Zaman: 21. Ağu 2018, 03:59

Tüm zamanlar UTC + 3 saat


Forum Katagorileri
Ara


Advanced Search
Sayfaniza Ekleyin
The HTML code below contain all the necessary code to link to userboard.org please feel free to add it to your site.



Effect of above code: DEVRIM KURTULUS



Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
 Parti-Cephe Cizgisi Dogrulanan Devrimin Yoludur 
YazarMesaj
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01.2012
Mesajlar: 666
Konum: kurtulusum@hotmail.de
Gender: Male
Mesaj Parti-Cephe Cizgisi Dogrulanan Devrimin Yoludur
Parti-Cephe Cizgisi Dogrulanan Devrimin Yoludur

Ülkemizdeki sınıflar mücadelesinin son 40 yılında Parti-Cephe damgası vardır. Bu damga faşist teröre, cuntalara rağmen devrimden asla vazgeçmemeyi, devrimi ileriye taşıma kararlılığını, mücadelenin kitleselleştirilmesini, devrimci fedakarlığın ve kahramanlığın destanlaştırılmasını ifade eder.

40 yıldaki Parti-Cephe damgası, bir, örgütsel süreklilik ve stratejik çizgideki kesintisizlikte, iki, doğru devrimci politikanın yönlendiriciliğinde somutlanır.

Türkiye devrimci hareketinin '70'lerin başındaki çıkışında asıl olarak üç siyasi hareketin THKP-C, THKO ve TKP-ML'nin belirleyiciliği vardır. Ancak '74 sonrasında örgütsel-ideolojik-pratik devamlılık ancak Parti-Cephe çizgisinde hayat bulmuştur. Bu süreçte bir THKO çizgisi olup olmadığı, bir Kaypakkaya çizgisinin ise uygulanıp uygulanmadığı tartışmalıdır. THKO'nun açık, net bir savunucusu olmamıştır zaten. TKP-ML'nin savunucuları açısından kısmen bir süreklilik var gibi görünse de, izleyicisi olduklarını iddia edenler, bu sürecin hemen tümünü mahkum ederek, bu süreçlerde Kaypakkaya çizgisinin izlenmediğini söyleyerek bugünlere gelmişlerdir. Yani esasında Türkiye solunda 30 yıldır sürekliliğini sağlamış başka bir siyasi çizgi de yoktur. '74'den bugüne uzanan süreçte kimi ya örgütsel olarak sürekliliğini sağlayamamış, ya da kimileri örgütsel olarak bir biçimde devamlılık sağlamışlarsa da çizgilerinde süreklilik olmamıştır. En uzun süreli olanı eklektik, bir o yana bir bu yana yalpalayan çizgilerden ibarettir. Ancak tüm inkarcılık, tasfiyecilik girişimlerine rağmen, Parti-Cephe çizgisi, ideolojik ve örgütsel sürekliliği sağlanmış, bu süreklilik içinde her geçen gün kanıtlanmış bir çizgidir.

Parti-Cephe, bu sürekliliği sağlamanın yanında, bütün bu süreç boyunca Türkiye solunda politikaları, pratiği ve kitleselliğiyle asıl yönlendirici siyasal akım olmuştur. Herkes, siyasal tutumunu, yerini bir bakıma Parti-Cephe'ye göre, onun ortaya koyduğu politikalara göre belirlemiştir. Belki de bu nedenledir ki, Türkiye solunda "THKP-C eleştirisi" yapmak, neredeyse olmazsa olmazdır. Adeta varlık şartıdır. Onu mahkum etmeden yolalmak imkansız görülmektedir çünkü. Solun hemen hepsi de bu eleştirilerinde Mahir'in yazdıkları üzerinde cımbızlama yöntemleriyle oynamış, teoriyi önce eleştirebilecekleri hale getirmiş, sonra sayfalar dolusu eleştirilerini yazmışlardır.
Teorinin bütününe, pratiğe, teori ve pratiğin birliğine bakmamışlar, ama birbirlerinin yazdıklarına bakarak aynı şeyleri tekrar edegelmişlerdir. Temel malzemeleri hiç değişmemiştir; kitleden kopuk öncü savaşçılık, işçi sınıfından kopukluk, maceracılık vb. vb... Bunlar çoktan aşılmış tartışmalardır. Bugün THKP-C çizgisini o eleştiriler karşısında savunmak tümüyle gereksiz bir iştir.

Türkiye solunun sola miras olarak bıraktıklarıyla Parti-Cephe çizgisinin kazandırdıklarının ortaya konulması esasında bu tartışmanın da hayatın tanıklığında sonuçlandırılması demektir. Solun tarihi, pratiği ortadadır. '74'ten '98'e, bu sürecin çeşitli aşamalarında öne çıkmış görevler açısından söylersek, sivil faşist teröre karşı mücadele, devlet terörüne karşı mücadele, cuntaya karşı tavır, emperyalizme karşı mücadele, demokratik mevzilerde mücadele... hepsinde kimin ne yaptığı ortadadır. Sol, bu süreçten geriye CHP kuy-rukçuluğunu, provokasyon teorilerini, maocu bozkurt-sosyal faşist çatışmalarını, cuntaya karşı teslimiyeti, mülteciliği, düzen içileşmeyi, kuyrukçuluğu, şablonculuğu, halka yabancılaşmayı "miras" bırakırken, çoğu sahip çıkabileceği bir tarihe sahip olamazken, Parti-Cephe, tüm bu konu ve alanlarda, Türkiye devriminin tarihini kanla yazmış, yeni geleneklerin yaratıcısı olmuştur.
Hayat tüm bu süreçlerin ve mü-cadele alanlarının hepsinde hep doğrulamıştır Parti-Cephe'yi. Onun yöntemleri, taktik ve politikaları, sürecin önünü açan, devrim mücadelesini geliştiren olmuştur. Belli başlı açılardan THKP-C'den bugüne ne söylenip ne yapıldığına ve ne sonuçlar alındığına daha yakından baktığımızda hayatın neden ve nasıl hep Parti-Cephe'yi doğruladığını da görmüş oluruz.

TEORİ VE PRATİK

'71'in bir kopuş olması, onun mirası kuşkusuz silahlı mücadelede somutlanır. Ancak özellikle THKP-C nezdinde bu silahlı çıkışın arkasında güçlü bir ideolojik mücadele, sağlam bir teorik zemin vardır. O'nu '70 koşullarında "Silahlı Devrim Cephesi"ni oluşturdukları diğer hareketlerden ayıran en önemli yanlardan biri budur.

Denilebilir ki, bu ideolojik mücadeleyle Türkiye solunda teori, ilk kez pratik için, savaşı geliştirmek için yapılır hale gelmiş, Türkiye solunda 20-30 yıllık hareketlerin hala yakınına bile ulaşamadığı teorik olgunluğa o zaman ulaşılmıştır.
"İşte biz bu hava içinde, biraz da bu havanın etkisinde kalarak doğru çizgiyi, ayaklarımız bu bataklıkta olduğu için ağır ağır yürüyerek bulduk. Aynı yavaşlıkla da pratiğe geçtik. (Teoriyi devrim yapmak için okuduk, öğrendik. Ancak bu ulema olduk anlamında yorumlanmamalıdır. Biz sosyalizmin öğrencileriyiz. Ve bu öğrencilik hayatımız boyunca devam edecektir.)
Kurtuluş'un birinci sayısında ... bundan böyle yazılacak olan teorik yazıların kısa, öz ve açık yazılar olacağını ve teorik değrlendirmelerin masa başında değil de, pratikten çıkan zengin deney ve tecrübelerin, Marksizm-Leninizm kılavuzluğunda yoğrulacağını belirtmiştik..." (Bütün Yazılar, s.309)
Teoriyle pratiği birleştirmenin doğal sonucu dilin de buna uygun hale getirilmesidir.
"Dilimiz, terminolojimiz ve tahlillerimiz genel olarak dünya devrimci pratiğinin, özel olarak da pratiğimizin ürünü olmalıdır."
Bütün teorik, ideolojik mücadelenin alıntılarla sürdürüldüğü, sıradan işçinin, öğrencinin ancak "ne diyor bunlar" diye kullanılan kavramları anlamadan dinlemek zorunda kaldığı bir ortamda dilin, terminolojinin "pratiğimizin ürünü" olması gerektiğinin, teoride kısalık-açıklık gerektiğinin belirtilmesi, aydın-entel solculuğunun aşılarak devrimcileşmenin, halk için devrim-ciliğin hakim olmasının sonucudur. Bu da o günkü kopuşun önemli bir yanıdır. Oportünizm ve reformizm hala 30 yıl sonra o gün aşılan yerdedirler. 30 yıl sonra hala "DHKP-C'nin üslubunun halkçılığını, kabalığını" tartışıp bundan rahatsız olmaktadırlar. Bolca kullanılan devrim, sosyalizm kelimelerine rağmen solun dili hala devrimci değil, aydınca, entelcedir. Türkiye Solunda devrimci bir dil Parti-Cephe çizgisinde geliştirilmiştir. Bu gelişim halkın devrimcileşmesi ve devrimin halklaştırılmasına paralel olarak hala da süren bir gelişimdir. Peki teori ve pratiğin böyle biçimlenmesinin, dilin bu şeklinin ne önemi vardır? Bunlar böyle olduğu için; Parti-Cephe hiçbir zaman nüans bile denemeyecek teorik farklılıklar üzerine fırtına koparan, ülke gündemini, halkın sorunlarını ele almayıp ancak akademik tartışmalar yürüten, enerjisini masa başı teorisyenliğe harcayan bir siyaset olmamış; teoriyle pratiği arasına hiçbir zaman uçurumlar girmemiş; teoride söylediğini yapma kararlılığını taşımış; Parti-Cepheliler hiçbir dönemde halkla anlaşmakta güçlük çekmemiş, Parti-Cephe'nin söyledikleri halka yabancı gelmemiştir. Bunlar ise kuşkusuz ki bir siyasi hareketin varlığında, gelişmesinde çok önemli noktalardır.

SİLAH VE DEVRİM
Bugün barışçıl, uzlaşmacı bir çizgide yürüyen ama silahlı bir örgütlenmeye de sahip olan Zapatistalar gibi örneklerle birlikte silahlı bir reformizmin de olabileceği daha net görülüp, daha çok ifade edilmeye başlanmıştır. Bu Mahir'de daha baştan itibaren açıktır:
"Bilindiği gibi, gerilla savaşı kavramı, kavram olarak tek başına nitelik belirleyici değildir.

Merkezi otoriteye karşı mahalli mütegallibe de, düzenli birlikleri yenilmiş bir ordu da düşmanına karşı gerilla savaşı yürütebilir.
Gerilla savaşının devrimci politik amaçlarla, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bir aracı olarak yürütülmesine, yani, politik kitle mücadelesi olarak ele alınmasına politikleşmiş askeri savaş stratejisi denir..." (Bütün Yazılar, s. 310)
Gerilla eşittir devrimcilik değildir. Gerilla, devrimi mümkün kılabilecek tek güç, tek yöntemdir. Ancak gerçekleşecek devrimin niteliğini belirleyecek olan gerillanın siyasi ön-derliğidir.

Türkiye'nin '70'lerden bugüne 30 yılının bu anlamda kanıtladığı iki gerçek vardır:
Birincisi, devrimin ancak gerilla savaşı temelinde geliştirilebileceğidir. İkincisi, gerillanın ancak devrimci bir önderlikle halklar için gerçek bir kurtuluşu sağlayabileceğidir. 30 yılda her ikisinin de kanıtı vardır. Oportünizm ve revizyonizm, '72 yenilgisini silahlı mücadelenin yenilgisi olarak görmek, göstermek istemişlerdir. Ne var ki, '77-'80 döneminin mücadelesi bunun tersini kanıtlamıştır. Tüm reformistler, revizyonistler, giderek etkisizleşirken, silahlı mücadele öne çıkmış, kitleselleşme de silahlı mücadele savunucularının saflarında gerçekleşmiştir. '80 sonrası dönem, bunu bir başka mevziden kanıtlamıştır. Kürdistan'da gelişen gerilla mücadelesi ve '90'lardan itibaren devrimci hareketin geliştirdiği silahlı mücadele ve yarattığı sonuçlar, bu tartışmaya bir başka biçimde son vermişlerdir. Kürdistan somutu iki açıdan da kanıtlayıcıdır; halk kurtuluş savaşının gerilla savaşıyla geliştirilebileceği de, devrimci bir halk iktidarı için gerillaya ulusalcı değil devrimci bir siyasetin önderlik etmesi gerektiği de görülmüştür.

Sonuçta dağlarda ya da kentlerde gelişen silahlı savaş, sol üzerinde de çok yönlü etkilerde bulunmuştur. Bir yanda derin bir sağcılaşma, tasfiyecilik yaşanırken, devrimde şu veya bu biçimde iddialı olmak isteyen herkesin silahlı mücadeleyi şurasından burasından eklektik bir biçimde de olsa savunmaya, hatta kimilerinin taklitçiliği aşamayan bir biçimde de olsa tekil eylemler halinde uygulamaya başlaması bunun kanıtıdır. Ancak bunlar da stratejik-taktik bir bütünlüğe kavuşmadığı sürece silahlı reformizmin yeni bir türü olmaktan ileriye geçememektedirler.

Silahlara devrimci bir politikanın kumanda etmediği durumda, ya silahın politikaya kumanda ettiği bir fokoculuk, ya da silahın nihai hedeflere yönelemediği uzlaşmacı bir gerillacılık ortaya çıkar. '80 öncesinin fokocu sol sapma Cephecilerinden '80 sonrasının ulusalcılarına kadar hepsinin pratiğinin kanıtladığı budur. Silah ve politika arasındaki ilişkinin doğru kurulamamasının diğer bir sonucu da silahtan vebadan kaçar gibi kaçan uzlaşmacı, teslimiyetçi reformizmdir. THKP-C henüz bunların görülmediği, yaşanmadığı bir süreçte tüm bu sapmalara dikkat çekerek, bunlara karşı ideolojik kavga vererek silah ve politika arasındaki ilişkiyi devrimci bir tarzda kurmuş, bu devrimci tarz, Parti-Cephe çizgisini, Devrimci Sol ve DHKP-C pratiğinde de her türlü legalizmden, fokoculuktan uzak tutmayı sağlamıştır.

ZAMAN VE MEKAN
Mahir'in teorik literatüründe bu iki kavram sık kullanılır ve büyük önem taşır. Gelenek Parti-Cephe'nin tüm sürecinde sürer. Şöyle der Mahir;
"Marksizm sürekli olarak hayatın yeni gerçekleri karşısında derinleşip, zenginleşen, kendi kendini aşan bir doktrindir. Marksizmde esas olan lafızlar değil, muhtevadır. Marksizmde değişmeyen tek şey Lenin'in deyişiyle, onun yaşayan ruhu diyalektik metottur. Diyalektiğin en elemanter iki unsuru olan zaman ve mekan kavramları dikkate alınmazsa, Marks ve Engels'e göre Lenin'in, Lenin ve Stalin'e göre Mao Tse Tung'un ve Mao'ya göre de emperyalizmin üçüncü bunalım döneminin muzaffer proleter devrimcilerinin revizyonizminden bahsetmek mümkündür." (Bütün Yazılar, s. 313)

Gerçekten de Lenin'in söyledikleri Marx, Engels'te, Mao'nun söyledikleri Lenin'de, Che'nin söyledikleri de Mao'da yoktur. Ama hepsi Marksizm-Leninizm çizgisindedir. Bizim Devrimci Sol olarak, DHKP-C olarak söylediklerimizin bir kısmı da Mahir'de yoktur. Ama bu ne Mahir'in eksikliğinden, ne de bizim Mahir'den uzaklaşmamızdan dolayıdır. Bu "fark"lılıkların açıklaması "Zaman ve Mekan"dadır.
Mahir'in Marksizm-Leninizm açısından belirttiği gibi, THKP-C'nin teorisinde de kuşkusuz esas olan lafızlar değil, muhtevaydı. THKP-C'nin stratejisi "donmuş" bir biçimde ele alındığında, Mahir'i savunmak "kelime kelime" Mahir'in söylediklerini tekrar etmekle özdeşleştirildiğinde, tüm teorik üretkenlik ölüp, sonuçta da ortaya çıka çıka THKP-C'nin pratiğinin bir karikatürü çıkacaktı. '74 sonrası örgütlenen THKP-C'nin sol yorumcularının başına gelen buydu. Dolayısıyla teorik olarak yaşadığı süreçleri çözümleyemeyen, politika, taktik adına hiçbir üretkenliğe sahip olmayan ve THKP-C pratiğini taklit etmeye çalışan bir karikatürün zorlu koşullarda bir dayanma şansı da olamazdı. Bu sapmaların hepsi '80 sonrasında tasfiye oldular.

Tabii zaman ve mekan konusundaki sapmanın bir de öteki ucu vardı.
Sol sapma, ne zamanın, ne mekanın ayırdında değildi. O '70'den sonra hiçbir şeyin değişmediğini düşünüyordu.
Sağ sapma da unutmuştu zamanı ve mekanı. '70'in, '71'in koşullarını unutup, kendi bulunduğu zamandan THKP-C'yi değerlendiriyor ve bu zamandan, mekandan kopuk değer-lendirme onu kaçınılmaz olarak THKP-C'yi inkara götürüyordu. Marksizm-Leninizmi zaman-mekan ilişkisi içinde, başka deyişle "somut durumların somut tahlili" olarak kavrayan Parti-Cephe çizgisi ise, sürekli bir politik üretkenlik içinde olmuş, her dönemde karşısına çıkan sorunlara çözümler üretmiş, mücadelenin çok çeşitli biçimleri ve alanları arasındaki ilişkiyi değişen koşullara göre yeniden kurmayı başarabilmiştir.

EMPERYALİZM VE DEVRİMCİLİK
Hatırlanacaktır, Sovyetler Birliği'nde kapitalist restorasyonun hızla sürdüğü süreçte, burjuva medya gelişmeleri verirken sık sık "muhafazakarlar, tutucular" ve "yenilikçiler, ilericiler" kavramlarını kullanıyordu. Eksiği gediğiyle sosyalizmi savunanlar muhafazakar, tutucu diye niteleniyordu, karşı-devrimciler, kapitalist restorasyoncular ise yenilikçi, ilerici olmuşlardı. Romanya'da karşı-devrimciler devrimci, sosyalistler ise muhafazakarlar diye nitelendiriliyordu. Kısacası, herşey başaşağı dönmüştü. Peki bu yalnızca kitleleri o gün, o an için aldatmak amacıyla başvurulan basit bir haber oyunu muydu? Ne yazık ki hayır. Bu emperyalist ideolojik bombardımanın bilinçli, sistemli olarak yaratmaya çalıştığı bir kavram karmaşasıydı. İdeolojik nitelendirmelerin bir kaos içinde belirsizleştirilmesiydi. Ve yine ne yazık ki, bu bombardıman, emperyalistlerin, burjuvazinin umduğunun da çok ötesinde, sadece sıradan, geri, bilinçsiz kitleler üzerinde değil, çok aydın, çok bilmiş, çok okumuş çeşitli sol kesimler üzerinde de etkili oldu.
Etkinin ilk açık yansıması o günkü gelişmeleri değerlendirmekte ortaya çıkıyordu; Sosyalist, komünist sıfatlarını taşıyanlar, büyük teorisyenler havalarında hergün dünyayı, ülkeyi "tahlil" ettiğini, en doğruyu da kendisinin söylediğini ileri sürenler, emperyalizmin ortaya yaydığı bilgi ve haberleri en ufak bir bilimsel kuşkuculuk bile göstermeden olduğu gibi doğru kabul ediyor ve emperyalizmin "devrimci", "halk ayaklanması" dediğine o da öyle diyordu.

Ancak bu bombardımanın etkisi, o günlerle de sınırlı kalmadı. Uzun uzun tahlile gerek yok sanırız. Yalnızca birkaç örnek yetecek. Mesela şu son bir iki yıl içinde Türkiye'de sol adına, devrimcilik, yurtseverlik adına, TÜSİAD, MGK, Sabancı, kimler ilerici, yenilikçi ilan edilmedi ki? Emperyalizm yeniden tanımlandı adeta. Avrupa emperyalizminin demokratlığı, ABD'nin insan hakları savunuculuğu keşfedildi. Irak'a bombalar yağdıran emperyalizm "uluslararası hukukun, bağımsızlığın savunucusu" olurken, emperyalizme karşı çıkanlar, "Saddam diktatörlüğünün temsilcisi" ilan edildi.

Emperyalizme ilişkin bu keşifler yeni değil aslında. Emperyalizme karşı savaşmak istemeyenler, devrim diye bir derdi olmayıp "devrim" tabelasından da vazgeçmeyenler, her dönemde emperyalizme karşı savaşmama gerekçesi olacak birşeyler buldular, ürettiler.

'70'lerin başında da vardı bunlar.

Mahir, o zaman emperyalizmin konumunu şöyle tahlil ediyordu:
"Amerikan emperyalizmi, II. yeniden paylaşım savaşından en az yıpranmış ve en çok karlar sağlamış emperyalist ülke olarak çıktı. Geçmiş dönemlerle kıyaslanmayacak seviyede yaptığı sermaye ihraç ve transferleri ile öteki emperyalist-kapitalist (ülkeleri) hegemonyası altına aldı. Halk savaşlarına ve de sosyalist bloka karşı, emperyalist blokun jandarmalığını üstlendi. Dünya kapitalist blokunun, bu dönemde, Amerikan İmparatorluğuna dönüştüğünü söylemek herhalde yanlış olmayacaktır. (Kapitalist dünya üretiminin 2/5'ini USA yapmaktadır...)" (Bütün Yazılar, s. 325)
Ve o zaman, Mahir'in bağımsızlık için emperyalizme karşı savaş sonucunu çıkardığı bu olgulardan başka sonuçlar çıkaranlar vardı:
"Dünya sosyalist blokunun dev gelişmesinin yanında, emperyalizm, özellikle Yankee emperyalizmi, bilimsel teknik ve keşifleri kullanarak, üretimi belli ölçülerde arttırarak, nükleer vurucu kuvvetleri ile dünya sosyalist bloku da bu güçlere sahipti dünyayı yok edecek bir seviyeye gelmiştir. (...)
Uluslararası revizyonizm, buradan hareket ederek emperyalizmin özünün değiştiğini, bu yüzden de Leninizmin evrensel tezlerinden birisi olan "şiddete dayanan devrim" tezinin geçersiz olduğunu iddia etmektedir."
Cevap veriyordu Mahir bunlara: "Oysa değişen öz değil biçimdir. Emperyalizm bir sistem olarak çökene kadar da Leninizmin evrensel tezleri geçerliliğini muhafaza edecektir." (Bütün Yazılar, s. 326)
Sonra şöyle devam ediyordu:
"... bu dönemin karakteristik niteliklerine bakarak, Leninizmin... evrensel tezlerinin geçerliliğini yitirdiğini iddia ederek, barışçıl, pasifist devrim teorileri ortaya atmaktadırlar.

Oysa emperyalizmin özü değişmemiştir. Değişen emperyalistler arası ilişki ve istismar biçimidir..." (Bütün Yazılar, s. 336)
Emperyalizme ilişkin gerçekler bunlardı. Bu gerçeklerin gereği ise halkların emperyalizme karşı savaşıydı. Bu, stratejik önemde, devrimin muhtevasını belirleyen bir savaştı. THKP-C hedeflenen devrimi bu yüzden "Anti-emperyalist, anti-oligarşik" bir devrim olarak tanımlayıp bu doğrultuda savaşırken, başka şeyler yapan başkaları da vardı elbette:
"Bu tarihsel durumun bu leninist çalışma biçimini temel alan devrimci hareketler, bugün dünyanın kırlık bölgelerinde halklarının kurtuluş destanını yazmaktadırlar. Pasifistler ise, gerek dünyada, gerekse de ülkemizde, emperyalizmin ve oligarşinin soldaki uzantısı bir avuç gurup olarak, emperyalizme karşı kanla ateşle kurtuluş destanları yazanlara karşı, söz düellosu yapmaktadırlar..." (Bütün Yazılar, s. 338)
Durum '70 sonrasında da, bugün de farklı değildir.

'72 yenilgisinden sonra emper-yalizmin ve Süleyman Demirel'in "ilericiliğini" keşfedenler çıkar; hainler, döneklerdir bunlar. Bu keşifleri genellikle mahkeme için hazırladıkları savunmalarda yaparlar. Esasında sorun, bir teorik tahlil, çözümleme yapmak falan da değil, oligarşinin affına mazhar olmaktır... Yıllar sonra 12 Eylül mahkemelerinde bazıları, kendilerinin devlete değil, MHP'ye karşı olduklarını, bunun için örgütlenip "mücadele ettiklerini" söyleyerek, devleti "tarafsız" ilan ederler... Aynı çizgidir esasında... Ve yıllar sonra tekellere karşı açık tavır almayıp, tekellerin egemenliğindeki bir düzende yaşamayı kabul edenler, TÜSİAD'ın, Sabancı'ların ilericiliğini keşfederler... Çizgi aynı çizgidir. Biçimler, kişiler, konumlar, hatta bu tesbitlerin gerekçeleri birbirinden çok farklıdır. Ama hepsinin özünde emperyalizme ve tekellere karşı savaşmama vardır.

FAŞİZM VE DEVRİM
Sosyo-ekonomik yapının ve siyasal rejimin doğru tahlil edilmesi, devrim mücadelesine hem stratejik, hem de taktik anlamda doğru yön verebilmenin olmazsa olmaz koşuludur. "Sosyo-ekonomik yapı" tartışmaları denilebilir ki, yine Parti-Cephe'nin ideolojik mücadelesi sonucu pratikle, devrimle ilişkilen-dirilmiş, o güne kadar "Asya Tipi Üretim Biçimi mi, Yarı-Feodal mi?" ekseninde yürüyen akademik tartışma, devrim stratejisine yön verecek bir tartışmaya dönüştü-rülmüştür. THKO'da, sistemin belli kurumları özel olarak incelenirken, genelde ayrıntılı tahliller yoktur zaten, Kaypakkaya'da ise daha çok adeta devrim stratejisinden sosyo-ekonomik yapıya giden, Çin halk savaşını ülkeye aynen kopya etmenin sonucu olarak, ona uygun bir sosyo-ekonomik yapı tarifi görülür.


THKP-C, kapitalizmin yukarıdan aşağıya geliştirilip hakim üretim tarzı haline gelmiş olması, oligarşik ittifak, milli kriz, sömürge tipi faşizm, açık-gizli faşizm, Filipin tipi demokrasi tespit ve tanımlarıyla mevcut yapıyı çözümlemiş, mücadele çizgisini bunun üzerine temellendirmiştir. Mevcut siyasal yapının burjuva demokrasisiyle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Sömürge tipi faşizm, oligarşinin iktidarını sürdürüş biçimidir ve faşizm bir devrim sorunudur. Bunların sonucunda 12 Mart'la birlikte ülkedeki siyasi rejimin aldığı biçimi şöyle tanımlar:
"... Ülkemizdeki askeri diktatörlük, Amerikan emperyalizminin ülkemizdeki işgalinin aldığı son biçimdir. Bu, temsili demokrasinin rafa kaldırılması, düzen partilerinin rolünün asgariye indirilmesi demektir. Artık Türk Ordusu, oligarşinin halkımıza karşı yürüttüğü baskı politikasının açık ve doğrudan bir aleti olmuştur." (Bütün Yazılar, s. 359)

"Bütün bunların anlamı, kaba deyişle, ülkemizin Latin Amerika ülkelerinden farksız bir ülke haline gelmesidir.
Artık 1961-'70 döneminin sınırlı demokratik ortamı tarihe karışmış, nisbi denge bozulmuştur. Em-peryalist işgalin ve istismarın Türk Ordusu aracılığıyla sürdürüldüğü, ekonomik ve demokratik amaçlı her çeşit kıpırdanmanın terörle susturulduğu bir ülke haline gelmiştir Türkiye." (Bütün Yazılar, s. 362)

'74 sonrası, Mahir'in açık-gizli faşizm tesbitlerinde tanımladığı gibi yaşanır. Sivil faşist terörün niteliği, devletle ilişkisi konusunda solda pek çok yanılgılar yaşanırken, Cepheliler daha baştan sivil faşist hareketi yeni-sömürgecilik ilişkileri içindeki doğru yerine oturtarak hem teoride, hem pratikte doğru tutum geliştirebilirler. Ne TKP'nin "Faşizm tırmanıyor" tesbiti, ne de oportünistlerin "Komprador patron ağa devleti", "Faşist diktatörlük" tesbitleri mevcut koşulların açıklayıcısı olamaz ve bu tesbitlerin başına gelen ya kendi içinde iflasları ya da hayatı açıklayamama karşısında "zorunlu" değişikliklerdir. Faşizm yok diyenler sivil sıkıyönetim, cunta karşısında şaşırıp kalır, faşist diktatörlük diyenler, yıllar sonra faşist diktatörlük altında legalizm savunuculuğu yaparlar.

12 Eylül cuntasının "sivilleştiği" 1983'te açık faşizmin kurumlaştırılmış olduğunun tespitini yapıp, sonraki sürecin gelişimini açık bir biçimde ortaya koyan yine Parti-Cephe'dir, Devrimci Sol'dur. Bu tespit, solun önemli bir kısmının demokrasicilik beklentileri içinde olduğu bir sırada yapılmıştır. '83'ten sonraki yıllar, mevcut düzenin bir cuntadan hiç aşağı kalır yanı olmadığını, açık faşist uygulamaların temel politikalara yön verdiğini gösterir. Hele bugünden bakıldığında bu son derece açıktır. Sıradan demokratlar, küçük-burjuvalar bile cuntanın devam ettiğini söyleyebiliyor. Ama bu tesbit yapıldığında, sol farklı hava ve beklentiler içindeydi. Devrimci Sol'un bunu doğru tesbit edebilmesini mümkün kılan ise, Parti-Cephe'nin faşizm konusundaki netliği ve faşizm-devrim arasındaki ilişkinin doğru kavranışıdır.
Bugün, Parti-Cephe çizgisinde aynı netlik, oportünist, reformist solda ise aynı kargaşa ve belirsizlik, aynı tutarsızlıklar devam etmektedir.

ENTERNASYONALİZM VE BAĞIMSIZLIK
Parti-Cepheliler revizyonizm ve oportünizm tarafından uzun yıllar "ortayolculukla" eleştirilmiştir. Parti-Cephe'liler ortayolcu'ydu, çünkü, ne SBKP'nin, ne ÇKP'nin, ne de AEP'in izleyicisi değillerdi. Dolayısıyla ülke içinde solu bölüp parçalayan, sol içi şiddetin en önemli kaynağını oluşturan Maocu bozkurt, sosyal faşist saflaşmasında da taraf değillerdi. Hal böyle olunca da oportünistler, revizyonistler basıyorlardı damgayı: "Ortayolcu"!
Onların enternasyonalizmden anladıkları, şu ya da bu ülke KP'sine bağlanmaktı. Hepsi bu anlamda gerçekten de haddinden fazla enternasyonalisttiler! Öyle ki çoğu adeta bir "şube" örgüt durumundaydılar.
"Şube örgüt" geleneğinin en sadık izleyicisi durumundaki TKP geleneğinin etkin olduğu, legal TİP'in de kendini SBKP'ye kabul ettirme amacından hiç vazgeçmediği bir ortamda devrimciliği öğrenip, önderliğe talip olan Parti-Cepheliler, bu yolu izlemeyi akıllarının ucundan bile geçirmediler. Ne devrim stratejisinde taklitçi oldular, ne de şu ya da bu ülkenin KP'sinin desteğini almak için örgütsel bağımsızlıklarını ortaya koydular.

Bu çizgi Devrimci Sol'un, DHKP-C'nin çizgisidir. Türkiye solu tam da bu noktada korkunç bir iflası yaşamıştır. Kendilerinin kıblesi saydıkları partilerin iflasları, olduğu gibi onlara da yansımış, üstüne toz kondurmadıkları partilerin ve ülkelerin yaşadığı geriye dönüşler, onların sırtında kambur olmuştur. Bugün hemen hiç bir siyasi hareketin muhasebesini yapmaya bile yanaşmadığı bir konudur bu. Şu anda pek çoğu "ortayolcu" durumundadır. Ama bu geçmiş çizgilerinin yanlışlığını görmelerinin bir sonucu değildir; çünkü kendilerine kıble yapa-bilecekleri bir yer yoktur. Ama kıbleci mantık büyük ölçüde durmakta, adeta yeni kıbleler aramaktadır.

THKP-C çizgisinin bu noktadaki doğruluğu da artık açıktan ya da dolaylı herkes tarafından kabul edilmektedir. Enternasyonalizmi örgütsel iradelerini başka ülkelerin KP'lerine teslim etmek olarak anlayanlar, bu şekillenişin kendilerini nasıl bu ülke ve halk gerçeğinden de kopardığını görmek zorunda kalmışlardır. THKP-C çizgisinin ülke ve halk gerçeğiyle 30 yıldır içiçe olmasının, halkından hiçbir zaman kopmamasının temelinde yatan devrimci çizgi, gerçekte bugün tüm siyasetlerin gıpta duyduğu bir çizgi durumundadır.

PARTİ-CEPHE'NİN SAĞ VE SOL SAPMA SAVUNUCULARININ İFLASI VE TASFİYESİ, HAYATIN THKP-C ÇİZGİSİNİ DOĞRULAMASIDIR
'74'lerden itibaren pek çok grup THKP-C'yi savunma iddiasıyla ortaya çıktı. '80'e gelindiğinde böyle 10'u aşkın grup vardı. Ancak bunları üç grupta ele almak mümkündü. Sağ ve sol sapmalar ve devrimci çizgi. Sağ sapmanın karakteristik özelliği THKP-C inkarcılığı, sol sapmanınki ise THKP-C taklitçiliği idi.

Bugün bunların hemen hiçbiri ortada yoktur. THKP-C'yi eski sol yorumlarıyla savunup uygulama iddiasındakilerin bir varlığı, o sol çizgiyi bile uygulayacak bir yapıları, kısacası siyaset anlamında sözü edilir bir durumları yok. Varlığını bir biçimde sürdüren DY çevresi gibilerin ise THKP-C savunuculuğuyla ilgisi yok. Peki bu on'dan fazla Parti-Cephe'ci grubun cunta karşısında ne örgütsel, ne ideolojik olarak tutunamayıp yokolmaları neyin kanıtıdır? Tüm reformistler, oportünistler 12 Eylül'ü izleyen yıllarda, ortam birazcık rahatlayınca, daha doğrusu devrimcilerin radikal, militan mücadeleleriyle belli mevziler kazanılıp kimileri için de yazma-çizme koşulları ortaya çıktığında, bunca THKP-C savunucusu grubun tasfiye olmuş olmasını -üstelik kendi durumları da farklı olmamasına rağmen- hemen THKP-C teorisinin, stratejisinin iflası olarak değerlendirmeye başladılar. Kendilerine silahlı mücadeleden olabildiği kadar uzak yeni bir yol çizeceklerdi ya, işte bu noktada THKP-C düşüncesi ve pratiğinin iflası kendileri için ne bulunmaz bir hazine olurdu. Ama yanılıyorlardı, durum onların dü-şündüğünün tam tersiydi. THKP-C düşüncesini devrimci bir temelde savunup izleyenler ortadaydı, vardı, hem de solun, halk muhalefetinin yolunu açan bir önderliği üstlenerek gelişiyorlardı. Olmayanlar, iflas edip tasfiye olanlar, sağ ve sol sapmaydı. Bu ise THKP-C çizgisinin devrimci yorumunun doğruluğunun kanıtlanmasından başka birşey değildi.

İnkarcılar, o yıllara kadar THKP-C'yi inkar ettiklerini zinhar kabul etmemişlerdi. Çünkü tabanları THKP-C sempatizanlarından oluşuyordu, bu yüzden tasfiyecilik örtülü bir biçimde yürütülecekti. "Aşmak" bu tür tasfiyeciliğin tılsımlı kelimelerinden biriydi. Onlar THKP-C'yi inkar etmiyor, "aşıyorlar"dı. "Devrimci Yol, THKP-C'yi asla inkar etmedi, onu savundu ama, aynen tekrar etmedi. Ben bugün kendi hareketim açısından ana hatlarıyla olumlu yaşanmış bir geçmişten söz ediyorum. Ama bugün onun aynen tekrar edilmeyerek aşılmasının zorunlu olduğunu da belirtmek istiyorum." (T. Akçam, Y. Gündem, s. 62)

Bir çizgi zaten kendini yenileyebilecek, dönüştürebilecek, yeni sorulara yeni çözümler bulabilecek bir dinamizme sahipse onun inkarı, aşılması gerekmeyecektir. Çizginin kendi dinamikleri ve mantığı içinde yeni şeyler söylendiğinde de onun adı "aşma" değil, yenilenme, gelişmesini sürdürme olacaktır.

Aşmak nedir? Aşmak, bilimsel literatürde, birşeyi geliştirerek, zenginleştirerek yaşatmaktır. Peki DY'nin yaşattığı nedir, ona bakalım. DY'nin yaşattığı ÖDP'de ete kemiğe bürünmüştür. ÖDP'ninse THKP-C'yle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur ve kurulamaz. O halde, onların "aşma" dedikleri, kopkoyu bir inkardan başka birşey değildi. Ne yazık, tarih biraz da böyle yazılıyor işte. Dün, '80 öncesi, DY'yi Parti-Cephe çizgisini inkar etmekle suçluyorduk, hayır diyorlardı, yemin billah edip THKP-C'yi inkar etmek gibi bir düşüncelerinin olmadığını söylüyorlardı. Şimdi bu "yalan" tüm çıplaklığıyla açığa çıkmıştır. Şimdi birilerinin onlara çıkıp, "siz dün inkar eleştirisi karşısında 'evet, inkar ediyoruz, doğru bulmuyoruz' deme dürüstlüğünü göstermediniz, niye o zaman kitlelere yalan söylediniz?" diye sorması gerekmiyor mu? Evet, bu soru kuşkusuz herşeyden önce DY tabanının soracağı sorudur. Ama biliyoruz ki bu soru sorulmayacaktır. Çünkü tasfiye süreci tamamlanmıştır. Ama biz soruyoruz işte. Ne cevap verecekleri önemli değil. Tarih onları mahkum etmiştir zaten.
THKP-C'yi inkar, devrim üzerindeki iddiayı kaybetmek demektir. Nitekim bugünkü yerleri böyle bir iddiadan fersah fersah uzaktır.

Bu süreç öyle görülmeyecek bir süreç falan değildi zaten. Tasfiyeci olduklarını, bu yolun onları inkara götürdüğünü, biz yıllardır söylüyorduk. Ama 12 Eylül sonrasında bunu gören yalnızca biz de değildik tabii. İhbarcı burjuva milliyetçisi Saçak şöyle yazıyordu mesela:
"THKP-C kökeninden gelen akımların, akım olarak ilerleyebilme derecesi, bu teoriye uzaklıklarıyla doğru orantılı oluyor. Tersten söyleyecek olursak, Dev-Sol dünyadaki ve Türkiye'deki gelişmelerden çok kopuk. Hapishanelerde Dev-Yol gönül bağını sürdüren insanlar içinde, acıların olgunlaştırdığı, vicdanlı, kafaları giderek açılan pek çok kişi var (...) Buna karşılık Kurtuluşçuluk (KSD'liler kastediliyor-bn) geleneğinden olanlar, ideolojik bakımdan daha canlılar; hayatla daha ilgililer; araştırıyor, tartışıyor, dünya ve Türkiye gerçeklerini daha iyi kavrama yönünde, yasal sosyalist mücadelenin gereğini kavrama yönünde adımlar atıyorlar. Kurtuluşçu diye adlandırılan ve yargılananlar, bir kitle, bir akım olarak ilerleyebiliyorlar. Çünkü şu sürekli işgal, sürekli faşizm, sürekli milli kriz teorisi artık onların yolunu tıkamıyor." (Saçak, s. 42, syf. 25)
Karşı-devrimci Aydınlık'ın övgüleri ve eleştirileri, tersten, kimin doğru, kimin eğri yolda olduğunun açık bir göstergesiydi.

DHKP-C THKP-C'NİN AÇTIĞI YOLDA DEVRİM YÜRÜYÜŞÜNÜ SÜRDÜRÜYOR PARTİ-CEPHE'NİN YOLU KURTULUŞUN YOLUDUR
Parti-Cephe daha ortaya çıktığı andan itibaren Türkiye Devriminin Yolu'nu netleştirmiş olmanın tüm iddiasını taşıyordu. Bu iddia onlara açık bir iktidar perspektifi kazandırmıştı. Asla hayalci değillerdi, ama iddialı ve kararlıydılar.
"Şu anda iktidar mücadelesi yapan Partimiz, iktidarı alabilecek güçte ve aşamada değildir. Biz, sadece halkımızın ihtilalci savaşının bu aşamaya gelebilmesi için, gerilla savaşının şart olduğunu iddia ediyor ve bu amaçla da döğüşüyoruz." (THKP 1 No'lu Parti Bildirisi).
Oligarşi, bu iddia ve kararlılığa sahip THKP-C'nin üzerine tam bir imha politikasıyla yöneldi. Ve bu politika 28 yıldır da hiç değişmedi. Kızıldere'den sonra da, Parti-Cephe çizgisindeki Devrimci Sol ve DHKP-C, her dönem oligarşinin en büyük şiddetine maruz kalan siyasi hareket oldu. Büyük bedeller ödenmesine rağmen, Parti-Cephe ideolojik olarak bir adım dahi gerilemedi, her koşulda şu veya bu düzeyde savaşı sürdürdü.

Baştan bu yana ortaya koyduklarımız, oligarşinin bu açık imha politikalarına rağmen başarılmıştır. Bu son derece önemlidir. Böyle bir varoluş, iktidar iddiasının, devrimdeki ka-rarlılığın, politik, örgütsel üretkenliğin, ölümlerden yeniden doğmanın kanıtıdır.

Bugünkü Parti-Cephe kuşku yok ki, ideolojik olarak, örgütsel olarak daha yetkin bir Parti-Cephedir.
40 yıllık bir savaş tecrübesinin sahibidir. Ve Parti-Cephe çizgisinin, Parti-Cephe geleneğinin en önemli ayırdediciliklerinden biri olarak, bu çizgi önderlik sürekliliğini de sağlamış bir çizgidir. Parti-Cephe'nin 40 yıllık savaşını, birikimini temsil eden önderlik, bu çizginin hem güvencesi, hem de bu çizginin uygulanmasının önüne çıkarılan engellerin aşılmasında Parti-Cephe'nin yol göstericisidir.

En başta THKP-C mirasına sahip çıkılmış ve aşama aşama Türkiye devriminin tarihsel kopuşunu gerçekleştiren THKP-C yeniden örgütlenmiş, Mahir'lerin bu tarihsel kopuştaki misyonu DHKP-C önderliğince üstlenilmiş, tarihsel akış bu kesintisizlik içinde sürdürülmektedir. Bu kesintisizlik, devrimimizin, Anadolu ihtilalinin herşeye rağmen gelişmesini sürdürmesidir.

_________________
Devrim Kurtulus
Resim
kurtulusum@hotmail.de
En son KURTULUS tarafından 8. Ara 2017, 14:16 tarihinde darbelendi.

8. Ara 2017, 14:16
Profil Web sitesini ziyaret et
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 3 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma eklentiler gönderemezsiniz

Aranacak:
Geçiş yap:  
cron
© phpBB® Forum Software • Designed by Vjacheslav Trushkin for Free Forums/DivisionCore.
Türkçe çeviri: phpBB Türkiye Archiv | Contact & Abuse free forum hosting

web tracker