaya, komitelerin oluşturulmasından evlerin perde, halı ihtiyacına kadar küçük-büyük her işle ilgilenmeye başladı.
Atılımı hiçbir engel tanımayan bir ruhsal şekillenmeye büründürmek, insanlara hareket gerçeğini kavratmakla mümkündü. Bu amaçla yapılan değerlendirmelerin yazılı hale getirilmesi gündemdeydi. Örgütlenmeye, kadrolaşmaya, politikaya kadar her şeyin yer alacağı bu broşürün içinde “Devrimci Kadın Hareketini Yaratmalıyız” başlıklı bir bölüm de yer alacaktı.
Devrimci Kadın Hareketi’ni yaratmak en büyük hedeflerinden biriydi Sabo’nun. Broşürde yer alacak yazıya son halini vermeden önce kadın yoldaşlarını tartıştırmaya ve bu politikayı sahiplendirmeye çalıştı.

- Kadın sorunu konusunda ne düşünüyorsun?
- Özel bir şey düşünmüyorum. Daha doğrusu, arkadaşlar kadınların özgürleştirilmesi diye başlayan cümlelerime o kadar kızıyorlardı ki artık düşünmüyorum dedi Sibel.
- Niye, bir kadın olarak sen hiç sorun yaşamıyor musun?
- Yaşamaz olur muyum?
Daha birkaç gün önce görüştüğü bir erkek arkadaşı Sibel’e kadınlardan emir almanın hoşuna gitmediğini, harekete bir erkek sorumlu talebini iletmesini istemişti.
Sabo:
- Bir dokun bin ah işit. diyerek devam etti. DEMKAD’ı kurduk. Bir süre iyi gitti ama neredeyse orası için bile erkek bir yönetici talep edecektik. DEMKAD bizi pek çok yerde temsil etti ama yarattığımız potansiyeli dönüştüremedik. Çünkü potansiyeli tanımak, daha özel araçlar üretmek gerekirdi. Kadınları işçiler, memurlar gibi örgütleyemeyiz.
Sonra bir iki saniye Sibel’in yüzüne baktı ve devam etti.
- Bütün bunları niye anlatıyorum, bir kadın yazısı yazacaksın ama klasik kadının kurtuluşu sosyalizimdedir tarzı bir yazı istemiyoruz. Kadınları örgütlemek için ne yapalım, örgütlülüğümüzdeki kadınların da önünü açacak, kendilerini ifade edebilecekleri, genel kadın kitlesini örgütleyebilecek bir program üzerine düşüncelerin üzerine bir yazı olacak.
Yazıyı tek başına yaz, erkek arkadaşlardan yardım alma. Bunun feminist eğilimler taşımakla bir alakası yok. Kadınlar kendi sorunlarına sahip çıkıp sorunlarını mücadelenin sorunları haline getirmeyi öğrenmedikçe özgürleşemezler...

Mahallelerde bir kadın örgüt tarafından eleştiri almıştı. Dernekte tartışırken yanlış bir şey ifade etmesi üzerine erkekler gülmüş, “kadınların derin konuları erkeklere bırakması gerektiğini” söylemişler, iş espriden rencide eden bir hale dönmüştü. Yanlışlığı yapanın sesi ise arada boğulmuş, konuşturulmayınca masaya yumruk atmış “Sesinizi kesin beni dinleyin” demişti.
Sabo, o alanın birim sorumlusuyla görüşüyordu. Konuyu bir ayrıntı gibi geçince Sabo hemen müdahale etti.
- Bayan arkadaşı neden eleştirdiniz?
- Sekterleştiği için.
- Kadınların sekter olması, edilgen ve liberal olmalarından iyidir. Çok doğru bir şey yapmış masaya vurmakla. Bizim kadınlarımız elbette masalara yumruk da atabilmeli. Bu kendini anlatmanın ve kanıtlamanın bir aracıdır. Kadınlarımızın kendini ifade etmeye ve kanıtlamaya ihtiyacı vardır. Masaya yumruk atan bir erkek arkadaşımız olsa bu kadar mesele yapmazdı kimse. Çünkü erkeklerin masaya yumruk atması normaldir. Yani onlara yakışır. Oysa yanlış olan şey kimseye yakışmaz. Madem ki varlığımızın şartı gerektiğinde masaya vurabilmektir. Öyleyse masaya vuracak ya da sandalye tekmeleyeceğiz. Hayır arkadaşı eleştirmeyin. Eleştirinizi düzeltin. Ayrıca o toplantıda kadınlarımızı böyle rencide edecek kadar densizleşen arkadaşlarla konuşup, özeleştiri vermelerini sağlayın.

Sanki bir ev bahar temizliği için alt üst edilmiş, temizlenmiş, şimdi de yerli yerine oturtuluyordu. Hareket baharı karşılamaya hazır bir ev gibiydi.
Kadınlar için de yeni bir sayfa açılıyordu. Bu sayfada yönetici, komutan, savaşçı olarak yer alacak, kahramanlıklar, yeni gelenekler yaratacaklardı.
Çoğunda Sabo’nun emeği vardı. Duygulanıyordu, onurlanıyordu Sabo. Kadınlar daha büyük görevlere aday oldukça devrim de daha fazla yakınlaşıyordu.

Sabo... Çalışma alanına en küçük hücrelerine kadar vakıf olur, alandaki bütün insanları soruşturur, gelişimlerini yakından izler, onlara ilişkin programlar üretirdi.
Yoldaşları ondan sürekli yeni yöntemler, yeni ilişki biçimleri öğrenirlerdi. Sabo, kim hangi özelliklere sahiptir, kapasitesi nedir, ne düşünür ne hayal eder, nasıl yaklaşmak gerekir, hepsini tartışırdı.
Kolektif çalışma en önemli ilkelerinden biriydi. Bunun insanları mücadeleye katmak, onlara verilen değeri ve duyulan güveni göstermek açısından önemini vurgulardı: “İnsanlar hem düşünce hem de emek olarak katıldıkları şeyleri daha çok sahiplenirler.”
İnsan eğitiminde sabırlıydı. Ard arda birçok hata yapmış, kimi kez tökezlemiş, kimi kez ayak diremiş ya da mücadelenin gereklerini kavramakta güçlük çeken insanlara tekrar tekrar değişik biçimlerde yaklaşıp onları geliştirmeye dönüştürmeye çalışırdı. Birlikte çalıştığı insanları hep şu noktada sorguluyordu.
- Kaç insan örgütledin, kaç insanı düzenin bataklığından çıkardın, düşmüş kaç insanı ayağa kaldırdın? Ya da...
- Kaç insan senin yüzünden devrim saflarını terk etti?

O gün birlikte oturmuş, raporları okuyorlardı.
- Bak bak, nasıl da kendini övüyor.
Sesinde kınama yoktu. Tam tersine anlatılanlardaki övünmeye hak verir, hoş görür bir tavrı vardı.
- Bu insanı tanıyor musun?
- Gıyaben evet ama birebir tanımıyorum.
Sabo’nun sorduğu mahallelerdeki dernek üyelerinden genç bir kızdı. Bir eylem sırasında mahalle halkını insiyatifiyle yönlendirmiş, gözaltına alınmışlar, karakolu alt-üst etmişti.
- Tanıdığın kadarıyla anlat.
Yoldaşı bildiği özelliklerini, coşkusunu, ataklığını ve lümpenliğini anlattı. Sabo anlatılanları dinledi.
- Raporundan anlaşılıyor zaten. İki satırdan birinde mutlaka küfrediyor. Ama bak ne kadar cesaretli. İnsanların cesaretli çıkışlarını yüreklendirmek gerekir. Bu kızı görüp bir tanısak mı? Bunu sen yapmalısın.

İdeolojik sağlamlığın, kararlılığın, iktidar inancının çok önemli olduğu yıllarda yaratılıyordu Atılım.
Devrimci bir örgüt için her dönem yeni bir sınav sürecidir. Ama denilebilir ki en çetin sınavlardan biri Atılım döneminde veriliyordu. Emperyalizm istediği düzeni nihayet kurduğunu düşünürken yolu üzerinde engel olarak düşündüğü her şeye var gücüyle saldırıyordu.
“Körfez Krizi” diye bilinen emperyalizmin saldırı günlerinde emperyalizme meydan okuyan tek güç Devrimci Sol oldu. Bütün bunlar sağlam ve sarsılmaz bir ideolojiyle yaratılıyorken, istediği bedeller de ağır oluyordu.
Düşman şaşkın ve panikteydi. Örgütlenmeleri bilmiyor, başarılı eylemlerden dolayı tek tük insanlar dışında kimseyi yakalayamıyordu.
Bu durum kendi içinde bir tehlikeyi de büyütüyordu. Rehavet... Kuralsızlıklar, “nasıl olsa bir şey olmaz” mantığı ile meşru görülüyordu. Çember daralıyordu.
ABD başkanı Bush’un ülkeye gelmesinin hemen arifesinde 12 Temmuz katliamı yaşandı. Bu operasyonda Merkez Komite üyesi Niyazi Aydın dahil olmak üzere 12 ileri kadro, savaşçı, komutan şehit düştü.

Süratle kadrolara ulaşarak, örgütsel ilişkilerin devamlılığını sağlamaya çalıştılar.
Niyazi’nin boşluğu zor dolacaktı. Onlar zor yılların insanlarıydı. En zor günleri omuz omuza vererek aşmış, hareketi bugünlere getirmişlerdi. Niyazi Aydın yaralıyken Sabo sabahlara kadar ayak ucunda gözünü kırpmadan beklemişti. Zor yılların yarattığı bağlılık hiçbir şeyle ölçülemez, kıyaslanamazdı. Şehitlik üzerine söylenebilecek politik açıklamalar bir yana Niyazi Ağabeyi kaybetmiş olmak acı veriyordu Sabo’ya. En zor günlerde onu hep yanıbaşında gören, onun güvenini yaşayan Sabo bunca koşuşturmaca içinde yoldaşını arıyor, onunla daha çok şey paylaşamayacak olmanın burukluğunu yaşıyordu.
Açıktı ki onun boşluğunu Sabo ve Sinan dolduracaktı. Görevlerini onlar devralacaktı.

Kapıyı açtı. Sabo bu kez tatlılarla gelmişti. Bir süre sohbet ettiler. Sonra Sabo biraz sıkıntılı ayağa kalktı.
- Niye gelmediler?
Birini beklediğini anladılar. Nihayet zil çaldı.
Yoldaşı koşup kapıyı açtı. Karşısında Mete ve Ahmet Fazıl vardı. Ahmet Fazıl’ı ilk kez görüyordu. Üzerinde kışlık pantolon, kısa kollu gömlek, güneşten yanmış teniyle şehre aykırı duruyordu. Sabo ile Ahmet Fazıl sımsıkı sarıldılar birbirlerine. Gülüyorlar, sarılıyorlar, gülüyorlar, sarılıyorlardı. Mete sevinçle onları izlerken kadın yoldaşları durumu anlamaya çalışıyorlardı. Sabo’nun yoldaşlarının üzerine nasıl titrediğini görmüştü kaç kez. Belinde silahıyla asansörden iner, etrafı kontrol eder ve yoldaşını öyle içeri alırdı. Yoldaşlarını korumak için her zaman çatışmaya hazır gibi düşünürdü Sabo’yu... Sabo’ydu o. Yoldaşları, örgütü onun herşeyiydi.

Tüm bölge ve alanlarda, örgütlenmede ve taktiklerde sağlanan gelişim yavaş yavaş devrimci hareketi partiye taşıyordu.
Yılların düşüydü Parti. Şehitlerin destan destan yazdıkları tarihin meyvesiydi. Şehitlere verilmiş sözdü.
Sabo, “Zafer bizim ellerimizdedir” derdi her zaman. Bu inançla Sinan ve Fazıl yoldaşlarıyla ve önderiyle birlikte 12 Temmuzların olumsuzluklarını kısa sürede giderip, hareketi partinin arifesine getirdiler.
Tarih 17 Nisan’a ilerliyordu.

Bir doruk noktasıydı 16-17 Nisan... Sabo ve yoldaşları, kuşatıldılar o gün, saatlerce direndiler.
Devrimci hareketin teslim olmama geleneğinin, şehit düşerken destanlar yazma, ölüme meydan okuma geleneğinin sadece Türkiye halklarına değil, dünyaya ilanı oldu.

O gece Çiftehavuzlar’da Sabahat Karataş, Eda Yüksel, Taşkın Usta, Erenköy’de A. Fazıl Özdemir, Satı Taş, Hüseyin Kılıç, Üstbostancı’da Sinan Kukul, Arif Öngel, Şadan Öngel, Sahrayı Cedit’te Ayşe Nil Ergen ve Ayşe Gülen’i katleden düşman, yılgınlığı, demoralizasyonu boşuna bekledi. Daha o an, direnişin yaşandığı saatlerde, Sabo’ların pencereden dalgalandırdığı bayrak, attıkları sloganlar, herşeyi tersine çevirmişti bile. Orak-çekiçli bayrak gökyüzündeydi.
Her gün yeni eller tuttu o bayrağı.

Çiftehavuzlar’da dalgalandırılan bayrak Sabo’dan öğrenen onlarca kahraman Halk Kurtuluş Savaşçısıyla ülkenin dört bir yanına taşındı.

17 Nisan 1992 günü saat 7.25′te direniş destanları yaratarak şehit düşen Devrimci Sol Merkez Komitesi Üyesi Sabo yoldaşı unutmayacağız, unutturmayacağız...

_________________
Devrim Kurtulus
Resim
kurtulusum@hotmail.de


16. Ara 2012, 04:43
Profil Web sitesini ziyaret et
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 3 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma eklentiler gönderemezsiniz

Aranacak:
Geçiş yap:  
cron
© phpBB® Forum Software • Designed by Vjacheslav Trushkin for Free Forums/DivisionCore.
Türkçe çeviri: phpBB Türkiye Archiv | Contact & Abuse free forum hosting

web tracker