Zaman: 21. Ağu 2018, 03:59

Tüm zamanlar UTC + 3 saat


Forum Katagorileri
Ara


Advanced Search
Sayfaniza Ekleyin
The HTML code below contain all the necessary code to link to userboard.org please feel free to add it to your site.



Effect of above code: DEVRIM KURTULUS



Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 7 mesaj ] 
 Parti`nin Öyküsü 1-7 
YazarMesaj
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01.2012
Mesajlar: 666
Konum: kurtulusum@hotmail.de
Gender: Male
Mesaj Parti`nin Öyküsü 1-7
"Yoldaşlar,
Yaklaşık 16 yıldır süren büyük bir düşümüz vardı. Partili olmak, partili yaşamak, partili savaşmak ve devrime yürümek...
Bu düşle, ağrılı, sancılı, zaferlerin ve yenilgilerin olduğu, her günü kavga dolu 16 yıl yaşadık.

... Yoldaşlar,
Kongremizi büyük bir başarıyla sonuçlandırıp devrim tarihinde yeni bir sayfa açarken, 30 Mart 1972'den bugüne bir türlü sahip olamadığımız, sürekli olarak iç ve dış düşmanlar tarafından engellenen Parti ve Cephe düşümüzü gerçekleştirdik. Parti ve Cephe'ye sahip olmak, Parti ve Cephe ile savaşmak, yalnız bizim değil, doğru veya yanlış çok çeşitli düşüncelerle THKP-C'ye gönül vermiş, buna inanmış birçok grubun, halkın düşüdür. Bu düşü gerçekleştirmek onuru bizim olmuştur."


1994'ün Mart'ında toplanan DHKP Kuruluş Kongresi, işte böylesine büyük, böylesine çok özlenen bir düştü... Parti'yi bu kadar özlenen, sabırsızca beklenen bir düş haline getiren neydi peki?..

Ama belki bundan daha önce şunu sormalıyız: Parti neydi? Parti'yi böylesine önemli, vazgeçilmez, "olmazsa olmaz" kılan neydi?

Klasik tanımıyla Parti; "... benzer politik inançları olan ve toplumsal yaşamın, görüşlerine uygun olarak yeniden örgütlenmesi için benzer yöntemlerle savaşan, belli bir sınıfın çıkarlarını savunan kişilerin gönüllü organizasyonudur." (Soren, Lenin'in Parti Öğretisi, syf. 7)

Ama bu tanım yine de ifade etmez Parti'nin önemini. Sözkonusu olan proletaryanın partisi ise, Marksist-Leninist bir parti ise Ğki bu yazı dizisinde ele aldığımız parti böyle bir partidirĞ bu tanım elbette yeterli değildir.

Fakat yine de bu tanımdan şu sonucu çıkarabiliriz: Her sınıf, tarih sahnesinde kendi partisiyle yeralır; çıkarlarını ancak bu şekilde savunabilir. Partiler, tarih sahnesine esas olarak parlamentoların kuruluşuyla çıkmıştır. Parlamentolar ise burjuva devrimleri döneminin eseridir. Parlamentolar ve partiler, önce burjuvazinin krallıkların iktidarını kısıtlayıp iktidarı paylaşmalarının, sonra da bütünüyle ele geçirmelerinin aracı olmuşlardır.

İşçiler, köylüler, burjuva devrimleri döneminde, burjuva partilerinin içindedirler çoğunlukla; en azından destekçisidirler. Fakat feodalizm tasfiye edilip, burjuvazi ve işçi sınıfı arasındaki çelişki öne çıkınca, işçi sınıfı da kendi partisini kurma ihtiyacı duymuştur. İşçiler bir dönem, kendi sınıf örgütleri olan sendikalar aracılığıyla yürütmüşlerdir bu mücadeleyi. Ama gün gelmiş, sendikaların yetersiz olduğunu görmüş ve çıkarlarını savunmak için, kendilerini iktidar hedefine yürütecek örgütlenmelere ihtiyaç duymuşlardır.

İşte o günden bu yana, emekçiler, burjuvaziye karşı mücadelelerini diğer örgütlenmelerinin yanısıra, esas olarak Parti'leri aracılığıyla yürütmektedirler. Parti'yi reddetmek, iktidar mücadelesini reddetmektir.

Eğer, devrim ve iktidarı hedefleyen bir parti yoksa, işçilerin, köylülerin, gençlerin mücadelesi de bu akışı hedefine yöneltecek bir rotadan ve klavuzluktan yoksun demektir. Gürül gürül akan nehirler, denize ulaşamadan toprak tarafından yutulurlar.

Ülkemizdeki sınıflar mücadelesi tablosu, gençliğin anti-emperyalist eylemlerine, köylülerin toprak işgallerine, işçilerin grevlerine rağmen, 1960'ların sonlarına kadar işte bu durumdaydı. Komünist, sosyalist adını taşıyan, devrim ve sosyalizm hedefi olduğunu söyleyen partiler yok muydu? Vardı elbette. Ama iddia etmek başka, gerçekten öyle olmak başka şeylerdi. O gün varolan illegal TKP veya legal, parlementerist TİP, halkın mücadelesini bu hedeflere yönlendirmekten uzak partilerdi.
Türkiye solunda o dönemde olmayan pek çok şey vardı; fakat elbette yokluğu en çok duyulan ve yokluğu en belirleyici olan Marksist-Leninist bir parti, proletaryanın iktidarı hedefleyen partisiydi. 1960'lar, "ilk"lerin yıllarıdır, "doğum" yıllarıdır. FKF'den DEV-GENÇ'e evrilen süreç, Marksist-Leninist bir partinin doğumunu beraberinde getirecektir.

1964-65'te çeşitli fakültelerde kurulan Fikir Kulüpleri, 1965'in sonlarında birleşerek Fikir Kulüpleri Federasyonu'nu kurdular. Mücadelenin ihtiyacı daha merkezi bir örgüttü. Pratiğin içinde öğrenen gençliğin önüne her adımda çıkan ihtiyaç buydu.

Ama mesele sadece bir "merkezileşme" meselesi de değildi. Böyle bir "merkez" olduğunu iddia eden Türkiye İşçi Partisi (TİP) vardı mesela. Ama TİP'in çizgisi gelişen mücadelenin ihtiyaçlarına cevap vermek şöyle dursun, engeldi.

Örgütlenmeler merkezileşmeliydi, fakat aynı zamanda, bu merkezileşme devrimci bir örgüt anlayışı ve devrimci bir strateji temelinde olmalıydı. TİP bir parti idi; fakat açıkça görülüyordu ki, Türkiye devriminin ihtiyacı olan bir parti değildi? Peki ama nasıl bir parti gerekliydi?

Nasıl bir parti sorusunun cevabının "nasıl bir devrim" sorusuyla çok yakından bağlantılı olduğunu gördü öncüler. Türkiye solunun ideolojik mücadelesi bu noktada yoğunlaştı. Tartışmalar tartışmaları, tartışmaları ayrışmalar izledi.

Sosyalizme parlamenter yoldan mı geçileceği, önümüzdeki aşamanın demokratik devrim mi, sosyalist devrim mi olduğu veya devrimin "milli bir cephe" aracılığıyla mı, ilerici bir askeri darbeyle mi, bir ayaklanmayla mı, yoksa bir halk savaşıyla mı gerçekleşeceği, bu dönemin ana tartışma konusuydu. Bu tartışma aynı zamanda nasıl bir parti tartışmasını da içeriyordu. Çünkü, nasıl bir partinin savunulduğu, nasıl bir devrim anlayışının savunulduğuna bağlıydı.

FKF, gençliğin anti-emperyalist, anti-faşist mücadelesinin merkezi örgütlülüğü olduğu gibi, bu tartışmaların da yoğunlaştığı yerdi. Devrimci Gençlik TİP'in parlementerizmini reddetmişti çoktan, dolayısıyla hiç kimsenin hayalindeki parti de TİP gibi bir parti değildi.

Ayrışmanın ilk adımında bir yanda TİP parlementerizmi, diğer yanda ise MDD'ciler olarak adlandırılan Milli Demokratik Devrim savunucuları vardı. MDD'cilik, o günün gençliği açısından emperyalizme, işbirlikçilerine karşı militanca mücadele demekti. Ancak bu militan mücadelenin nasıl bir devrim hedefiyle ve nasıl bir kurmaylıkla yürütüleceği konusunda MDD'ciler içinde de farklı farklı anlayışlar vardı.

Bu farklılıkları daha yakından görmek için, burada parti tanımını artık biraz daha özele, somuta indirmeliyiz. Tartışılan proletaryanın partisidir. Bir devrim partisidir.

Bu anlamdaki bir parti, emekçilerin öncü müfrezesidir. Lenin'in kullandığı başka bir deyimle, bu parti bir "çelik çekirdek"tir.

Marksizm-Leninizm'e göre, parti; proletaryanın sınıf örgütünün en yüksek biçimidir. Burjuvaziye karşı sınıf savaşımına önderlik edecek teorik ve askeri yeterliliğe sahip bu parti; aynı zamanda proletarya iktidarının aletidir.

Devrim ve sosyalizm için, emperyalizme ve oligarşiye karşı silahlı mücadele yürütülmesi konusunda netleşen Mahirler'in kuracağı parti de, tanımıyla, üstleneceği rolle Marksist-Leninist bir parti olacaktı.

MDD'ciler içinden önce sağcı bir kitle çizgisinin savunucusu olan, devrimde proletaryanın öncülüğünü reddeden Perinçek grubuyla ayrışma gerçekleşti. Bu ayrışma devrimin yolunda olduğu kadar, parti konusunda da hedefin biraz daha netleşmesi demekti. Çünkü "milli cephe" savunucusu MDD'ciler, devrimci bir partinin oluşturulmasına karşı çıkanların başında geliyorlardı: Onlara göre, "Ülkemizde emekçilerin öz partisinin kurulmasının olanağı bugün yoktur." (Devrim Gazetesi)
Bu kesimin temsilcilerinden Doğu Perinçek işçi ve köylü kitlelerine örgüt olarak şunu önermekteydi: "Bizim partimiz MİLLİ KURTULUŞ cephesidir. Bizim partimizin komutanı Mustafa Kemal'dir. Bizim partimizin üyeleri Amerikan sömürücüleriyle ortaklık etmeyen bütün bir MİLLET'dir." (İşçi-Köylü Gazetesi, Sayı: 7)

Bu tartışmaların tarihi 1969 sonları, 1970 başlarıdır. Mahirler'in önderliğinde Türkiye Devriminin Yolu'nun adım adım netleştirildiği bir dönemdir bu. Mahir Çayan, parti konusunda "milli cepheci"lerin, partiyi reddeden, belirsizleştiren çarpık yaklaşımlarına şu sözlerle cevap veriyordu:
"Bizim partimiz ne milli cephe partisidir, ne de bizim partimizin komutanlığı küçük-burjuva radikallerine aittir. Bizim partimiz, sosyalistlerin partisi, Marksist bir partidir ve partimizin de eylem kılavuzu Kemalizm değil, bilimsel sosyalizmdir! Ve bu parti, milli cephenin ve halk ordusunun komutanı olduğu an işçi sınıfının hegemonyası fiilen gerçekleşmiş olacaktır. İşçi sınıfının ideolojik-politik-örgütsel ve askeri (nedense Mao'nun bu deyişinden yeni oportünizm pek hoşlanmıyor(!)) hegemonyası işte budur!"

Parti'ye görünürde karşı çıkmayan reformistlerin, revizyonistlerin o dönemki tartışmalarından biri de partide işçilerin mi, köylülerin mi, aydınların mı çoğunluk olacağıydı. Bu konuda öyle çarpık görüşler vardı ki, kimileri, Lenin'in parti üyelerinin "mutlaka partinin bir alanında faal olarak çalışması" gerektiği tezini reddedip, Menşevikler'in isteyen herkes üye olabilir tezine indirgiyor, kimileri de Lenin'i savunmak adına, Çin Komünist Partisi'nde köylü üyelerin çoğunlukta olmasından hareketle, ÇKP'yi "anti-Leninist" ilan edebiliyordu. Bir kesim ise anti-Leninist "aşağıdan yukarıya" örgütlenme anlayışını savunuyordu. Bu tartışma der Mahir Çayan, esasta, düzen örgütü mü, savaş örgütü mü olunacağı tartışmasıdır. Esasta devrim hedefinden ve devrim için savaşma siyasi cesaretinden uzak olan bu kesimler, parti üzerine fikir cimnastiği yaparken, Mahir Çayan ve yoldaşları, Türkiye devrimi için o büyük adımı atmanın hazırlığındaydılar. Mahir, ÇKP üzerinden yapılan bu tartışmalara şu cevabı veriyordu: "Bu Leninist parti anlayışının, Leninizmin doğrultusunda geliştirilmesidir. Tabii, diyalektiğin en elemanter iki unsuru olan zaman ve mekan mefhumları dikkate alınmazsa, bundan Leninist parti ilkesinin saptırılması sonucuna varılır."

Mahirler için, "Proletaryayı öz partisine kavuşturmak" temel görevlerden biriydi. Çeşitli alanlardaki pratik gelişmeler veya ayrışmalar, onların bu hedeften sapmalarına neden olamazdı.

Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun adı, 1969 Ekim'inde yapılan kongrede Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu yani kısaca DEV-GENÇ olarak değiştirilmişti. DEV-GENÇ çok kısa sürede sadece bir öğrenci gençlik örgütü olmanın ötesine geçmiş, işçileri, köylüleri kucaklayan, işçi grevlerinde, toprak işgallerinde önder ve yönetici olan bir örgütlenmeye dönüşmüştü. O dönemin sloganlarından birinde bu gerçek şöyle ifade ediliyordu: "İşçi, köylü, gençlik, DEV-GENÇ'te birleştik!"

DEV-GENÇ, gençliğin merkezi kitle örgütü olmanın ötesinde, adeta halkın devrimci muhalefetinin merkeziydi. O dönem, DEV-GENÇ'lilerin içinde yeralmadığı hemen hiçbir muhalefet eylemi yoktur. Örgütlenme, büyük şehirlerin dışına taşmış, pek çok ilde, hatta kasabalarda kendilerini DEV-GENÇ olarak adlandıran örgütlenmeler yayılıyordu.

Kısacası, güçlü bir örgütlenmeydi DEV-GENÇ. Ama buna rağmen halkın iktidar kavgasının ihtiyacını karşılayacak örgüt DEV-GENÇ değildi. Bu örgüt ancak bir parti olabilirdi ve öyle olmalıydı.

DEV-GENÇ önderlerinin düşüncesi de bu yöndeydi. Mahir Çayan bu dönemde yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: "Ayrıca DEV-GENÇ örgütlenmesi düzen örgütlenmesidir. Oysa yaptığı iş düzenle savaştır. Bu ikisi arasında bir çelişki vardır. Bu çelişki ortadan kaldırılmalıdır." Bu çelişkiyi ortadan kaldıracak olan düzenle savaşı sürdürebilecek Parti ve Cephe örgütlenmelerinin oluşturulmasıydı.

Mahir ve yoldaşları, uzun bir süredir bu doğrultuda adımlar atmaktaydılar. DEV-GENÇ örgütlenmesinin dışında, çeşitli gruplaşmalar oluşturulmuştu. Bu gruplar giderek kendi içlerinde bir disipline ve plana sahip küçük çekirdek örgütlenmelere dönüşmekteydi. 1969 başlarında, SBF'de Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Hüseyin Cevahir, İlhami Aras, ODTÜ'de ise Ulaş Bardakçı, İrfan Uçar, Münir Aktolga kendi iç disiplini olan "gizli" bir örgütlenme temelinde anlaşmışlardı. Gizlilik temelindeki bu ilişkilere öğrenci gençlik dışından Mühendis Bingöl Erdumlu, işçi Necmettin Giritlioğlu gibi başka alanlardan devrimciler de katılmıştı. Daha önemlisi, yine DEV-GENÇ örgütlenmesi dışında, doğrudan bu çekirdek grupların insiyatifinde Anadolu'da çalışmalar yürütülmekteydi.

İdeolojik netleşmenin ve örgütlenme doğrultusunda atılan adımların belli bir noktaya ulaşmasına paralel olarak, strateji ve örgüt biçimi daha net olarak adlandırılmaya başlandı. DEV-GENÇ'in 1970 Ekim'inde yapılan kongresinde Mahir Çayan'ın yaptığı uzun konuşma, bu netleşmenin ilanı gibiydi.

Bu konuşmada "devrimi gerçekleştirecek iki unsurun profesyonel devrimciler ve geniş işçi ve köylü kitlesi olduğu... kurulacak örgütün düzen örgütü olmayıp bir savaş örgütü olacağı, Dev-Genç'ten üstün Marksist-Leninist bir savaş partisi kurulması gerektiği... Milli Demokratik Devrim Stratejisi'nin bir savaş stratejisi olduğu, bu devrimci savaşın görevlerinin bir gençlik örgütü (Dev-Genç) tarafından asla yerine getirilemeyeceği; bunun bir parti örgütlenmesi içerisinde çözümlenmesi gerektiği" son derece net ifadelerle belirtilmiş ve izlenecek yol, kurulacak örgüt ana hatları itibariyle ortaya konulmuştur.

Bu konuşmayla, devrimin yolunun netleştirilmesinde dönüm noktalarından biri olan "Aydınlık Sosyalist Dergi'ye Açık Mektup" aynı dönemin adımlarıdır. Ve artık bu adımlar, Türkiye Devriminin Yolu'nun netleştirilmesindeki son adımlardır.

Açık Mektup'ta "devrimin yolu, Türkiye'nin sınıfsal ilişki ve çelişkileri, solun tarihinin değerlendirilişi ve Türkiye'ye özgü yol" ortaya konuluyor, devrimin ancak uzun süreli bir halk savaşıyla zafere ulaşabileceği, bu savaşta köylülüğün temel güç, proletaryanın önder güç olduğu (proletaryanın önderliği ideolojik önderliktir) belirtiliyor ve ekleniyordu: "Biz düzen örgütünden değil, savaş örgütünden yanayız. Savaş örgütü olabilecek bir parti Leninizmin ilkelerinin temeli üzerinde, Leninist örgütlenmeye uygun bir şekilde kurulur."

1970 Aralık'ı... Devrimci hareketin önder kadroları, Ankara Küçükesat'ta bir evde toplantı halindeler. Ülkemizdeki sınıflar mücadelesinde yepyeni bir süreci başlatan karar orada netleşmektedir.

Türkiye halklarının devrim mücadelesi, artık bir Parti'nin önderliğinde sürdürülecektir. O Parti, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi'dir. İşçilerin, köylülerin Marksist-Leninist Partisi THKP'dir. Daha sonra 1971'in başlarında yapılan toplantılarda Parti ve Cephe olarak örgütlenilmesinin netleştirilmesiyle, tarihimize THKP-C olarak geçecek olan hareketin örgütsel yapısı şekillendirilmiş olur. Bu netleşmeyle birlikte, Parti'nin önderliğinde savaşı sürdürecek bir Cephe de vücut bulmuştur.

Küçükesat'taki bu toplantıda Parti'nin 11 kişilik ilk Geçici Genel Komitesi ve üç kişilik Merkez Komitesi oluşturulur.
İşbölümü yapılır. Parti'nin kurucuları arasında gençlik, işçi, asker önderleri, farklı bölgelerden öncü devrimciler vardı; fakat hangi alandan gelmiş olurlarsa olsunlar, onları o yapı içinde birleştiren profesyonel devrimciler olmalarıydı. O Genel Komite'de yeralanların kimileri hain, kimileri dönek, kimileri kahraman olarak geçecekti tarihe. Ama 1970 Aralık'ındaki bu toplantının tarihe en büyük armağanı, bir öncü, savaşçı Parti düşüncesi ve netleşmiş bir devrim stratejisidir. Ne olursa olsun, bu düşünce hep yol göstermeye devam edecektir.

_________________
Devrim Kurtulus
Resim
kurtulusum@hotmail.de


14. Eyl 2012, 03:03
Profil Web sitesini ziyaret et
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01.2012
Mesajlar: 666
Konum: kurtulusum@hotmail.de
Gender: Male
Mesaj Re: Parti`nin Öyküsü 1-6
TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ TÜZÜĞÜ'nden

BÖLÜM I : GENEL PROGRAM

T.H.K.P. proletaryanın siyasi partisidir. T.H.K.P.'nin başlıca amacı dünyada insanın insan tarafından sömürülmediği, her çeşit baskı ve sömürünün kalktığı bir toplumsal düzenin kurulmasıdır. Bu amaç gerçekleşene kadar T.H.K.P. Türkiye proletaryasının siyasi partisi olarak mücadelesini sürdürecektir.

BÖLÜM 2 : PARTİ ÜYELERİ

Md-1) Partinin tüzük ve programını kabul eden, devrimci çalışmayı rahatlıkla yürütebilecek seviyede Marksist-Leninist olan ve ülke gerçeklerini bilen, parti teşkilatlarından birine katılıp, içinde faal olarak çalışan, partinin kararlarına ve disiplinine uyan herkes T.H.K.P.'ne üye olabilir. (...)

1970 Aralık'ında kurulan THKP, kuruluşunu takip eden aylar içinde örgütlenmesini her açıdan pekiştirmek için peşpeşe adımlar attı. Ankara ve İstanbul'da gerilla grupları oluşturuldu. Nisan 1971'de yapılan toplantılarda Parti ve Cephe olarak örgütlenilmesine ve askeri eylemlerle birlikte hareketin silahlı mücadeleyi başlattığının ilan edilmesine karar verildi. Genel Komite yeniden düzenlenip kalıcılaştırıldı. Bu Genel Komite'de Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Münir Aktolga, Hüseyin Cevahir, Ulaş Bardakçı, Ertuğrul Kürkçü, İrfan Uçar, Bingöl Erdumlu, Orhan Savaşçı, Sina Çıladır ve Ziya Yılmaz yeralıyordu.

Mahir Çayan tarafından hazırlanan Parti ve Cephe için tüzük taslağı, İstanbul ve Ankara'da kadroların tartışmasıyla kabul edildi.

Bundan sonraki süreç, THKP için hemen her şeyin çok hızlı geliştiği, değiştiği bir süreçtir.

Tekelci burjuvalardan Mete ve Kadir Has'ın rehin alınması, İsrail İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom'un kaçırılıp cezalandırılması, bu eylemin ardından Hüseyin Cevahir'in vurulup Mahir Çayan'ın tutsak düşmesi, parti içinde sağ sapmanın ortaya çıkması, Mahirler'in Maltepe Hapishanesi'nden firarı, Ulaş Bardakçı'nın katledilmesi gibi gelişmeler birbirini izledi. Bu gelişmelerin her biri, ülkede ve aynı zamanda Parti içinde büyük yankılar yaratan gelişmelerdi.

Bu yazı dizisinde amacımız 36 yıllık sürecin tüm eylemlerini, gelişmelerini anlatmak olmadığı için bunların herbirini ayrı ayrı ele almayacağız. Ancak sözünü ettiğimiz bu gelişmeler siyasi sonuçları bir yana, elbette bir Parti anlayışını ve Cephe geleneklerini de şekillendiren olaylardır. Bu anlamda "Parti'nin öyküsü"ne giren yanlarıyla kısaca bazı noktalara değinelim.
Elrom eylemi, Parti-Cephe'nin emperyalizme ve iktidara karşı bir kararlılık göstergesiydi. Amerikan emperyalizmine ve onunla ayrı düşünülemeyecek siyonizme karşı cephe açmaktan çekinilmemiş; öte yandan Elrom'un kaçırılmasının ardından iktidara bildirilen taleplerin karşılanmaması durumunda, Elrom'u cezalandırmakta tereddüt edilmemişti.

Maltepe direnişinde, Parti kadrolarıyla, Cephe savaşçılarıyla, oligarşinin askeri güçleri ilk kez bu şekilde karşı karşıya geldiler. Parti ve Cephe, 50 yıllık revizyonist, pasifist gelenekten kopuşu temsil ettiğine göre, bu karşılaşma, sosyalistlerle oligarşinin askeri güçlerinin daha önceki karşılaşmalarından farklı olacaktı. Nitekim öyle oldu. Yüzlerce polis, asker tarafından kuşatılmış olmalarına rağmen "teslim ol" çağrılarını reddetmeleri ve çatışarak direnmeleri, ilk farklılıktı. Kurşuna kurşunla cevap veriliyor ve kuşatıldıkları evin pencerelerinden "Yaşasın Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi" sloganları duyuluyordu. THKP-C, Türkiye'nin ilk "savaş örgütü"ydü ve artık tarih "ilk"lere gebeydi.

Parti ve Cephe'yle birlikte herşey değişiyordu solda. Pasifist gelenekler aşılıyor, yeni devrimci geleneklerin tohumları atılıyordu. Çünkü artık, parlamentoda sandalye kazanmak, "sol"cu askeri darbeler düzenlemek, legalleşmek peşinde bir hareket değil, DEVRİM ve İKTİDAR peşinde bir Parti vardı.

Hapishaneler ve mahkemeler de elbette bu kopuşun ve yeni geleneklerin alanlarından biri olacaktı. 12 Mart Darbesi'nin ardından çok sayıda THKP-C kadro ve savaşçısı tutsak düşmüş, Mahir de Maltepe'de yaralı olarak oligarşinin eline geçmişti. 16 Ağustos 1971'de ilk duruşması yapılan 1. THKP-C Davası'nda 25 THKP-C'li vardı.

O güne kadar, yargılanan komünistlerin daha çok kişisel, kendini düzenin hukukuyla sınırlayan sıradan savunmalarına tanık olan mahkeme salonları, Mahirler'le siyasi tavır alışlara tanık olmaya başladı, bu davada mahkemelerin faşist düzeni de reddedildi. Marksist-Leninistler'in pek çok ülkenin mücadelesinde yarattığı tutsaklıkta direniş ve mahkeme salonlarında devrimi savunma örneklerinin ülkemizde de yaratılmasının yolu açıldı Parti-Cephe'yle.

Tutuklanmalarını gayri-meşru, ve bu anlamda, firarı meşru bir hak olarak gören devrimci tutsaklar, 29 Kasım 1971'de Maltepe Askeri Hapishanesi'nden firar ederek, "hapishaneleri klasik yatıp çıkılacak yerler" olarak gören geleneği de paramparça ettiler. Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Cihan Alptekin, Ömer Ayna ve Ziya Yılmaz'ın firar ettiği bu eylemin bir diğer önemli özelliği, THKO ve THKP-C'lilerin eylem birliğiyle gerçekleştirilmiş olmasıydı. Ki bu birliktelik, daha sonra Kızıldere'ye de taşınacaktı.

Mesele, ister bir askeri eylem anında, ister hapishanede, ister mahkemede, nerede olunursa olunsun, her yerde bir komünist gibi, devrimin, devrimciliğin meşruluğu ve iktidar iddiasıyla davranabilmek, bunu devrimci kavganın her anına ve alanına taşıyabilmekti. Programıyla, pratiğiyle Marksist-Leninist bir parti olan THKP de işte bunu yapıyordu.

Parti açısından bu sürecin en önemli gelişmesi hiç kuşkusuz operasyonlar, tutsaklıklar değil, bunların sürdüğü bir ortamda Parti içinde sağ bir sapmanın ortaya çıkmasıydı.

Genç THKP, Partili mücadelesinin henüz başında büyük bir ihanetle karşı karşıya kaldı.

Operasyonların, şehitliklerin, tutsaklıkların birbirini izlemeye başladığı 1971 Mayıs ayının sonlarında, Parti içinde bir grup, Parti çizgisini "sol sapma", "Narodnizm" vb. diye eleştirerek, ideoloji ve stratejilerini değiştirdiler. Daha önce revizyonist ve anti-leninist diye mahkum edilen sağcı, pasifist bir çizgiyi "partinin yeni çizgisi" diye ilan ettiler.

Tabii bu arada, tüm görevlerini askıya almışlar, ne mücadeleyi sürdürüyor, ne tutsaklara sahip çıkıyor, ne de örgütlenme yapıyorlardı. Tek yaptıkları hizip çalışması ve ihanetlerinin teorisini empoze etmekti. Pasifist klik, "işçilerin esas alınması" şeklindeki bildik revizyonist görüşü savunurken, pasifizmini gizlemek için de "silahlı işçi timlerinin oluşturulması"ndan sözediyordu. Ama zaten bucak bucak kaçtıkları silahlı mücadelenin kendisiydi.

Bu sağ sapmayı Parti için daha vahim kılan, ihanetin başını çeken kişilerin ikisinin (Münir Ramazan Aktolga ve Yusuf Küpeli) Merkez Komite üyesi olmasıydı.

THKP, bir Parti olarak henüz çok yeniydi. Partili mücadele ve örgütlenme açısından yıllara yayılan bir tecrübeye sahip değildi. Fakat buna rağmen, sağ sapma büyük bir kararlılıkla tasfiye edildi. Geleceğe örgütsel açıdan nasıl bir Parti olunacağı konusunda çok değerli bir tecrübe bırakıldı.

Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz'ın Maltepe Hapishanesi'nden firar ettikten sonraki ilk işleri sağ sapmayla hesaplaşmak oldu.

Mahir, koşullar son derece zor olmasına karşın, bu klikle uzlaşmaya çalışmadı. Çünkü THKP, Marksizm-Leninizm ilkeleri üzerine kurulmuş bir Partiydi. Parti, örgütsel anlamda Leninist bir partiydi. Leninist bir parti ise, "hiziplerin varlığını reddeden" bir partiydi. Parti, her şeyden önce "ideolojik ve örgütsel birlik" demekti. Bunun bozulmasına gözyummak, Parti'nin tasfiye edilmesine gözyummak demekti. O halde, Parti yaşayacak, ihanet kliği tasfiye edilecekti.

Koşullar zorlanarak sağ sapmanın temsilcileriyle görüşüldü, tartışıldı, hesaplaşma yapıldı ve sonuç açıklandı: "Partimizin devrimci çizgisi yerine uluslararası sosyal pasifizmin çizgisini, partinin genel komitesinden habersiz tezgahlama gayretleri içinde olan sizlerin partimizde kalmasına artık fiilen imkan yoktur."

Genel Komite'nin kararıyla sağ sapma Parti'den ihraç edildi.

Sağ sapmaya karşı "Ankara Parti-Cephe kadroları"nın yayınladığı bildiri de bir Parti'den, Parti içindeki yoldaşlık ilişkilerinden ne anlaşılması gerektiğine dair tarihsel önemde bir belgedir. Bu belgenin bir bölümünü aşağıya aktarıyoruz:
"Partimizin çizgisi (ideolojik-politik-örgütsel) parti bildirisi ve Cephe bildirisinde ortaya konmuştur. Bunun sol ya da sağındaki bütün görüşleri partimiz reddeder. ...

Partimizin ismi Türkiye devrimine kanla kazandırılmıştır. Partimizin şerefli mirasını ve geçmişini reddederek onun adına sahip çıkmaya kalkışan (leş kargalarının) partimizin içinde yeri olamaz.

Partimizin yediği darbe sola sapmasından değil, parti içindeki sağ sapmanın örgütü içten kemirmesi, görevlerini savsaklaması ve partiyi hantallaştırmasından ötürüdür.

Bugün parti içinde bu görüşleri yayan, partinin hiçbir organının kararı olmaksızın bir avuç yüreksizin görüşlerini partiye egemen kılmaya çabalayanlar, dün birlikte savaştığımız kişiler olabilir. Onun bugün bizim için hiçbir önemi yoktur.
Bizleri birleştiren başlıca bağlayıcı faktör Marksizm-Leninizm'dir. Bizler kişilere bağlı değil Marksizm-Leninizm'e bağlıyız."

Tüm ülkede 12 Mart Cuntası'nın terörü hüküm sürüyordu. Sağ sapma tasfiye edilmişti, ancak sağ sapmanın yarattığı örgütsel dağınıklığı gidermek kısa sürede mümkün değildi. Buna rağmen THKP-C, Marksist-Leninist bir örgütlenmenin ciddiyeti, sorumluluğu, disiplini ve kararlılığıyla faaliyetlerini sürdürüyordu. Parti-Cephe'nin önder kadro ve savaşçılarının çoğunun aranır durumda olduğu, lojistik ilişkilerin alabildiğine daraldığı bu koşullarda, Parti önderliği, Türkiye devriminin en önemli belgelerinden birini oluşturacak Kesintisiz II-III'ün yazımını tamamladı. Parti içinde yeni görev paylaşımları yapıldı. Oligarşinin ağır baskı ve takip koşullarında Parti kadrolarının katıldığı toplantılarda 12 Mart Cuntası'na karşı silahlı savaşın sürdürülmesi kararı alındı.

Bu, tarihsel bir karardı. Bu, revizyonizmin o güne kadarki yaklaşımından farklı olarak, THKP-C'nin "program ve tüzük"ten kağıt üzerindeki bazı hükümleri anlamadığının ifadesidir. İktidar iddiasına sahip olmak, bunu programda bir madde haline getirmek değildir. İktidar iddiası, Parti'nin pratiğindedir. Nitekim "Savaş, Mayıs darbesinden sonra kaldığı yerden devam edecektir" kararı alınırken şöyle diyordu Parti-Cepheliler: "Örgütü, örgüt yapan, onu kitlelere tanıtan, programlar veya yaldızlı laflar değil, devrimci eylemdir."

Mücadele arenasında keskin bir ayrışma olmuştu bu dönemde. THKP dışında bir parti yoktu artık ortada. İllegal TKP'nin, parlamenterist TİP'in ve "parti" olmayan diğer revizyonist, reformist grupların o koşullarda mücadele edecek ne niyetleri, ne de buna uygun örgütsel yapıları vardı. Mahir solun başlıca iki kampa ayrıldığı bu dönemdeki ayrışmayı "- Silahlı devrim cephesi. - Oligarşinin soldaki uzantısı pasifist cephe" olarak tanımlayacaktı.

THKO önderleri Deniz Gezmişler'in idamının engellenmesi için bir eylem yapılması işte bu dönemde gündeme geldi. Bu eylem, devrimci örgütler arası dayanışma, oligarşiye karşı bir cephe oluşturma açısından elbette tarihseldir. Ancak bu eylem, esas olarak Parti-Cephe'nin silahlı mücadeleye devam kararı ve devrim iddiasının büyüklüğü üzerinde şekillenmiştir. Böyle bir karar olmasaydı, bu iddia taşınmasaydı, Kızıldere de olmazdı.

THKP-C, THKO önderlerinin idamına karşı mücadeleyi, sadece bir dayanışma olarak değil, "Türkiye devriminin prestiji" meselesi olarak görmüştür. Her Parti, özellikle bu tür tarihsel anlarda, tarihsel olaylardaki kararlarıyla belirler tarihteki yerini. 12 Mart sonrası işte böyle bir dönemdir. Programların, tüzüklerin, teorilerin, sloganların, söz ile eylem arasındaki uyumun sınandığı bir dönemdir. Bir örgütün "düzen örgütü" mü, "devrim örgütü" mü olduğu böylesi koşullarda belli olur.

Mahir ve yoldaşları 12 Mart'tan Kızıldere'ye kadar uzanan süreçteki tüm kararları ve eylemleriyle bir devrim örgütü olmanın gereklerini yerine getirdiler. Kızıldere'de, bilindiği gibi, içlerinde hareketin önderlerinin de olduğu 8 THKP-C ve iki THKO gerillası katledildi. Parti-Cephe önder ve savaşçıları, örgütün kısa yaşamındaki bu son büyük eylemlerinde de, yeni gelenekler yaratarak şehit düştüler. Orada "biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik" sözleriyle ifade ettikleri karar; aslında kendilerinin yaşayıp yaşamayacağına dair değil, THKP-C'nin yaşayıp yaşamayacağına dair verilen bir karardı. Kendilerine feda ederken, o fedanın muhtevasındaki devrimden asla vazgeçmeme tavrıyla, THKP-C'ye yenilmezlik ve devamlılık kazandırdılar. Başka bir deyişle, o güne kadar Parti'nin teorisi, stratejisi olarak kaleme alınan Kesintisiz II-III, Parti'nin programı ve tüzüğü, kadro anlayışı, savaş anlayışı, Kızıldere'de bir manifestoya dönüştürülmüş oldu. Parti'nin artık tarihsel bir manifestosu vardı.

Kızıldere'deki katliamla, Parti ve Cephe'nin örgütsel yapısı dağıtılmış oldu. Geride kalan kadrolar, örgütsel yapıyı sürdürecek güç ve iradeden yoksundular. Fakat "kadroların" bu durumuna karşın, çok kısa sürede görüldü ki Türkiye sathında çok büyük bir Parti-Cephe potansiyeli vardı. Başka bir deyişle, partisi olmayan büyük bir sempatizan kitle ortaya çıkmıştı.

O günkü durumu, şöyle tasvir etmek mümkündü: "30 Mart 1972'de, THKP-C, adını... tarihe kazıyarak fiziki olarak yok olurken, çok kısa süreli de olsa yürütülen silahlı savaş büyük bir potansiyel yaratmış ve bu potansiyel, gençlik, işçiler, köylüler, çeşitli sınıf ve tabakalara yayılmış durumdaydı. THKP-C, bu potansiyelde bir yanıyla efsane, bir yanıyla asla yok edilemeyen, edilmeyecek olan ve yaşayan bir güçtür." (Dursun Karataş, Kongre Belgeleri I, s. 9, 11)

Bir efsaneydi THKP-C. Onbinlerin, yüzbinlerin yüreğindeydi. Binlerce samimi Parti-Cepheli, tüm içtenlikleri ve militanlıklarıyla Mahirler'in mücadelesini devam ettirmek istiyordu. Ancak ortam bu kadar saf değildi; ortada, bu potansiyeli kendi kanalına çekmek isteyen bol miktarda da fırsatçılar, parsacılar vardı.

Türkiye solunda yoğun bir tartışma başladı. Tartışmanın odağında "geçmişin değerlendirilmesi" vardı.

"Partinin yeniden yaratılması"nın tüm samimi militanların kafasında olduğu bu dönemde, Parti anlayışı da tartışmaların en önemli konularından biriydi. THKP nasıl bir Parti'ydi ve kurulacak parti nasıl olmalıydı? Bu iki soru doğrudan birbirine bağlıydı.

Çünkü geçmişe bakış, geleceğin nasıl şekillendirilmek istendiğiyle ilişkiliydi. Bir grup, Parti-Cephe'nin yenilgisinin nedenini, "pratik yetersizlikler, taktik eksiklikler" olarak açıklamaktaydı. Bu sığ ve "sol" bir yaklaşımdı. Yenilgiyi "Parti-Cephe kadrolarının deşifre olmasıyla, askeri yetersizlikleriyle" açıklayanlar, THKP-C'yi sol yorumlayarak, deşifre olmama adına kitle mücadelesini reddeden "fokocu" bir çizgiye savrulacaklardı.

Diğer grup ise, bir yandan Mahirler'i sahipleniyor, THKP-C çizgisini savunur görünüyor, (çünkü ortada büyük bir potansiyel vardı), diğer yandan da sinsi bir inkarcılığı sahneye koyuyordu.

İnkarcıların yüzünü açığa çıkaran en önemli noktalardan biri pratikleri olurken, diğeri de "Parti" konusundaki yaklaşımlarıydı. İnkarcılar, "THKP-C'nin "kendiliğinden" partileştiğini, örgütsel ve ideolojik birliğini oluşturamadığını" iddia ediyorlardı. Yani "THKP-C aslında bir Parti değildi" demeye getiriyorlardı.

Peki onlar nasıl bu sonuca varıyordu, THKP nasıl bir Parti'ydi ve kurulacak parti nasıl olmalıydı? Bunun nesnel, tarihsel cevabını yine Parti-Cepheliler verecekti...

_________________
Devrim Kurtulus
Resim
kurtulusum@hotmail.de


14. Eyl 2012, 03:04
Profil Web sitesini ziyaret et
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01.2012
Mesajlar: 666
Konum: kurtulusum@hotmail.de
Gender: Male
Mesaj Re: Parti`nin Öyküsü 1-6
Parti'nin Öyküsü'nde 12 Mart sonrasındayız. Tarihin bu kesitinde Parti örgütsel olarak olmasa da Parti'nin Öyküsü sürmektedir hala. Yazı dizisinin tümünde de tanık olacağımız gibi, son sayfasında "Zafer" başlığı yazılı bir öyküdür bu. Tarih, ona böyle bir son yazmıştır ve oraya gelinmeden de bu öykü sona ermeyecektir.
***
Kaldığımız yere dönecek olursak; Parti, fiziki olarak, örgütsel olarak yoktu ancak Parti'nin büyük bir sempatizan kitlesi vardı. Dünyada sanırız böyle bir süreç çok az yaşanmıştır. İşte bu paradoksal durumun doğal sonucu olarak, Türkiye solunda "Partileşme süreci" kavramı en çok bu dönemde, 1974-80 arasında kullanılmıştır.

12 Mart, bir yanıyla elbette bir "yenilgi" dönemiydi. Dolayısıyla yenilgi dönemlerinin karakteristik özelliklerinin de görülmesi doğaldı. Fakat burada özgün bir nokta vardı; o da yenilgi döneminin karakteristik özelliklerinin özellikle belli düzeydeki insanlar üzerinde daha bariz görülmesi, kitlenin önemli bir kısmında ise, tam tersine, harekete sahip çıkma eğilimlerinin öne çıkmasıdır. "12 Mart'ın en büyük 'başarısı' devrimci önderleri, Mahirler'i, Denizler'i katletmesi değil; bu örgütlerin geride kalan kadrolarını, özellikle içeridekileri teslimiyete, ihanete sürüklemesidir" tespiti, bu özgünlüğün ifadesidir.

Bu yenilgi ruh hali, bir noktadan itibaren inkarcılığa, tasfiyeciliğe dönüşecek, hareketin gelişiminin önünde engel olacak ama yine de bu sonucu değiştirmeyecekti.

Mevcut potansiyel içinde THKP-C sempatizanları en yaygın ve en militan kesimi oluşturuyorlardı. Eski kadroların niteliği henüz tam olarak ortaya çıkmış ve görülmüş değildi. Bu anlamda bu büyük sempatizan kitle belli bir süre eski THKP-C kadrolarının sürece müdahale etmesini bekledi.

Müdahale geciktikçe, sabırsızlık da arttı. Nereye kadar beklenecekti, hayat beklemiyordu. Parti-Cepheliler'in ilk işi, "partiyi yeniden yaratmak" olmalıydı. Ama, bunun, dönemin pratik görevlerini yerine getirmenin dışında gerçekleştirilemeyecek bir görev olduğunun da farkındaydılar. "Eski"ler ise bu mücadelenin başına geçmenin uzağında duruyorlardı.

1973, bir bakıma, THKP-C sempatizanları açısından, Mahirler'i öğrenme, farklı gruplar halinde eğitim ve örgütlenme faaliyetleriyle geçti. Ama artık dağınık potansiyeli toparlayacak asgari bir örgütlenme gerekliydi.

Bu örgütlülük, öncelikle bir gençlik derneği olabilirdi. Militan Cepheli gençlerin bunu yapabileceklerinden hiç kuşkusu yoktu.

Derneğin kuruluş süreci, THKP-C çizgisindeki safraların bir bölümünün atıldığı ilk dönemeç oldu. 12 Mart yenilgisiyle yılgınlaşanlar, "daha örgütlenmenin zamanı değil" havasındayken, THKP-C'nin yenilgisini "kadrolarının deşifre olması" gibi "askeri" nedenlerle açıklayanlar, bu şekilde legal, yasal bir örgütlenmeye karşı çıkıyorlardı. İYÖKD, 1973 Kasım'ında işte bu "sağ" ve "sol" anlayışlara karşı mücadele edilerek kuruldu.

Dernek kuruluş çalışmalarını ağırlıklı olarak omuzlayan Cepheciler, pratik faaliyetleri de omuzlayarak belli bir çekim merkezi olmaktaydılar.

İYÖKD'ün ilk kampanyası, NATO'ya karşı bir kampanyaydı. Onu "Tüm Siyasi Tutuklulara Koşulsuz Siyasi Özgürlük" adlı kampanya izledi. Kıbrıs işgali karşısında "Bağımsız Birleşik Kıbrıs" sloganıyla şovenizme tavır alındı... Bir çok kesimin 12 Mart Cuntası'nın etkisini üzerinden atamadığı koşullarda örgütlenen bu ilk kampanyalar bile, İYÖKD'ün siyasal açıdan nasıl cüretli bir çıkış olduğunun göstergesidir. 12 Mart sonrasının pek çok "ilk"i, İYÖKD imzası taşır.

Gençliğin örgütlülüğünün ve mücadelesinin devrimci bir çizgide gelişimi karşısında, oligarşinin saldırıları artmakta gecikmez. 19 Aralık '74'te İYÖKD yöneticilerinden Şahin AYDIN, okulunun önünde katledildi. Aydın, devrimci gençliğin '73 sonrası ilk şehidiydi. Olayın duyulması üzerine birçok okulda boykot ilan edildi. Cenazesinde o güne kadar ki en büyük kitlesellik sağlandı. 12 Mart sonrasının devrimci potansiyeli bu eylemde somut olarak açığa çıktı.

Şahin Aydın'dan kısa süre sonra 23 Ocak '75'te Kerim YAMAN katledildi. Büyük bir anti-faşist gösteriye dönüşen ve 50 bin kişinin yürüdüğü Yaman'ın cenaze töreni, Cepheliler'in o günkü siyasi etkisini ve örgütlülüğün ulaştığı düzeyi göstermesi bakımından da önemlidir. 1975 30 Mart'ında Kızıldere için düzenlenen eylemlerle "Kızıldere yolunda" yürüneceği açıkça ilan edildi. Aslında bu ilan, Anadolu'nun dört bir yanında yapılıyordu iki yıldır.

Aynı yıl faşistlerin Site Öğrenci Yurdu'nda katlettiği Abdi Gönen'in, İDMMA öğrencileri Cezmi Yılmaz ve Halit Pelitözü'nün cenaze törenleri, Cepheliler'in sokak çatışmalarını öğrendiği ve örgütlediği direnişler olarak yeni ayrışmaları ve atılımı da beraberinde getiriyordu. Panzerlerin saldırısında "provokasyona gelmeyelim" diyerek alanı terkedenler, aslında anti-faşist mücadeledeki devrimci tarzı da terkediyorlardı.

İlk boykotlar, ilk işgaller, onbinlerce kişilik mitingler, çatışmalar, aslında bütün bunlar "eski"lerin iradesinin büyük ölçüde dışında gelişiyordu. İYÖKD gibi yasal, sınırlı bir ilk örgütlülüğün yaratılması bile, varolan potansiyeli tüm görkemiyle açığa çıkarmıştı. Ve açıktı ki, bu potansiyel daha ileri düzeyde bir örgütlenmeyi de gerektiriyordu.

Cepheliler, onbinlerce insanı hareket ettiren, sivil faşist saldırılara cevap veren, önderlikleriyle, geçmişi sahiplenmeleriyle güven veren bir güç haline gelmişti. İnkarcılarla artık araya daha kalın çizgiler çekilmeliydi. Cepheliler bu sürecin içinde siyasi arenada kendilerini KURTULUŞ GRUBU olarak ifade etmeye başladılar.

Grubun asıl misyonu, THKP düşüncesini tasfiye etmek isteyenlere karşı, THKP-C mirasını sahiplenmek, mücadeleyi ve örgütlenmeyi Parti-Cephe çizgisinde geliştirmekti.

Partileşme süreci sözü hemen herkesin ağzındaydı. Peki neydi partileşme süreci? En azından "partileşme süreci iradi ve kolektif bir süreç"ti. "İdeolojik birlik sağlama süreci"ydi. Parti-Cephe'yi "hala" savunduğunu söyleyen eskilerin ise ne kolektifliği yaratmak, ne ideolojik birlik sağlamak gibi bir çabaları görülmüyordu. İşte bu noktada, Partileşme sürecinin karakterine uygun olarak Kurtuluş Grubu'yla Kızıldere'den sonra ilk kez merkezi bir faaliyet içine giriliyordu. Bu merkezi faaliyet içinde pratik yönlendirilmeye çalışılırken, Mahir Çayan'ın yazıları da basılarak, çeşitli yöntemlerle çoğaltılarak yaygınlaştırılıyor ve sürece ideolojik anlamda da müdahale edilmeye çalışılıyordu.

Fakat daha hesaplaşmalar, birleşmeler ve ayrışmalar tamamlanmış değildi. Gençliğin 12 Mart sonrası ilk merkezi ve kitlesel örgütlenmesi olan İYÖKD, hem mücadele anlayışı, hem örgütlenme biçimi olarak DEV-GENÇ geleneğinin sürdürücüsüydü. Aydınlıkçılar dışında kalan hemen tüm gruplar yeralıyordu İYÖKD içinde. Fakat grup örgütlenmeleri netleştikçe, grupçuluk öne çıkmaya başladı. Kitlelere gitmeyen, mücadeleyi örgütlemeyen çeşitli oportünist, revizyonist kesimler, İYÖKD'ü "ele geçiremeyeceklerini" görünce, "kendi" gençlik örgütlerini kurmaya yönelerek "tekkeci"liğin tohumlarını attılar.

Bu aslında bir sonuçtu. Asıl ayrışma siyasi düzeyde yaşanıyordu. Ayrışmanın belirtileri, kah dergi yazılarında, kah İYÖKD'ün yönetim biçiminde, kah mücadele tarzında ortaya çıkıyordu.

İYÖKD tarafından çıkarılmaya başlanan İLERİ'deki yazılar bunun bir örneğiydi. Derginin yazı kurulunda, sürecin özelliğine uygun olarak "eski"ler, Cepheci grup içinde "yönetici" görünen sağ kafalılar yeralıyordu. Genç militanlar, dergideki yazıların geçmişe, çizgiye dair soruları cevaplayacak, sürecin önünü açacak yazılar olmadığını çok çabuk farkettiler. Yazılar alabildiğine muğlaktı. Dahası, Yazı Kurulu toplantıları, mücadelenin sorunlarının tartışıldığı bir zemin olmaktan çıkmış, "Sovyet Sosyal Emperyalizmi" tartışmalarının yapıldığı toplantılara dönüşmüştü.

Bunların hiçbiri rastlantı değildi.
Satır satır, adım adım, sinsi sinsi işleyen tasfiyecilik, kısa süre içinde açıklık kazanacaktı. Esasında bu gelişmeler Cepheciler açısından bir arınmayı da sağlıyordu. "Sosyal emperyalizm" tartışmalarıyla, o güne kadar Cepheci grup içinde yeralan sağcı unsurlar, THKP-C'yi külliyen inkar ve mahkum eden bir grup THKP-C eski kadrosuyla birleşip, ayrı bir grup oluşturarak kendi yollarına gittiler. Genç Cepheli kadrolar, bu sürece müdahale edip, o güne kadar "önde" görünen sağcı unsurları da bir kenara iterek, tartışmaları mücadelenin ve Parti-Cepheliler'in esas sorunlarına çektiler. Cephe sempatizanları da büyük ölçüde bu yeni ve genç önderlerin etrafında toplandı.

Bu sırada, "içeriden" çıkan bir kısım "eski" Parti-Cephe kadroları da Ankara'da bir platform oluşturmuşlardı. Amaç güya "hareketi yeniden inşa etmek"ti. Fakat bu platformda yeralanların Parti-Cephe'nin ne geçmişine, ne geleceğine ilişkin hemfikir oldukları bir görüş yoktu aslında. Onlar, hapishanede "her şey bitti" havasındayken, dışarıda THKP-C ve DEV-GENÇ'e bağlı bu kadar büyük bir potansiyel görünce, bu potansiyelden pay kapma hesaplarıyla biraradaydılar. Nitekim onları böyle bir "platform"da berleştiren tek şeyin bu olduğu bir süre sonra görüldü. Bu o kadar "doğurgan" bir platformdu ki, buradan açık ve gizli inkarcılar, fokocular, Aydınlıkçılar ve tasfiyeciler çıkacaktı.

Uzatmadan özetleyelim; Cepheli sempatizanlar yıllarca onları beklemişti. Onlar ise: Bir grup THKP-C eski kadrosu, geçmiş hareketi reddedip Halkın Yolu adlı bir görüş örgütleyerek PDA'ya (Aydınlıkçılar'a) gittiler. İkinci bir kesim, Acil adıyla bir hareket örgütleyip, fokoculuğu seçtiler. Ankara'daki bu platformda yeralanlardan üçüncü bir grup ise, KSD (Kurtuluş Sosyalist Dergi) adıyla inkarcı görüşü benimseyip, revizyonizme yöneldiler.

Bu platformda THKP-C döneminden kalan iki "eski" kadro daha vardı; onlar diğerlerinden farklı görünüyorlardı. Daha sonra Devrimci Yol'u oluşturacak bu iki kadrodan biri eski çizgiyi savunuyor, bir diğeri ise, inkarcılıkla savunmak arasında yalpalıyordu. Fakat bunlar o gün "Parti-Cephe'yi yeniden örgütlemek" görevine hayır demeyenlerdi.

Tüm bu ayrışmalar olurken, Kurtuluş Grubu, THKP-C çizgisinden sapmadan varlığını sürdürdü, geçmiş hareketin esasa ilişkin tespitlerini ve devrimci çizgisini savundu. Kurtuluş Grubu olarak kendilerini ifade eden genç Cepheliler, Kızıldere'nin mirasını yaşatma ve sürdürme görevini üstlenmenin adımlarını atarken, Ankara'daki bu grupla da ilişki içindeydiler.

Diğer illerde de gençlik dernekleri kurulmuştu bu süreçte ve hemen her il, Türkiye çapında, DEV-GENÇ gibi merkezi bir örgütlenmeye ihtiyaç duyulduğunu belirtiyordu. Ki koşullar da bunu dayatıyordu. Mücadele İstanbul dışında da birçok şehirde ve öğrenci gençlik dışında diğer halk kesimleri nezdinde de gelişiyordu; oligarşinin, sivil faşistlerin saldırıları artmış, faşist işgal politikası uygulanmaya başlanmıştı.

İnkarcılara karşı nasıl bir ideolojik savaş verilecekti? İnkarcıların, "sosyal emperyalizmcilerin" yarattığı teorik kaosa nasıl müdahale edilecekti? Faşist saldırılara karşı nasıl cevap verilecekti? Örgütlenme nasıl merkezileştirilecekti?.. Bunlar acilen cevaplanması gereken sorulardı.

Ankara'daki grup, aslında bu soruların cevaplarında pek güven vermiyordu. Özellikle İstanbul'daki genç Cepheliler'in önderliğinde bu konuda militan ve kitlesel bir mücadele gelişirken, Ankara'da bu konuda pek bir hareketlilik yoktu. Faşist saldırılar karşısında etkisiz, edilgen bir duruşları vardı. Öte yandan İstanbul'da inkarcılar püskürtülürken, Ankara grubu bu konuda da kararlı bir duruş gösteremiyor ve bunun sonucunda önemli oranda Parti-Cephe potansiyeli oportünist, revizyonist grupların etkisinde kalıyordu.

Ankara'daki "eskiler", ne anti-faşist mücadelede, ne ideolojik mücadelede İstanbul'dakileri desteklemez ve yardımcı olmazlarken, genç Cepheliler her şeye rağmen iddialarını sürdüren, THKP-C'yi savunuyor gözüken bu eski THKP-C ve DEV-GENÇ kadrolarına güvenmek ve birlikte yürümek istiyorlardı. İstanbul ve Anadolu'nun çeşitli şehirlerindeki DEV-GENÇ'lilerin, Parti-Cephe sempatizanlarının oluşturduğu bu büyük potansiyeli bölecek bir tavırdan ısrarla kaçınıyor, sorumlu davranıyorlardı.

Ankara grubuyla İstanbul'da Kurtuluş Grubu arasındaki tartışmalar sürecinde "eski DEV-GENÇ örgütlenmesi gibi merkezi bir fedarasyonun kurulması ve ideolojik birliğin sağlanması" doğrultusunda anlayış birliğine varıldı. Cepheliler'in önceliği de bunlardı. Bu iki hedef doğrultusunda ilişkiler kurulacak ve geliştirilecek ve elbette, bu sürecin sonucunda hareketin PARTİLEŞMESİ gerçekleştirilecekti. Zaten hedefinde PARTİ'nin yeniden yaratılmasının olmadığı bir ilişki ve örgütlenme, Cepheliler'in katılacağı bir örgütlenme olmazdı.

Ankara ve İstanbul'daki Cepheliler'in arasında kurulan bu birlikteliğin ilk ürünü olarak 1975'te Devrimci Gençlik Dergisi çıkarılmaya başlandı. Derginin 1. sayısında "parti sorunu, yine temel meselemizdir" denilerek, sürecin "partileşme süreci" olduğu belirleniyor; "bütün yanlış görüşlere ve sapmalara karşı SİSTEMLİ VE ÖRGÜTLÜ BİR İDEOLOJİK MÜCADELE SÜRDÜRÜLMELİDİR" kararıyla da, siyasi bir yapıda birliğin yolunun revizyonizme ve oportünizme karşı ideolojik mücadeleden geçtiği söyleniyordu. Ki bunlar doğru tespitlerdi.

Süreç aynı zamanda, Ankara grubunun bu tespitlerdeki samimiyetinin sınanacağı bir süreçti.

Devrimci Gençlik Dergisi'nin yayınlanmasının ardından, ilk olarak AYÖD (Ankara Yüksek Öğrenim Derneği) ile (İYÖKD'in yerine kurulan) İYÖD arasında kurulan ilişkiler, Anadolu'nun diğer illerinde DEV-GENÇ'lilerin önderliğinde kurulmuş gençlik örgütlenmelerini de kapsadı. Merkezileşme zaten herkesin belirttiği bir ihtiyaçtı. Kasım 1976'da Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (DEV-GENÇ) kuruldu.

Federasyonun kurucuları İYÖD, AYÖD ve EYÖD (Erzurum Yüksek Öğrenim Derneği) yöneticilerinden seçilmişti. Kurucularından beş'i İstanbul, beş'i Ankara'dan olan federasyonun başkanı Ankara'dan, Genel Sekreteri ise İstanbul'dan seçilmişti. Federasyon örgütlenmesi kısa sürede onlarca derneği çatısı altında toplarken, Parti-Cephe potansiyelini de adım adım ülke çapında merkezileştirmeye yöneliyordu.

Ama ne var ki, bu süreç de bu şekilde, sorunsuz gelişmeyecekti.
Devrimci Gençlik Dergisi'nin çıkarılmasının amaçlarından biri, THKP-C ideolojisinin kavranışındaki muğlaklıkların giderilmesi, THKP-C'nin sağ ve sol yorumlarına karşı net bir çizgi çekilmesi, yani kısacası "ideolojik birliğin sağlanması"ydı. Süreçteki ilk yalpalama da bu noktada açığa çıktı. Dergiyi denetiminde bulunduran Ankara hizbi, bu görevi yerine getirmekten adeta kaçıyor, dergiyi genel geçer yazılarla dolduruyordu.

Öte yandan, bu birliktelikle beraber anti-faşist mücadelenin daha da gelişmesi gerekirken, tersi oluyor, İstanbul, Bursa, Tekirdağ gibi şehirlerde faşist saldırılar püskürtülürken, Ankara grubunun daha hakim ve etkin olduğu yerlerde -başta Ankara olmak üzere- pasif bir çizgi izleniyordu... Örgütlenme anlayışında da farklılıklar olduğu açığa çıkıyordu ve hiç kuşkusuz bunların hepsinin temeli, THKP-C çizgisini kimin nasıl kavradığıyla ilgiliydi.

Parti-Cephe çizgisindeki son ayrışma ve partileşmenin önündeki tasfiyeci engel, bu farklılıkların hesaplaşmasının yapılmasıyla aşılacak ve parti düşünün zorlu yolunda yürünmeye öyle devam edilecekti...

_________________
Devrim Kurtulus
Resim
kurtulusum@hotmail.de


14. Eyl 2012, 03:04
Profil Web sitesini ziyaret et
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01.2012
Mesajlar: 666
Konum: kurtulusum@hotmail.de
Gender: Male
Mesaj Re: Parti`nin Öyküsü 1-6
Devrimci Gençlik Dergisi'nin 1. sayısında "Parti sorunu temel meselemizdir" diyen Ankara hizbi, ipe un seriyordu. Partileşme yönünde bir adım, dahası bu doğrultuda bir niyet, hazırlık yoktu ortada. Dahası, partiden de nasıl bir partiyi anladıkları konusunda kuşku bulutları yoğunlaşıyordu.

Partileşme süreci iradi ve kolektif bir süreçti; o halde süreç daha iradileştirilmeliydi. Bu ihtiyaç, Nisan 1977'de Devrimci Yol Bildirgesi'nin yayınlanmasını beraberinde getirdi. Ancak bildirge sorunları da açığa çıkardı. Ankara ve İstanbul'daki örgütlülüklerin "ortak onayı" ile çıkarılması kararlaştırılan bildirge, konulardaki kuşkular ve tartışmalar giderilmeden Ankara hizbi tarafından yayınlandı.

Bildirge'de sorunlu ifadeler vardı. Özellikle "geçmişin değerlendirilmesi", "ulusal sorun", "öncü savaşı" gibi bazı konularda İstanbul'daki Cepheciler'in itirazları karşısında ise, Ankara hizbi, "düzeltilecek", "matbaa hatası" ya da "bu bağlamda anlaşılmalıdır" şeklinde geçiştirmeyi yeğliyordu.

Bildirge'nin ardından 1 Mayıs 1977'de Devrimci Yol Dergisi'nin ilk sayısı çıktı. Bu dergide de "savaşçı partinin yaratılması sorunu temel sorun" olarak nitelendiriliyordu. İstanbul'daki Cepheciler, Ankara ile aralarındaki farklılıkların süreç içinde giderilebileceği düşüncesini korumak istiyorlardı. Ancak Ankara'dakiler İstanbul'dakileri "sol kafalı" olarak değerlendirip, kendi sağ anlayışını İstanbul'a da empoze etmeye çalışmaktan geri durmuyordu.

İdeolojik birliğin sağlanmasına hizmet edecek olan Devrimci Yol Dergisi'nde de bu görevden kaçınılıyordu. Ankara Grubu, görüşmelerde THKP-C'yi savunduğunu tekrarlamakla birlikte THKP-C'nin temel tezlerinden ne anladıklarını açmaya bir türlü yanaşmıyordu.

İstanbul'daki Cepheciler'in belli bir döneme kadarki siyaseti "birlik-eleştiri-birlik" olarak şekillenmişti. Ama artık, pratik farklılıkların arttığı, teorik farklılıkları giderecek bir tartışma, eleştiri, ideolojik mücadele sürecinin işletilmediği, tam tersine sağ bir görüşün sinsice empoze edilmeye çalışıldığı noktada, Cepheciler'in siyaseti de farklı şekillenmek zorundaydı.

Devrimci Yol'un o zamanki önderleri, yıllar sonra, aslında o günlerde, sistematik bir şekilde THKP-C düşüncelerini savunma gibi bir anlayışları olmadığını itiraf ettiler. O zaman açıkça yalan söylemişlerdi militanlara. Yalanın nedeni o büyük Cephe potansiyelini kendi denetimlerinde tutma isteğiydi.

Ve ne acıdır ki, bu sinsi tasfiyeciliği, daha sonra da cunta mahkemelerinde kendilerini kurtarmak için kullanacaklar, "Devrimci Yol'da hiçbir zaman 'partinin yaratılmasından sonra militanlar tarafından verilecek öncü savaşıyla suni denge kırılacak' türünden şeyler yazılıp savunulmadı" diyeceklerdi.

Evet, THKP-C'nin temel tezlerinden sözetmekten ısrarlı ve bilinçli bir kaçış olduğu açıktı artık. "Siz THKP-C'yi inkar ediyorsunuz, THKP-C düşüncesini tasfiye etmek istiyorsunuz" eleştirileri karşısında ise, militanlar önünde keskin THKP-C savunuculuğu yapıp riyakarlığı sürdürüyorlardı.

Cepheciler, Mahir'in yolunda yürüyeceklerdi. Ve Mahir gibi, gerektiği anda, "ayrılık artık parolamızdır" demekten kaçınmayacaklardı.

"Bizim için ayrılık ne zaman parola olur? Kargaşalık gerek teorik, gerek pratik ilerleyişe engel olmaya başladığı zaman" diyordu devrim önderleri.

Devrimci Yol tasfiyeciliği açık ki bu noktadaydı. Tasfiyeci hizbin açığa vurulmamış sağcı görüşleri, Cepheciler'i bir belirsizliğe yuvarlıyor, bu durum hareketin hem teorik, hem pratik ilerleyişine engel oluyordu.

"Birlikte" olunan bu süreçte, genç Cepheci kadrolar açısından birçok şey daha aleni bir hal almıştı. Anti-faşist mücadelede Cephe militanlarının asla ortak olmayacağı bir pasifizm savunuluyordu. Örgütlenmede kendiliğindencilik hakimdi. Kadrolaşma sağ bir bakış açısının ürünüydü. Geçmişin değerlendirilmesinde tam bir inkar olmasa da devrimci bir sahiplenme de yoktu. Ki bunlar ayrılığın da teorik başlıklarını oluşturacaktı zaten.

Ayrılıkta tereddüt, THKP-C ideolojisinin sürdürülmesi ve Parti'nin yeniden yaratılması görevinde tereddüt demekti. Ayrılığın bir görev haline dönüştüğü bu noktada görevden kaçılamazdı. Bu görevi üstlenecek Cepheci kadrolar, dört-beş yıllık bir mücadele ve örgütlenme tecrübesine de sahiptiler artık.

Nihayet önder kadrolar, 1978 yılı ortalarında eleştirilerini açıklayıp Devrimci Yol Hareketi'nden ayrıldıklarını, görevlerini askıya aldıklarını açıkladılar. Devrimci Yol Hareketi içindeki görevler askıya alınırken, daha ağır bir görevin altına giriliyor, Türkiye devriminin görevleri omuzlanılıyordu.

Ankara hizbiyle yapılan tartışmalardan bir sonuç alamayan önder kadrolar, görevlerini askıya alma kararlarını bildirerek İstanbul'a döndükten sonra, (ki tarihler 1978 Şubat'ını göstermektedir), 1974'ten beri mücadele içinde öne çıkmış, İstanbul'daki anti-faşist mücadeleye önderlik yapan gençlikten, gecekondu mahallelerinden, işçi, memur kesiminden 40'a yakın kadroyla bir toplantı düzenlediler. İTÜ-DER lokalinde yapılan bu toplantıda gelişmeler anlatılıp tartışıldıktan sonra, "bir müddet daha beklenmesi" kararı alındı.

Ancak bu bekleme kararına karşın, ayrılık kendini bir başka biçimde İstanbul'daki 1 Mayıs 1978 Mitingi'nde ortaya koydu. "Mahir Çayan'ın resminin mi, yoksa Devrimci Yol pankartının mı önde taşınacağı" şeklinde kendini açığa vuran tartışmada Ankara DY hizbinin İstanbul'daki kadrolara inisiyatifini zorla kabul ettirme çabaları ters tepti; ayrılık tabana yansımış oldu.

Bunu alenileşen tasfiyecilik hareketleri izledi. Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (DGDF)' nin kapatılması sonucu yeni federasyon kurma çalışmalarında, nasıl bir örgütlenmeye gidileceği amacıyla toplantılar yapılmasına karşın, Cepheciler, Tüm Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (TDGDF)' nun kurulduğunu gazetelerden öğrendiler. Ankara hizbi, örgütlenmeye kendi sağcı kafasına uygun kadroları yerleştirme operasyonu sürdürüyordu ve bu manevralar, diğer örgütlenmelere de yansıyarak devam ediyordu.

Seyirci kalınamayacak bir gelişme sözkonusudur. Tasfiye operasyonunun ideolojik, örgütsel tüm boyutlarıyla İstanbul'daki alanlara ve Anadolu'daki tüm bölgelere açılması kararlaştırılır. Anadolu'daki onlarca DEV-GENÇ birimi, THKP-C çizgisine karşı sürdürülen bu sinsi tasfiyeciliği öfkeyle karşılar. THKP-C geleneğinden uzaklaşmış bir DEV-GENÇ'in kabul edilemeyeceğini açıklar onlarca il ve ilçenin temsilcisi. Bunun üzerine 8 Temmuz 1978'de İstanbul'da DEV-GENÇ KURULTAYI toplandı. Yaklaşık 1500 delegenin katıldığı kurultayda Devrimci Gençlik Federasyonu DEV-GENÇ'in yeniden kurulması kararlaştırıldı. Artık ayrılık, örgütsel alanda da ifadesini bulmuştur.

Bu noktaya gelinceye kadar, Cephe kadroları, bu potansiyelin bölünmemesi için gösterilmesi gereken sabır ve esnekliğin azamisini göstermiş; pratik görevler ihmal edilmemiş, örgütsel disipline riayet edilmiş, hep ilkeli ve açık olunmuştur. Ve son noktada, eleştiriler ve görüşler açıkça ilan edilmiştir. Bu anlamıyla da devrimci bir ayrılık gerçekleştirilmiştir.

1978 Ağustos'unda basılıp yayınlanan "Devrimci Yol Hareketi'nde Tasfiyecilik ve DEVRİMCİ ÇİZGİ" adlı broşürle, ayrılığın ideolojik, politik nedenleri tüm halka açıklandı.

Bu broşürde özetle şu başlıklar yeralmıştı.
- THKP-C değerlendirmesi
- Bildirge Platformu ve Partileşme Süreci
- Devrim anlayışı
- Milli mesele
- Çalışma tarzı
- Kadrolaşma sorunu
- Anti-faşist mücadelede kendiliğindencilik
- Örgüt anlayışı
Başlıkların da ortaya koyduğu gibi, ayrılık kapsamlıydı. Daha doğrusu, hemfikir olunan pek bir şey olmadığı görülüyordu. Çünkü tasfiyeci hizip, temelde THKP-C stratejisinden kopmuştu, bu "kopuş"un örgüt anlayışı, kadro, kitle çalışması, illegalite anlayışı, kısacası her alanda yansıması doğaldı.

Tasfiyeci hizbin ilk işi ayrılığın gerçek boyutlarını gizlemeye çalışmak oldu. İlkin ayrılanlar "üç-beş kariyerist" dediler. Ardından Cepheciler'in siyasi arenaya çıktıkları isim olan Devrimci Sol adını kullanmayıp "Askıcılar" diyerek küçümsemeye çalıştılar. Çeşitli bölgelerde DEV-GENÇ adını "kullandırtmama", duvarlardaki DEVRİMCİ SOL imzalarını silerek üstüne DY imzası atmak gibi ucuz, tarihi gidişi durdurmaya elbette yetmeyecek acizlikte yöntemlere de başvuruldu. Bu yöntemlerle aynı zamanda, ayrılık konularının tartışılmasına konulan ambargo sonucunda ideolojik, siyasi ayrılık noktalarından habersiz DY kadro ve sempatizanlarını kemikleştirmek amaçlanıyordu.

Ne var ki, ne ayrılığı maddi olarak gizlemeye, "küçük göstermeye" imkanları vardı, ne de ideolojik olarak eleştirileri cevaplayacak durumdaydılar. Bunun yerine provokasyonlardan, silahlı saldırılardan medet umdular. Devrimci Yol'un siyaset yasakçılığının, sol içi şiddetin baş sorumlularından biri oluşunun tarihi işte bu ayrılığa kadar uzanır. DEVRİMCİ SOL tarafından yayınlanmaya başlanan DEV-GENÇ Dergisi'nin 1. sayısında Ankara hizbine seslenilerek "Tasfiyeciler Devrimci Hareketimizin Gelişimini Engellemede Provokasyona Umut Bağlamamalıdır" başlıklı bir yazı yayınlanır. Nitekim DY'nin sol içi şiddete, provokasyona bağladığı umutlar boşa çıkmış ve Devrimci Sol sınıflar mücadelesindeki yerini almıştır.

Onbinlerce Cephe militanının devrimci mücadelesi, elbette er geç Cephe çizgisinde yatağına kavuşacaktı. Tasfiyecilik, ne sinsi inkarcılığıyla ne de saldırılarıyla tarihin bu devrimci gelişiminin önüne geçemezdi. Devrimci Sol, tüm bu saldırılar ve Devrimci Yol'la birlikte hareket eden kimi oportünistlerin kuşatması altında, Türkiye solunda bir benzeri daha görülmeyen bir ayrılık gerçekleştirdi. Tasfiyeci hizbin engellerinin aşıldığı her yerde kitlesel tartışmalar örgütlendi. Ve tüm bunların ötesinde Devrimci Sol, çok kısa sürede mücadelesiyle kendisini dosta, düşmana kabul ettirmiştir.

Hiç kuşku yok ki, bugünden bakıldığında bütün bu tartışmalar çok anlamlı görülmeyebilir. Veya bugün ÖDP gibi bir parti kurup reformizm kulvarında kulaç atanların öncü savaşı, savaşçı parti gibi konularda söyleyebilecek neleri olduğunu kavramak zor olabilir. Fakat geldikleri nokta da esas olarak o günkü tasfiyeciliklerinin devamından başka bir şey değildir. Sağcı görüş, o günkü koşullarda henüz aleni değildir, ama uç vermiştir, hayatın çeşitli alanlarında ruşeym halinde göstergeleri vardır. Devrimci önderliğin rolü buradadır ki, bu göstergelerden hareketle tasfiyeciliği tespit etmiş ve büyük bir Cephe potansiyelini, tasfiyeciliğin etki alanından çekip çıkarabilmiştir.

Bu ayrışma ve tartışma süreci, Devrimci Yol'un tasfiyeciliğinin daha net ortaya çıktığı bir süreç oldu. Cepheciler'in ayrılması bir anlamda DY önderlerini "rahatlatmış"tı. Şimdi inkarcılıklarını daha açık ifade edebileceklerdi.

Tüm diğer teori ve politikaları bir yana, DY'nin bu süreçte ortaya koyduğu "geçmiş değerlendirmesi", tek başına inkarcılığın belgesiydi. Ki yazı dizimizin muhtevası açısından bizim için burada önemli olan özellikle Parti konusunda söyledikleridir. Evet, THKP-C hakkında şöyle diyordu tasfiyeci ve inkarcı Ankara hizbinin teorisyenleri:

"THKP-C... büyük ölçüde kendiliğinden nitelikli bir sürecin sonunda 1970 sonlarında partileşmiştir."

"1971 yenilgisi, THKP-C hareketinin gerek örgütsel yapılanışında ve gerekse örgütün ideolojik temelleri ve bütünlüğü açısından önemli zaaf ve eksiklikler ihtiva ettiğini ortaya koymuştur. THKP-C'nin ideolojik çizgisi, devrim ve mücadele anlayışı, örgütün değişik çalışma alanlarındaki tüm birimlere ve yönetim kademelerine hakim kılınamamıştır."

Yazı dizimizin önceki bölümlerinde aktardığımız kısa tanımlardan hatırlanacaktır; Neydi Parti? "İradi ve kolektif bir sürecin sonunda kurulmuş bir örgütsel yapı" idi. Oysa DY teorisyenlerine göre, THKP-C bu niteliği taşımıyordu, kendiliğinden kurulmuştu.

Neydi Parti? "İdeolojik ve örgütsel birlik" demekti. Oysa yine DY teorisyenlerine göre, THKP-C'de ikisi de yoktu. Ki "bağlantı kayışları kopuktu, silahlı mücadele ile barışçıl mücadele arasındaki uyum yoktu... aslında savaşma kararı yoktu savaşmak zorunda kaldı" vs. diye daha başka şeyler de söyleyeceklerdi.

İşin özü şuydu; aslında tasfiyeci ve inkarcı teorisyenler, "THKP-C bir Parti değildi" demeye getiriyorlardı. Buradan hareketle ise, kabul ettirmek istedikleri, alabildiğine yatay bir örgütlenme anlayışıydı.

Öyle bir THKP-C tarif ediyorlardı ki, her şeyi eksik ve yanlıştı; dolayısıyla o eksik ve yanlışlara düşmemek için THKP-C ne yapmışsa, onun tersini yapmak gerekiyordu. Tasfiyeci hizbin teorik sistematiği işte böyle geliştirildi. Bu sistematik, partileşmeyi reddetti, öncü savaşını reddetti, halk savaşını reddetti... Sistematik kendi içinde öyle kurgulanmıştı ki, her gün içinden daha sağcı teoriler üretiyordu...

THKP-C stratejisinden kopuş, THKP-C'nin geleneklerinden, militanlığından, uzlaşmazlığından, devrim iddiasından da adım adım uzaklaşmayı beraberinde getirecekti elbette. Bu gidişatın nereye varacağının cevabı ise, bu teorilerin sahiplerinin örgütledikleri partide ve bir gazetedeki "köşe"lerinde yazdıklarındadır. Ki bugünkü durumlarına burada girmek gereksizdir. Çünkü onlar, tasfiyeciliğin teorisini yapıp inkarcılığı örgütlemeye başladıkları andan itibaren aslında THKP-C tarihinin dışına düşmüşlerdir.

Parti'nin öyküsü, ayrılığı parola yapmakta tereddüt etmeyen, tasfiyeciliğin ve inkarcılığın önüne Parti-Cephe'nin teorisini savunarak set çeken kadroların öncülüğünde yazılmaya devam edilecekti.

Kaçınılmaz ayrılık gerçekleşmişti. Şimdi görev, THKP-C'nin sağ ve sol yorumlarına ve her türden oportünizme karşı kalın çizgiler çekerek, devrimci mücadeleyi ve partiyi örgütlemekti. DEVRİMCİ SOL'un ideolojik, örgütsel, siyasi oluşumuna yön veren önder kadrolar biraraya gelerek, iradi ve kolektif bir sürecin ilk adımlarını attılar. Türkiye çapında azımsanmayacak sayıda kadro ve sempatizan, THKP-C'ye, DEV-GENÇ geleneğine, Mahir'in önderliğine bağlılıklarıyla, 1974'ten beri mücadelenin önünde olan bu önder kadroların etrafında toplandılar.

20 Aralık 1978'de süreç daha iradi bir nitelik kazandı. Bu tarihte her alandaki kadroların katılımıyla bir toplantı yapıldı. "Devrimci Sol'un Kuruluş Konferansı" olarak da adlandırılabilecek olan bu toplantının sonuçları, Parti tarihinde "20 Aralık Kararları" olarak anıldı. Bu kararlar, "Partileşme süreci" olarak adlandırılacak olan o günden sonraki süreci şekillendiren kararlardır. Sözkonusu toplantıda Devrimci Sol önderinin tuttuğu notlar, hareketin durumunu ve hedeflerini de ortaya koymaktaydı:

"THKP/C'nin bir dizi gruba bölündüğü bir ortamda bir siyasi hareketin örgütlenmesi sorunuyla başbaşayız. ... Bunu yapabilmek için de yine bu sürece has yukarıdan aşağı asgari de olsa merkezi bir örgütlenme ve ideolojik birliğin gündeme gelmesi gerekir."

"Bu örgütlülük bizce doğruluğu kabul edilmiş PASS'yi hayata geçirebilecek bir örgütlülük olmalıdır."
"Bu örgütlülüğün hayata geçmesi ise öncelikle parti sorunudur. Parti elemanlarının ve organizasyonlarının oluşturulması için elimizdeki mevcut elemanların niceliği ve niteliği yeterli değildir."

"Aslında ideal olan, dardan genişe doğru gelişen ve organlarını yaratıp kaplumbağa adımlarıyla pratiğe geçirmektir. Ama bizim gelişimimiz bunun tam tersidir... Yılların getirdiği kendiliğindencilik ve alışkanlıklar, kadroların deşifre olması, gençlik hareketi içinde boğulma, perspektifsizlik ve DY hareketinden ayrılışımız... önümüzdeki tablo budur..."

Devrimci bir Parti, işte bu tablodan yaratılacaktır.

_________________
Devrim Kurtulus
Resim
kurtulusum@hotmail.de


14. Eyl 2012, 03:04
Profil Web sitesini ziyaret et
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01.2012
Mesajlar: 666
Konum: kurtulusum@hotmail.de
Gender: Male
Mesaj Re: Parti`nin Öyküsü 1-6
Parti'nin Öyküsü'nde beşinci bölümdeyiz. Zaferler ve yenilgilerin, yükseliş ve düşüşün birbirini takip ettiği bir dönemin öyküsü bu. Bu bölümde anlatılacaklar, hem '80 öncesinin yükselişini, hem '80 sonrasının gerileyişini içeriyor. Bu dönemin kadroları, fırtınalar yaratan güçlü bir devrimci akışa da, kitlelerin devlet terörü altında geri çekilişine de tanık oldular. Devrimci hareketin kadroları, yükselişte de, gerileyişte de Partileşme görevini hiç unutmadılar. Fakat o devrimci akışın güçlü olduğu dönemde oluşum ve gelişimini tamamlamamış ve ortalıkta bolca bulunan "biçimsel, bürokratik" bir parti kurmak gibi bir acelecilik ve yanılgıya düşmedikleri gibi, ardarda örgütsel darbelerin yenildiği, halkın mücadelesinin alabildiğine gerilediği dönemlerde de bu hedeften vazgeçmediler.

Gerçekten de '80 öncesinde ortada birçok "parti" vardı. Daha doğrusu, kendisinin "parti" olduğunu iddia eden örgütler, gruplar vardı. Ve hepsi de "proletaryanın partisi" olmak iddiasındaydılar. Parti olgusu alabildiğine karikatürize edilmiş, üç beş kadronun bir program-tüzük yazmasına indirgenmişti. Dolayısıyla, ortada pek çok parti vardı ama proletaryanın partisi rolünü üstlenebilecek hiçbir örgütlenme de yoktu.

74'ten bu yana süregelen tartışmalardan, ayrışmalardan sonra nihayet Parti-Cephe'yi savunan bir hareket "Partiyi yeniden yaratma" hedefini önüne somut olarak koymuş, THKP-C teorisine, tabiri caizse sulandırmadan, sağa sola saptırmadan, devrimci muhtevasıyla sahip çıkıyordu.

Denilebilirdi ki; "Partileşme süreci" Devrimci Sol kadroları için sürecin esasını ifade eden kavramdı. Fakat bu sürecin hiç de kolay olmayacağı açıktı.

Devrimci Sol'un siyasi arenaya çıktığı ortam; sivil faşist terörün hayatın her alanına yayıldığı, okulları, semtleri işgal politikasının yürürlükte olduğu bir dönemdi. Faşist terörün planlarını bozmanın yolu, faşist terörün karşısına devrimci şiddeti çıkarmaktan geçiyordu. Ama bu nasıl olacaktı, hangi örgütle yapılacaktı?

Örgütlenmeyi oluşturan kadroların birçoğunda, Devrimci Yol dönemindeki "kendiliğindenciliğin" etkileri sürüyordu. Hareketin kuruluşundan kısa süre sonra da sıkıyönetim ilan edilmişti ve bu da gelişme imkanlarını kısıtlayan bir başka faktördü.
Mevcut kadrolarla bir Parti organizasyonuna gidelim demek mümkün değildi. Partileşmek aynı zamanda kadrolaşmak demekti. Öte yandan, pratiğin dışında bir kadrolaşma, partileşme de mümkün değildi. Bu noktada açıktı ki; Parti'yi yeniden yaratmaya aday bir örgüt, yetersizliklerine karşın, faşizme karşı savaşmak zorundaydı; Cephe çizgisini ve geleneklerini yaşatıp geliştirecek kadrolar ve Parti de ancak böyle bir savaşın içinde yaratılabilirdi.

Mevcut kadroların yeni bir anlayışla yeniden şekillendirilmesi ve genç insanlara güven, kadro politikasının temelini oluştururken faşist teröre karşı da cüretli bir siyasi çizgi izlendi. Bu politikanın doğruluğunun ve bu politikada kararlılık ve başarının sonucundadır ki, tasfiyeci DY'nin saldırılarına, sıkıyönetim baskılarına, faşist teröre karşı, Devrimci Sol kısa sürede dostun düşmanın kabul ettiği bir hareket haline geldi.

Örgüt, savaşın içinde pişerken, kendi içinde de arınacaktı kaçınılmaz olarak. Çünkü kendiliğindenciliğin belirleyici olduğu bir dönemin ardından bunun yaşanması kaçınılmazdı. Devrimci Yol döneminin "tasfiyeciliği"nin sonuçlarından biri de, örgütlenme "yatay" anlamda alabildiğine yaygınlaşırken, tasfiyeci yönetimin "dikey örgütlenme"den, başka deyişle "merkezileşme"den kaçınmasıydı. Devrimci Sol, '78 Aralık toplantısından itibaren merkezi bir organizasyon oluşturmayı şart gördü ve bu doğrultuda hızlı adımlar atıldı.

Örgütsel ve ideolojik anlamda bütün bunlar yaşanırken, 1979 sonlarına doğru, ayrılık sürecinde Devrimci Sol'dan yana tutum takınmış, bazıları sorumluluklar da üstlenmiş bazı kadrolar "ayrılıklarını" ilan ettiler. Ayrılıklarının nedeni basit ve yalındı: "Kendiliğindenci dönemin özelliklerinin bir ürünü olarak ortaya çıkan zaaflı unsurlar, kendi zaaflarının, konumlarının sürdüğü bir örgütlülük istiyorlardı."(1)

Devrimci Sol'da bunu bulamayacakları, bulamadıkları açıktı. Her şey Ğyeni kadroların gelişimi, cüretli bir anti-faşist mücadele, merkezileşmenin gereği olarak hiyerarşi ve disiplinin hakim kılınması vb.Ğ eski kadroların statülerini alt üst ediyordu.

Bu yaşananlar hiç kuşku yok ki "Partileşme Süreci"nin doğasına uygun olandı; çünkü bu süreç "ideolojik birlik" sağlama süreciydi. Merkezileşmeydi. Parti-Cephe ideolojisini savunamayanlar, uygulayamayanlar, gerçek bir örgüt ve giderek Parti olmanın gereklerini yerine getiremeyenler, sürecin dışına düşeceklerdi. Kendilerine "Platformcular" adını verenlerin akıbeti de böyle oldu. Devrimci Sol'a ayak uyduramayışlarına "ideolojik" bir kılıf olması için ortaya attıkları düşünce, "THKP-C kökenli grupların kendilerini lağvedip birleşmeleri" gibi ideolojik, politik, pratik hiçbir anlamı olmayan bir düşünceydi. "THKP-C kökenli" olmaktan başka hiçbir ortak özellikleri olmayan DY, KSD ve Devrimci Sol'un birleşmesini istemek, '74'ten beri yaşanan ayrışmaları, tartışmaları, mücadeleyi yoksaymaktı. "Olmayacak duaya amin diyen" bu grupta yeralanların kimi DY'ye, kimi KSD'ye kimi de düzene yani ait oldukları yerlere dönerken devrimci hareket partileşme yolunda daha büyük ve sağlam adımlarla yürümeye devam etti.

THKP-C'nin sol yorumcuları, nüanslarda farklı şeyler söyleseler de partileşme görevini reddeden ("parti zaten var, kurmaya gerek yok"!) bir tutum içindeyken, sağ yorumcular ise, bu görevi açıktan reddetmeyip belirsizliğe bırakmışlardı. THKP-C çizgisindeki sağ ve sol sapmaya karşı ideolojik mücadele içinde şekillenen Devrimci Sol ise bu sürecin pratik, somut adımlarını devam ettirirken, 1970 öncesi koşullarla o günkü '78-'79'lardaki koşulların farklılığını gözönünde bulundurmak zorundaydı.

THKP-C'nin partileşme süreci, yaşanılan partileşme süreci açısından birebir uygulanabilecek bir örnek oluşturabilir miydi? Dogmatik bakış açısı bu soruya "evet" cevabı veriyordu.

Devrimci Sol, partileşme sürecini geliştirmek için üç alanda belirleyici adımlar atmıştı: Bir; örgütsel açıdan merkezileşme sağlanmaya çalışılıyordu. İki, ideolojik mücadele alanında çeşitli yayınlarla THKP-C çizgisinin açılımını yapıp sağ ve sol sapmayla ideolojik mücadele yürütüyordu. Üç, askeri alanda örgütlenmeye belli bir nitelik kazandırma doğrultusunda FTKSME'ler ve SDB'lerin (Faşist Teröre Karşı Silahlı Mücadele Komiteleri ve Silahlı Devrimci Birlikler) oluşturulması gündeme getirilmişti.

Partileşme sürecinin neden böyle şekillendiğinin cevabı, hareketin yayın organında şöyle açıklanıyordu: " '71 öncesi objektif ve subjektif bu şartların bugün geçerliliği iddia edilemez.

"... Bugün partileşme sürecindeki ideolojik mücadelenin odak noktasını '71 öncesinden farklı olarak Devrim Yolunun belirlenmesi değil, THKP-C görüşlerinin bugünkü şartlarda nasıl hayata geçirileceği ve örgütleneceği tartışmaları almıştır."
"Pratik olarak 71 öncesi... nispi de olsa barışçıl mücadele şartları varken ... bugün sivil faşist terör ve devlet terörü halk kitlelerini her alanda tedirgin etmekte, katliamlar düzenlemektedir." (2)

Kısacası, hem ideolojik mücadele, hem pratiğin şekillenişi açısından '70 öncesinden farklıydı süreç. Türkiye devriminin yolunun netleştirilmesi gibi bir sorun yoktu artık; sorun, bu çizgiyi günün şartlarına uygun örgütlemekte ve yine '70 öncesinde olmayan faşist teröre karşı mücadele içinde kadrolaşmaktaydı.

Sürecin 1 Mayıs '77'den Maraş'a uzanan katliamlar ve faşist terör dönemi olduğu hatırlanırsa, bu tespitlerin önemi ve doğruluğu daha iyi anlaşılacaktır.

Sıkıyönetim ve devlet terörüyle birlikte, solun bir kısmında "geri çekilme" eğilimleri görülmeye başlanmıştı. Kimi "kitle mücadelesi" teorisiyle, kimileri "örgütü koruma" gerekçeleriyle, sivil ve resmi faşist terörün karşısına gerektiği şekilde çıkmıyordu. Devrimci hareket, o koşullarda görevlerini Ğyine partileşme göreviyle bağlantısı içindeĞ şöyle ortaya koydu:
"Süratle, tüm 'yasal' çalışma biçimlerinin ve olanaklarının ortadan kalktığı bir dönemdeyiz. Yeni şartlara uyup sıkıyönetime ve faşist teröre karşı savaşılmalı ve proletaryanın savaşçı partisini yaratmalıyız. Sıkıyönetimin gelişi, partileşme sürecinin tamamlanmasını ve faşist teröre karşı devrimci şiddetin uygulanmasını erteleyemez, aksine dünkünden daha fazla gereklidir." (3)

Partileşmeyi, öncü savaşını, uzun süreli halk savaşını içeren bir devrim stratejisini hayata geçirmeyi amaçlamak, hiç kuşku yok ki büyük bir siyasi cürettir. Devrimci hareketin partileşme süreci de işte bu siyasi cüretle şekillenmiştir.
Devrimci hareketin siyasi arenaya çıkışının hemen ardından gerçekleştirilen Gültepe Baskını (ki bu baskın, çok kalabalık bir savaşçı grubuyla faşist işgal altındaki bir semtte birçok faşist hedefin aynı anda vurulması şeklinde gerçekleştirilmiş ve Türkiye solunda bir ilk oluşturuyordu), Gün Sazak, Nihat Erim gibi faşist hareketin ve devletin yönetim kademelerine vurulması, emperyalist şirketlere, karakollara düzenlenen baskınlar, bu siyasi cüretin bazı örnekleriydiler.

Yeni bir hareket olmanın objektif ve subjektif yetersizliklerine rağmen, Maraş Katliamı'na, Sıkıyönetime Devrimci Sol önderliğinde alınan tavır, faşist teröre karşı misilleme politikası ve faşist işgalleri kırma başarısı, devlet terörü karşısında mücadele eden tek hareket olması, sola hakim olan anti-MHP bakış açısının yerine devlete karşı ve iktidar hedefli bir bakış açısını hakim kılmaya çalışan politikaları, devrimci hareketin "umut" olmaya aday olduğunun ilk önemli göstergelerindendir.

Devrimci Sol o dönem "silahlı propaganda" mı yapıyordu, öncü savaşı mı veriyordu? Hayır. Fakat partili dönemle partisiz dönem arasındaki örgütlenme ve mücadele biçimleri arasına "Çin Seddi" koyan bir anlayış da yanlıştı. Devrimci hareket, henüz bir parti değildi, fakat pratiğin yüklediği görevleri omuzlamaktan da kaçınamazdı. Teoriye "dogma" olarak bakanların o zaman çokça tartıştığı bir konuydu bu. Marksist-Leninistler'in bu konudaki yaklaşımı ise açıktı.

Pratiğin, başka türlü olmasının imkansızlığını gösterdiği gibi; önüne başat görev olarak partinin yaratılmasını koyan bir hareket, bu amacına varmak için de koşullara uygun PASS (Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi) perspektifinde örgütlenmek ve mücadele etmek zorundadır. Yani başka türlü şöyle de ifade edilebilir: Partileşme sürecindeki bir hareket, PASS'yi uygulayamaz, ama PASS perspektifiyle hareket eder. 1978-80 arası devrimci hareket mücadeleyi bu bakış açısıyla örgütledi. O zamanlar devrimci hareketin gelişimine, mücadelesini üst boyutta sürdürmeye başlamasına bakarak kimileri "siz niye kendinize parti demiyorsunuz?" sorusunu soruyorlardı. Marksist-Leninistler, partinin idealleştirilmesine de, karikatürize edilmesine de karşıydılar. Kendilerine bir çırpıda parti diyenlerden veya partileşmeyi belirsizliğe erteleyenlerden farkları da buydu.
Devrimci hareketin partileşme yolunda önemli mesafeler katettiği bu süreç, 1980'de 12 Eylül Cuntası'yla kesintiye uğradı. Sivil faşist terörle, ardından devreye soktukları devlet terörü ve sıkıyönetimle de halkın devrimci mücadelesinin gelişimini önleyemeyen emperyalizm ve oligarşi, sonunda bir cunta yönetimine, açık faşizme geçti.

12 Eylül Cuntası'nın görevi, devrimci örgütleri ezmek, halkın mücadelesini bastırmak, örgütsüzleştirmek ve bunları başarabildiği ölçüde de emperyalizmin ekonomik sömürü, talan programını hayata geçirmekti.

12 Eylül'le birlikte süreç birçok açıdan farklılaşmıştı. Devrimci akışın oldukça güçlü olduğu '80 öncesinde, en pasifist, legalizm içindeki gruplar bile keskinliği kimseye bırakmıyordu. Herkes, stratejisine göre, Halk Savaşı'ndan, Ayaklanma'dan, Barikat Savaşları'ndan, Direniş Komiteleri'nden sözediyordu. Şimdi, her örgüt ideolojisiyle, politikalarıyla, kadrolarıyla, kültürüyle bu zor sürecin sınavından geçecekti. Nitekim geçti de; ne var ki, Türkiye Solu'nun bu sınavdan büyük birçoğunluğu itibariyle geçemediğini söylemeliyiz. Keskinlikler unutuldu, stratejiler unutuldu, merkezi, kararlı bir direniş çizgisi bile ortaya konulamadı. Çok kısa süreli ve daha çok kendiliğinden kısmen mücadeleyi sürdürme tavırları görülse de, kısa bir süre sonra görüldü ki, arenada merkezi olarak, kendi stratejisine, çizgisine uygun olarak mücadeleyi sürdürmeye çalışan sadece Devrimci Sol kalmıştır.

Amerikancı faşist cunta ile birlikte, sivil faşist terör sahneden çekildi, yerini açık faşizmin devlet terörü aldı. Devrimci hareket, kimilerinin alelacele ricat kararları aldığı, kimilerinin cunta generalleri içinde "ilerici kanat"lar aradığı, kimilerinin Selimiye'de teslimiyet kuyruğuna girdiği koşullarda tereddüt etmeksizin cuntaya karşı mücadele çağrısı yaptı. Çağrıyla birlikte "Amerikancı Faşist Cunta 45 Milyon Halkı Rehin Alamayacak" kampanyası başlatıldı. Yenilen ilk darbelerin ardından yeni merkezi yapı oluşturuldu. Niyazi Aydın'ın, Ahmet Fazıl Ercüment Özdemir'in de içinde yeraldığı yeni Merkez Komite öncülüğünde 6 ay kadar cuntaya karşı silahlı mücadele sürdürüldü.

Bekleneceği gibi bu süreçte devrimci hareket yoğun bir saldırıya da maruz kaldı ve birçok önder kadrosu bu saldırılarda tutuklandı. Bunun sonucunda mücadelenin boyutları oldukça alt seviyelere indi. Örgütsel olarak toparlanma faaliyetleri, yeni operasyonlarla kesintiye uğruyor ve bu adeta bir kısır döngü yaratıyordu. Fakat toparlanmanın da direniş ve mücadele içinde sağlanabileceği bilinciyle cuntaya karşı mücadele alt düzeyde de olsa sürdürüldü.

Sürecin bir "Partileşme süreci" olması esprisi devam ediyordu. Ancak partileşme doğrultusunda adımlar atmaktan çok daha öncelikli görevler ve zorunluluklar vardı. Partileşme düşüncesi hiçbir dönem rafa kaldırılan bir düşünce olmasa da, o doğrultuda adım atmak, planlar geliştirmek nesnel duruma uygun değildi. Nitekim 1983 başlarında yayınlanan ve geçmiş sürece ilişkin merkezi değerlendirmeyi içeren "Hareketimizin Gelişimi ve Devrimci Mücadele" başlıklı broşürde de "nasıl bir parti?" sorunu yine gündemdeydi.

Bu değerlendirme yaşanılan süreç açısından birkaç açıdan önemliydi. Birincisi, hareketin dışarıdaki ve hapishanedeki kadro ve taraftarlarının sorularına cevap veriyordu. İkincisi ise, solda cuntadan sonra yapılmış ilk merkezi değerlendirme olma özelliği taşıyordu. Bu dönemde hemen tüm örgütler, değerlendirme ve hesaplaşmaları sürekli geleceğe erteleme eğilimindeydiler.

Hataları, eksiklikleri karşısındaki tutum ise bir hareketin ciddiyetinin ve iddiasının en önemli göstergelerinden biridir. Yaptıklarını ve yapamadıklarını değerlendirmeyen, muhasebe yapmayan, kadrolarına ve halka hesap vermeyen bir hareket, en başta iddiasızlaşmış demektir. Broşür her şeyden önce iddianın ve taktik, stratejik hedefler doğrultusunda yürüme kararlılığının ifadesiydi.

Bu merkezi değerlendirmede oturmuş bir yeraltı örgütünün yaratılamaması ve örgütsel şekillenmedeki, kadroların politik ve askeri eğitimindeki yetersizlikler, düşmanı küçümseme, alternatif yönetimin yaratılmasında dayatıcı olmama gibi eksiklikler saptanırken, Parti konusunda da şu söyleniyordu:
"Biz her zaman, partileşme sürecindeki bir hareketin mücadelesi ile partinin mücadelesinin ve siyasi hattının farklı olması gerektiğini savunduk. ... Bizim değinmek istediğimiz, PASS-SP ve parti olgusunun birkaç düşük seviyede silahlı hareketle dondurulması ve karikatürize edilmesidir.

Tartıştığımız konunun özü partisiz bir hareketin iktidar alternatifi olamayacağıdır. Çünkü biz iktidardan sadece politik iktidarın ele geçirilmesini anlamıyoruz. Bu yüzden partiden, iktidarı ele alıp anti-emperyalist, anti-oligarşik halk devrimini kesintisiz devrim stratejisi ile sınıfsız topluma kadar götürebilen bir yapıyı, Marksist-Leninist teoriyle donanmış, kitlelere her şart altında önderlik edebilecek ve sosyal dönüşümleri sağlayabilecek bir örgütü anlıyoruz."
Burada ortaya konulan Parti anlayışı ve tarifi, Marksist-Leninistler'in sınıfsız topluma kadar uzanan stratejik çizgilerini de içeren bir tanım ve tariftir. Bu tarif gösterir ki; Parti, sadece bir örgütlenme formu değildir; sadece belli konjoktürel ihtiyaçlara cevap veren bir örgütlenme de değildir. O proletaryanın kılavuzu, mücadelenin kalbi, kurmayı olarak, çok çok uzun soluklu bir yürüyüşün örgütüdür. Bu yürüyüş devrime, sosyalizmin inşasına ve komünizme kadar sürecek bir yürüyüştür ve Parti olgusu nihai hedefe varıncaya kadar sürecin önderi olmaya devam edecektir. Yani o hem bir savaşa, hem sosyalizmin inşasına, hem o sınıfların ortadan kaldırılmasına önderlik edecektir. Marksist-Leninist bir partiden anlaşılması gereken budur.

1983'te bu değerlendirmenin yapılışından 1990'lara kadar geçen süreç, esas olarak hareketin toparlanması, hapishanelerde bedeller ödeme pahasına hayata geçirilen direniş çizgisinin dışarıya yansıtılması, Kızıldere'den ölüm oruçlarına uzanan direniş geleneği ve siyasi cüret üzerinde yeniden örgütlenme süreci oldu. Ve bu gelişmenin belli bir aşamasında yapılan merkezi değerlendirmede "yolun neresindeyiz?" diye sorulacak ve bu soruya odağında yine partileşme sürecinin olacağı bir cevap verilecekti.

(1) "Küçük Burjuva Eğilimlere Ve Tasfiyeci Hizipçilere Karşı Hareketimizi Savunalım, Saflarımızı Sağlamlaştıralım" adlı broşürden. 1979 Aralık.
(2) DEV-GENÇ, Sayı: 4, 6 Eylül 1979, "Partileşme Süreci, Değişen Şartlar Ve Faşizme Karşı Mücadele" başlıklı yazıdan.
(3) DEV-GENÇ, Sayı:3, Syf.:3

-devam edecek-


*
Gülsuyu'nda Seminer:
Kızıldere'den Bugüne Umudun Tarihi
Gülsuyu Temel Haklar'da 14 Nisan akşamı yapılan seminere yaklaşık 100 kişi katılırken, 36 yıllık görkemli tarihin coşkusu ve bilgisi paylaşıldı.
Seminer devrimci hareketin geçmişten günümüze tarihini anlatan sinevizyon gösterimi ile başladı. Seminerin yapıldığı salonda Mahir Çayan'ın, 12 Temmuz, 16-17 Nisan'da ölümsüzleşen önder kadroların resimlerinin yeraldığı pankartlar asılıydı.
Sinevizyonun ardından Adalı adlı şiir okunurken Temel Haklar Federasyonu Başkanı Asuman Özcan Mahirler'in THKP-C'yi kurdukları dönemle şehit düştükleri ana kadar olan süreci anlattı. Seminerin ikinci bölümünde ise tarih anlatımı bugüne kadar getirilirken, geleneklere vurgu yapıldı. Özcan semineri "Mahirler feda ruhuyla direnmişlerdir. Bizler bugün direnme geleneğini onlardan alıyoruz Günümüzde sürdürdüğümüz bağımsızlık demokrasi mücadelesini sürdürürken 12 Temmuzlar, 16-17 Nisanlar, 19 Aralık katliamlarıyla karşılaştık. Ama boyun eğmedik teslim olmayacağız. Geçmişten günümüze gelen direnme geleneğini bizler ileriye taşıyacağız" diyerek bitirdi.


*
30 Mart Mesajları

ŞAN OLSUN KIZILDERE' YE ŞAN OLSUN UMUDUMUZUN 12. YILINA

Umut olduk Kızıldere'de...
Umut olduk 30 Mart 1994'te...
Bedreddinler'den Pir Sultanlar'a, Seyit Rızalar'dan Kızıldere'ye, oradan da 30 Mart 1994'e Anadolu halklarının UMUDU şimdi daha büyüyor.
En zor koşullarda yolumuzdan bir milim bile sapmayıp, başının dik ve onurlu bizi bugünlere getiren önderliğe selam olsun...
Selamlar olsun bu tarihi var eden
Şehitlerimize...
Selam olsun UMUDUMUZUN 12. YILINA...
Selam olsun KIZILDERE' YE...
Sizleri Umudumuzun sıcaklığıyla kucaklıyoruz.
Sevgilerimizle...
Bolu Hapishanesi
Özgür Tutsakları

*
MERHABA!
"Devrim yolu sarp, engebeli ve dolambaçlıdır" demişti Mahir Anadolu İhtilalinin rotasını çizdiğinde. Bu sarp, engebeli ve dolambaçlı yolu 36 yıldır yürüyen Mahir yürekliler bu toprakları hiç UMUT'suz koymadı.
UMUT; Kızıldere'de kankızıl rengiyle bayraklaştı.
UMUT; Apolar'la kızıl karanfil olup açtı yüreklerde.
UMUT; "Sosyalizm öldü.." saldırılarına karşı 12 Temmuz, 16-17 Nisanlar'da cesaretle sosyalizm savunularak büyütüldü.
Karanlığın zebanileri; tüm halkı teslim alacağız, umudu yokedeceğiz dediğinde "ölürüz ama asla teslim olmayız" dedi UMUT yürekliler.
"Ve 2006 30 Mart'ında sosyalizm inancımız, direnme kararlılığımızla umudumuzun kurtuluşumuzun 12. yılını kutluyoruz kahraman şehitlerimizi saygıyla anıyoruz.
Sizleri; umudumuzun coşkusuyla kahramanlarımızın sıcaklığıyla kucaklıyorum.
Nursel Demirdöğücü / Sivas E Tipi

_________________
Devrim Kurtulus
Resim
kurtulusum@hotmail.de


14. Eyl 2012, 03:05
Profil Web sitesini ziyaret et
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01.2012
Mesajlar: 666
Konum: kurtulusum@hotmail.de
Gender: Male
Mesaj Re: Parti`nin Öyküsü 1-6
1983'te yapılan merkezi değerlendirme, geçmişe ve geleceğe dair önemli tespitler içeriyordu. Eksiklikleri, yanılgıları görebilmek, bunları cüretle kabul edebilmek önemliydi. Devrimci hareket bu cüreti göstermişti. Fakat bu tespitlerin hayatın içinde karşılığını bulabilmesi, Parti'nin somut bir hedef haline gelebilmesi için daha bir süre geçmesi gerekecekti. Devam eden örgütsel darbeler, toparlanmayı ve bu tespitlerin hayata geçirilmesini engelleyecekti.

Bu dönem, 1985 yılına kadar sürdü. Faşist cuntanın darbeyle yönetime el koymasının üzerinden üç yılı aşkın bir süre geçtikten sonra, 1983 Kasım'ında seçimler yapılarak demokrasicilik oyununa geçildi yeniden. Kimileri bunu bir demokratikleşme, sivilleşme olarak değerlendirip çeşitli beklentilere girerken, Devrimci Sol, yaptığı tespitlerde, seçimlerden sonraki sürecin açık faşizmin kurumsallaşmış olarak devam edeceği bir süreç olacağını söylüyordu. Cunta yaptığı yasal, idari düzenlemelerle bunu büyük ölçüde başarmış ve Türkiye solu cuntanın bu planını bozamamıştı. Seçimlerle iktidara gelen ANAP hükümeti, cunta politikalarının sivil devamcısı olarak, demokrasi beklentilerinin boşuna olduğunu, açık faşizmin kurumsallaşmış olarak devam edeceğini göstermekte gecikmedi.

Saldırının en yoğun sürdüğü yerlerin başında ise hapishaneler geliyordu. Böyle olması ise bir yanıyla, dışarıda birçok alanda örgütlenme ve direnişin bastırılmış olmasına karşın, hapishanelerin bazıları dışında teslim alınamamış olmasının sonucuydu. Hapishanelerde teslim alma saldırılarının yoğunlaşmasına karşı, Devrimci Sol tutsaklarının direnişi geliştirme yolunda önerileri oldu. Bu önerilere, solun büyük çoğunluğu tarafından statükocu, hatta geri adımları meşrulaştıran cevaplar verildi. Devrimci Sol tutsakları (TİKB'li tutsakların da katılımıyla) açlık grevi ve ölüm orucu kararı alarak, etkileri hapishanelerle sınırlı kalmayacak bir direnişi başlattılar.

Ölüm orucunda dört şehit verilirken, oligarşinin demokrasi maskesi düşürülüyor, ama daha önemlisi, dışarıya da güçlü bir direniş mesajı iletilmiş, teslim olmama geleneği miras bırakılmıştı. Hem devrimci hareketin dışarıda yeniden toparlanmasında, hem de halkın çeşitli kesimlerinin açlık grevi silahını kullanarak 12 Eylül sonrası ilk direnişlere başvurmalarında, bu direnişin belirleyici bir etkisi vardır.

Devrimci hareket cunta sonrasında büyük darbeler yemesine rağmen cuntaya karşı direnişi Ğboyutu yükselerek alçalarak da olsaĞ kesintisiz sürdürmüştü. Böyle bir dönemde devrimci politika, direnişin esas alınmasını, örgütlenme ve toparlanmanın buna bağlı olarak ele alınmasını gerektirirdi. Devrimci hareket de böyle yapmıştı.

'85 sonlarında ise, bu politikada değişiklik yapılarak ricat kararı alındı. 12 Eylül'den sonra -hatta kimileri daha 12 Eylül'ün adımları duyur duyulmaz- birçok siyasi hareket "ricat" kararı almıştı. Bu ricatlar, ne politik anlamda doğruydu, ne de örgütsel anlamda sonuç verici olmuştu. Çünkü bunlar aslında "ricat" değil, kaçış kararlarıydı. Bu geri çekilmelerin hiçbiri onların "toparlanmalarını", yeniden mücadeleyi yükseltmelerini de sağlayamadı.

Devrimci hareket cuntaya karşı direnişin asli görev olduğu dönemde ricatı bu nedenle gündemine almadı. Gelinen noktada Ğ1985'teĞ bu karar alınabilirdi artık: Çünkü, birincisi, "yeni süreci kucaklayabilmek ve silahlı mücadeleyi yeniden yükseltebilmek mevcut örgütsel yapıyla mümkün değildi." İkincisi, artık "taktiğimizi değiştirmek olanaklıydı; çünkü cuntanın teslim alma, devrimcilerin ise her koşulda direnmede ifadesini bulan tutumları gelinen aşamada her iki taraf açısından da farklı bir içeriğe bürünmüştü." (1)

Ricatla amaçlanan, kadrolaşmayı ve organlaşmayı sağlayarak, örgütlenmeyi illegaliteye ve silahlı mücadeleye uygun hale getirmek, partileşmeyi hedefleyen süreci hızlandırmaktı.

Devrimci hareket, ricat kararı alma koşullarına solun diğer kesimlerinden farklı baktığı gibi, ricat taktiğinin uygulanması konusunda da farklıydı. Ricat dönemi bir eylemsizlik dönemi olarak da ele alınmadı. Çeşitli alanlarda halkın direnişinin örgütlenmesini, zaman zaman devrimci şiddete başvurulmasını dışlamıyordu ricat taktiği.

1986-87'lerden itibaren gençlikten işçilere memurlara, gecekondulara kadar halkın çeşitli alanlarda mücadelesi gelişmeye başladı. Ve denilebilir ki, her alandaki bu gelişmenin öncüsü, devrimci hareketin kadroları, taraftarlarıydı. Cunta yıllarının direniş mirasıyla, her alanda iğneyle kuyu kazar gibi oluşturulan örgütlenmelerde devrimci hareket halkın muhalefetinin öncüsü olurken, buna bağlı olarak '88-89'larda dostu düşmanı şaşırtan bir gelişme kaydetti. Gençliğin Nisan direnişinde, işçilerin Migros grevinde, memurların 657 zincirlerini kırarak örgütlenme doğrultusundaki büyük atılımında, gecekonduların direnişlerinde önder güç tartışmasız olarak devrimci hareketti. Cunta yılları boyunca direnmenin, halkı yalnız bırakmamanın, hapishanelerdeki ölüm oruçlarının, mahkemelerdeki devrimci tavrın yarattığı güven bu önderliği mümkün kılan etkenlerin başında geliyordu. Bu dönemde devrimci hareketin çevresinde büyük bir potansiyel birikti. Artık atılıma geçmenin koşulları büyük ölçüde hazırdı. 1989 sonundan itibaren içlerinde Dursun Karataş'ın da olduğu önder kadroların firarı, bu koşulları maddi ve moral anlamda daha da pekiştirdi. Firarlar, 12 Eylül'ün teslimiyet politikasının başarısızlığa uğratıldığının bir ilanı olduğu gibi, politik ve örgütsel anlamda da yeni bir döneme geçilmesini mümkün hale getiriyordu.
Ricattan nasıl çıkılacak ve süreç nasıl şekillenecekti? Hareketin fiilen başına geçen Devrimci Sol önderliğinin cevap aradığı soru buydu. Bu soruyu cevaplamak için, "89 sonlarında başlatılan değerlendirme çabaları, daha iradi hale getirilerek, alanlardan, kadrolardan raporlar alındı. Raporlar çerçevesinde hareketin durumu daha net olarak ortaya çıkmıştı; buna paralel olarak 1990 Mart'ında bir dizi kararlar alınıp, kadrolar yeniden istihdam edildi, hemen her alanda komiteleşmeye gidildi. Yeraltı örgütlenmesinin ve askeri örgütlenmenin oluşturulması, kadroların eğitimi, kısacası hareketin yeniden inşası programlandı. Bu kararlarla aslında ricat süreci bitiyor ve Partileşme Süreci artık bir düşünce olmaktan çıkıp fiilen ilerleyen bir sürece dönüşüyordu yeniden.

Raporlar, '90 Mart'ında alınan kararlar, 1990 Ağustos'unda yayınlanan "Yolun Neresindeyiz?" başlıklı ve Devrimci Sol Merkez Komitesi imzalı broşürle daha sistematik bir hale dönüştü.

Yolun neresindeydik? Temel soru buydu. Yol, devrim yoluydu, devrimin neresindeydik? Yol, partileşme yoluydu, partileşmenin hangi aşamasındaydık?

"Yolun Neresindeyiz"de ricat döneminin de bir değerlendirmesi yapılıyor ve bu taktiğin devrimci anlamda uygulanmasının sonuçları olarak şu tespitler yapılıyordu:

" - Tüm eksik, hata ve zaaflarımıza, faşizmin tüm baskı ve terörüne rağmen ayakta kalmayı, gecikmiş de olsa süreci aşmamıza hizmet edecek bir potansiyeli yaratmayı başardık. Şekillenmemiş, legalize olmuş olsa da böyle bir devrimci potansiyelin oluşmuş olması, kolektif organlara sahip bir yeraltı örgütünü eksik ve zaaflı olsa da kısa sürede inşa etmeyi olanaklı kılmıştır.

- 12 Eylül'den bu yana en zor koşullarda ülkede yaşama ve mücadele geleneği sürdürülmüş, faşizmin... yöntemlerine karşı belli oranda deneyim kazanılmış...tır.

- Oluşturduğumuz geleneklerin de etkisiyle, hareketin bütünlüğü korunmuş, solun ideolojik ve örgütsel bunalım içine düştüğü koşullarda hareketimizin bu bunalımın dışında kalması sağlanmıştır." (2)

Şimdi bu direniş mirasıyla daha ileri adımlar atma dönemiydi. "Daha hızlı koşmalıyız" ve "Cesaret daha fazla cesaret" bu dönemin kadrolara, militanlara yol gösteren temel şiarları oldu.

Bu dönemde örgütsel ve siyasal anlamda başarılanları şöyle özetleyebiliriz: Kendiliğindenciliğin ağır bastığı süreç aşılarak, her alanda örgüt iradesi egemen kılınmaya başlandı. Legalizm hızla aşıldı. Tüm çalışma alanlarında tek insana dayalı ilişkilerden çıkılıp komiteleşmelere gidildi. Yeraltı kavramı gerçek anlamına kavuşturuldu. Herkesin konumunun belirlendiği üyelik temelinde bir örgütsel ilişkiye geçiş adımları atıldı. Askeri örgütlenmenin gerilla ordusu perspektifiyle geliştirilmesine çalışıldı. Kırsal alanda önce Dersim, ardından Karadeniz bölgesine kır gerilla birlikleri çıkarıldı. Onları Ege ve Malatya dağları izleyecekti. Askeri örgütlenmeyi geliştirmek üzere, büyük emekler harcayarak ve önemli kadroları istihdam ederek ülke dışında da bir kamp oluşturulmuştu.

Bu dönemin en önemli yanlarından biri de, halk düşmanlarına, işkenceci katillere yönelik eylemler oldu. Eylemlerle, halkın adaleti kavramı özel bir anlam kazandı.

Hareketin tarihinde "Atılım dönemi" olarak adlandırılan bu kesitte, daha çok silahlı eylemler ön planda gözükse de, aslında hayatın her alanında kitlesel mücadelelere, direnişlere de önderlik edilmektedir.

Paşabahçe, Zonguldak direnişlerinde, 3 Ocak genel grevinde, öğrenci gençliğin 6 Kasım boykotlarında, gecekondu halkının yol, su vb. sorunları için kitlesel mücadelelerinde, memur alanında sendikalaşma ve diğer haklar için geliştirilen "Temmuz eylemleri"nde, tutsak yakınlarının direnişlerinde, devrimci hareketin doğru önderlik ve politikalarının belirleyiciliğini görmek mümkündür.

Bu sürecin en önemli gelişmelerinden biri sosyalist sistemin yıkılması ve artan emperyalist saldırganlıktı. Devrimci hareketin bu olgu karşısındaki ideolojik, pratik tutumu da, onun belirleyiciliğini, önderliğini pekiştiren bir başka alan olmuştur.

SBKP Genel Sekreteri Gorbaçov aracılığıyla yolu açılan karşı-devrimler, tüm dünya solunun ideolojik sağlamlığının sınandığı bir süreci beraberinde getirdi. Kıblesi SBKP olan revizyonist örgütler, ilk savrulanlar oldular. Ama savrulma onlarla sınırlı kalmadı. Silahlı mücadeleyi savunan birçok örgüt de silah bırakma sırasına girdi. Kimileri sosyalist, komünist isimlerini, kimileri orak-çekiç, kızıl bayrak gibi sembolleri terkettiler. Devrimci hareket ise işte bu tarihi anda, sosyalizmi, sosyalizmin kazanımlarını savunan bir netlikle, karşı-devrim rüzgarının karşısına dikildi. Emperyalizmin düzenlediği karşı-devrimde katledilen Romanya Devlet Başkanı Çavuşesku'nun sosyalist direnişini sahiplenirken, dünyada "tek"ti, ama geleceği temsil eden de oydu.

Emperyalizm, sosyalist sistem karşısında kazandığı zaferi, tüm dünya halklarını teslim almaya dönüştürmek için Ortadoğu'ya karşı tarihin en büyük askeri yığınaklarından birini gerçekleştirdi. Anti-emperyalist mücadele geleneğini THKP-C'den bu yana sürdüren devrimci hareket, emperyalist savaşa karşı güçlü bir kampanya başlattı. Dünya solunun bir kısmı, karşı-devrimci rüzgarların etkisiyle adeta sinmiş, emperyalizmin Irak'a saldırısını doğru değerlendiremezken, bir kısmı silah bırakırken, Türkiye'de anti-emperyalist mücadelenin geliştiği, CIA ajanlarının cezalandırıldığı bir tablo vardı.

THKP-C'nin İsrail Konsolosu Elrom'u cezalandırma eyleminin benzeri bir durum şimdi Devrimci Sol'un eylemleri karşısında yaşanıyor, dünya solunun dikkati Türkiye'ye çevriliyordu.

Bütün bu eylemler, politikalar, tavırlar, toplumsal muhalefete önderlik konumu, aslında bir sonuçtu. 1974-75'lerde Mahirler'in mirasını sürdürme iddiasıyla yola çıkanların, THKP-C çizgisinde kararlılıklarının, devrim ve sosyalizm iddialarının sonucuydu. Bunlar, devrim iddiasını, sosyalizmi savunma kararlılığını sürdüren her Marksist-Leninist'in geliştireceği doğal politikalardı.

Partili olmak, politikada, örgütsel anlamda bir "nitelik sıçraması" yapmak demekti. Bu sıçramanın hangi koşullar gerçekleştiğinde yapılabileceği Yolun Neresindeyiz'de ayrıntılı bir şekilde cevaplanmış ve ek olarak şöyle denilmişti: "Biz, partiyi mücadele içinde bilinçli-iradi çabalarla şekillendirmeli ve toplumsal muhalefete öncülük edecek bir güç olmasını sağlamalıyız. Parti, ne birkaç kişinin bir araya gelmesi ve "biz partiyiz" demesiyle... tanımlanabilir.... öngördüğü stratejiyi hayata geçirebilecek askeri birikim sağlanmadan ve halk kitlelerine önderlik edecek yetenek ve olgunluğa sahip olunamadan tanımladığımız türden bir M-L partinin oluşabilmesi güçtür."

Ülkede ve dünyada, dostun ve düşmanın tüm dikkatlerini üzerinde toplayan bir hareket durumuna gelmişti Devrimci Sol. Örgütlenmesi gelişiyor, yaygınlaşıyor, silahlı eylemler Anadolu'ya yayılıyordu. Adım adım partiye yaklaşıldığının adeta hissedildiği bir dönemdir bu. Merkezi olarak böyle bir şey telaffuz edilmemiştir ancak kadroların, taraftarların beynindeki düşünce budur. Ne var ki "savaş gerçeği" daha bu yolda birçok engel çıkarmaya devam edecektir.

Oligarşinin genel olarak halkın mücadelesini bastırmayı, ama özel olarak da PKK'yi ve Devrimci Sol'u hedefleyerek infaz, katliam, kaybetme politikasını uygulamaya koyması işte bu döneme rastlar.

İnfazların, katliamların alabildiğine yaygınlaştığı 1991-92'de özellikle devrimci harekete karşı geliştirilen iki merkezi operasyon, iki büyük katliam, ister istemez sürecin gelişimini etkileyen sonuçlara yolaçmıştır.

12 Temmuz 1991 ve 16-17 Nisan 1992'de gerçekleştirilen iki operasyonda, Niyazi Aydın, Sinan Kukul, Sabahat Karataş gibi hareketin merkez komite düzeyindeki üyeleri, İbrahim Erdoğan, İbrahim İlçi, Ahmet Fazıl Ercüment Özdemir gibi çeşitli alan sorumluları katledildi. Ancak Kızıldere geleneği bir kez daha hükmünü gösterecekti. Bir kez daha devrimci hareket, fiziki yenilgilerini siyasi zaferlere dönüştürmeyi bilecekti. Devrimci Sol önderleri, savaşçıları, her kuşatıldıklarında, iktidar bilinciyle, sosyalizmi savunma kararlılığıyla direniş destanları yaratıyor, direniş geleneklerini güçlendiriyor, yeni gelenekler yaratıyorlardı.

Bunun sonucudur ki, 12 Temmuz ve 16-17 Nisan darbeleri sonrasında dostun da düşmanın da "bir daha kendini toparlayamaz" diye düşündüğü devrimci hareket, olağanüstü bir irade ve hızla bu darbelerin de etkisini altederek, onları savaşı geliştiren bir unsura dönüştürerek devrim yürüyüşünü sürdürmeye devam etti. Darbelerin açtığı yaralar sarılmaya başladı. Taa ki... Ta ki; "devrimci harekette darbe"ye kadar.

1992'nin sonunda Devrimci Sol kadro ve taraftarları, yeniden yayınlanmaya başlanan Devrimci Sol Dergisi'nde "Partinin Arifesindeyiz" başlığını gördüklerinde, düşlerini gerçekleştirmeye biraz daha yakınlaşmanın sevincini, coşkusunu yaşadılar. Nereden bilebilirlerdi o yazıyı okudukları günlerde önderlerinin tutsak edilmiş olduğunu... O derginin ve röportajın yayınlandığı günlerin nasıl büyük bir ihaneti, akıllarına bile gelmeyecek kirlilikte bir darbeyi arkasında sakladığını nereden bilebilirlerdi...

(1) (Yolun Neresindeyiz, Dava Dosyası II, syf. 20)
(2) (Dava Dosyası II, s. 36)

_________________
Devrim Kurtulus
Resim
kurtulusum@hotmail.de


14. Eyl 2012, 03:05
Profil Web sitesini ziyaret et
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01.2012
Mesajlar: 666
Konum: kurtulusum@hotmail.de
Gender: Male
Mesaj Re: Parti`nin Öyküsü 1-6
1974'ten beri cuntalara, darbelere rağmen attıkları her adımda, partiyi hedeflemekten hiç vazgeçmemişlerdi. Onyıllardır bunun düşü ve düşüncesiyle yaşayan bir hareketin kadroları için "Partinin Arifesindeyiz" sözünü duymaktan daha mutluluk verici ne olabilirdi. Ama hareketin kadroları bu mutluluğu yaşayamadılar.

Çünkü, Devrimci Sol Dergisi'nin başlığında aldıkları bu "müjde" aslında bir ihaneti gizlemenin aracı olarak kullanılmıştı. "Devrimin ve savaşın sorunlarının, hiçbir şemaya, programa ve taktiğe sığdırılamayacak kadar büyük ve değişken" olduğuna tanık oluyorlardı şimdi bir kez daha.

Devrimci Hareket, tüm katliamlara rağmen partileşme yolunda hızla ilerlerken, 13 Eylül 1992'de devrimci hareket içinde bir darbe olayı yaşanmıştı. Darbeci bir güruh, devrimci hareketin önderini tutsak ederek hareket yönetimine el koymuştu.
Aslında Devrimci Sol Dergisi'nin yeniden yayınlanmaya başlanması, partiye hazırlık çerçevesinde önceden alınmış bir karardı zaten. Keza, dergide yer alan "Partinin Arifesindeyiz" başlıklı röportaj da aslında Devrimci Sol önderiyle yapılmış bir röportajdı. Ama dergi yayınlanmadan, darbe olmuş, hareketin önderi tutsak alınmıştı. Devrimci Sol Dergisi'nin bu korsan sayısını yayınlayanlar da darbecilerden başkası değildi. Önderlikle yapılan röportajı da "MK ile röportaj" diye sunmuş, üstelik röportajın içinde çeşitli bölümleri de değiştirmişlerdi.

Darbeciler, hareketin yönetimini gasbederken, arşivini, para ve silah varlığını da gasbetmişlerdi. Hareketin önderliğinin, darbeyi harekete en az zarar verecek bir biçimde ve düşmana yansıtmadan çözme girişimleri olmuş, ancak bu çaba sonuçsuz kalmıştı. İleri kadrolar düzeyinde sorun çözülemeyince, 1993 başında darbe olayı tüm açıklığıyla Devrimci Sol kadrolarına ve ardından taraftarlarına açıklandı. "Partinin Arifesindeyiz" müjdesi, bu büyük ihanetle birlikte kara bir habere dönüşmüştü.
Hareketin tarihine leke sürülmüş, hainlerin ve oligarşinin kuşatması altında hareketin üzerinde kara bulutlar estiriliyordu. Ama Devrimci Sol kadroları bu kara bulutların hareketi, umutlarını, geleceği teslim almasına izin vermeyeceklerdi.

İhanetin açıklanmasının hemen ardından, kadrolar ve tüm Devrimci Solcu halk, ezici bir çoğunlukla darbeciliği ve darbeci hainleri mahkum etti. Çeşitli alan ve birimler adına açıklanan deklarasyonlarla, halk toplantılarıyla ihanet lanetlendi.
Bu sürecin ardından, ihanetin daha büyük zarar vermesini engellemek için 3 Mart 1993'te, darbecilere de bir çağrı içeren bir karar yayınlandı. Kararda, "Deli saçması da olsalar, darbeci iddiaların sadece bize leke sürmeye çalıştığı için bile olsa tartışılacağı, bunun için yapılacak toplantıya darbecilerin de çağrılacağı ve tüm iddialarını savunmaları için can güvenlikleri dahil her koşulun sağlanacağı..." belirtilerek, darbeciler ihanetlerine son vermeye çağrılıyordu.

Kontrgerillanın, burjuva medyanın, ama daha önemlisi solun bir çok kesiminin "koruyucu" desteğini yanında gören darbeciler bu desteklerden aldıkları "cesaretle" olsa gerek, bu çağrıya cevap vermeyip hareketi bölme çabalarına devam ettiler. Aslında darbe, herhangi bir "bölme"den öte, hareketi yoketme operasyonuydu. Yani onlarca yıldır bu harekete kan, can veren şehitlerimizin düşlerinin bir daha dirilmemek üzere gömülmesi, onurlu bir tarihin, yaratılmış geleneklerin üstüne bir çarpı çekilmesi demekti. Partinin yeniden yaratılması hedefine ilelebet veda etmek demekti. İşte buna izin veremezdi Devrimci Sol'un kadroları. Vermediler de.

İhanetle uzlaşmak mümkün olamazdı. Darbecilik kültürünün meşrulaşmasına izin verilemezdi. Bu kültürün meşrulaştırılması, Parti hedefine de, devrim yürüyüşüne de elveda demekti. Daha 1980'lerin ikinci yarısında, henüz parti çok yakın bir hedef değilken, Devrimci Sol şunu söylemişti:
"Partimizin, kariyeristlerin, ihtiras düşkünlerinin, bencillerin, partiyi çıkarları için kullanan, fırsatçıların at oynattığı, savaşmayan, sadece tartışan, sık sık bölünüp parçalanan, hizip ve komploların eksik olmadığı bir örgüt olmasını istemiyorsak, bu tür zaaflarla cepheden savaşmak zorundayız." (Haklıyız Kazanacağız, Cilt II, Sayfa: 60-61)

İşte "cepheden savaş" anlayışıyla yürütülen bu mücadele sonucunda, darbecilik, tüm hamilerine rağmen, hem ideolojik, hem örgütsel olarak altedildi. Darbeci güruh, hırsızlıklarıyla, ihanetleriyle, bencillikleriyle kısa sürede birbirlerine düşüp bu defa birbirlerine karşı darbeler yapıp ihanet bataklığının en diplerine batarken, devrimci hareket devrim yürüyüşünü sürdürdü.

1993 1 Mayıs'ı darbe ihanetinin 7 ay sonrasına rastlıyordu. İhanetin açıklanması, ihanete karşı açık bir mücadeleye girişilmesinin üzerinden ise sadece 4 ay geçmişti. Dostun düşmanın gözü o gün alanlarda Devrimci Sol kortejinin üzerinde olacaktı. Belki, devrimci hareketle ilişkilerini kesip darbeciliği meşrulaştıran kimileri de, darbeci güruhu da görmeyi umuyorlardı. Aylardır "Devrimci Sol'un iki kanadı" diye yazıp duruyorlardı yayınlarında.

İşte o 1 Mayıs'ta herkes tüm ülke çapında gördü ki öyle kuruntu yaptıkları gibi "kanatlar" falan yoktu ortada. Bir tek Devrimci Sol vardı. Ve alanlarda taşıdığı dev pankartlarda yazdığı gibi "Devrim Yürüyüşümüz Sürüyor"du. Bu slogan, kuşatmaları yaran, ihanetleri alteden iradenin ifadesiydi.

Devrimci Sol, her alanda örgütlenmelerini yenileyerek, darbecilerin yolaçtığı deşifrasyonu gidermeye çalışarak geçirdi 1 Mayıs'ı takip eden ayları. Ve 1974'ten beri değişmeyen anlayışları doğrultusunda, tüm bu görevleri de yine pratiğin dışına düşmeden, halkın mücadelesinin içinde yeralarak yerine getirilecekti bu görev de. 1 Mayıs 1994 bu devrimci anlayışın sonuçlarının somut olarak ortaya çıktığı bir gün oldu. Şişli Abide-i Hürriyet alanındaki 8 bin kişilik Devrimci Sol korteji, tüm spekülasyonları, darbe ihanetinin hareketin üzerinde estirdiği kara bulutları dağıtan bir kortejdi adeta. 8 bin kişilik kortej, Devrimci Sol'un belli bir süreden beri "dikkat çeken suskunluğu" üzerine yapılan yorumlara da bir cevaptı. Kortejin temel sloganı ise çok şey anlatıyordu: "Umudun adı Devrimci Sol"!

Fakat, işte tam bu noktada Parti tarihi açısından çok özgün bir olay cereyan ediyordu. Meydanlarda "Umudun adı Devrimci Sol" sloganının atıldığı o günlerde, meydanlardan uzakta, gizlilik koşullarında sessiz sedasız umudun yeni adı konuyordu.
Parti Kuruluş Kongresi yaklaşık bir ay önce toplanmıştı. Bir süredir dikkat çeken o "suskunluğun" arkasındaki neden de buydu.

Devrimci hareketin önderi daha sonra Kongre'de bu sürece ilişkin şunları söyleyecekti:
"Niçin susmamız gerektiği üzerine sizlere hemen hiçbir şey açıklamadık. Ama sizler örgüt bilincinizle, güveninizle susmanın, daha yüksek sesle konuşma olduğunu, bir adım geri çekilmenin iki adım ileri atmak olduğunu kavradınız...

Savaşı yükseltmek, örgütlenmemizi yenilemek, geçmişle hesaplaşmak, geleceğe daha güvenle yürüyebilmek ve bu doğrultuda kararlar alabilmek için, geçici olarak susmamız gerekiyordu. ... Sizlere ve halkımıza verdiğimiz sözü yerine getirmeliydik. Parti Kuruluş Kongresi'ni toplamak artık bir zorunluluktu. Kongrenin ve örgütümüzün güvenliği için susmak gerekiyordu..."
Kadrolar, 1974'ten beri sürece önderlik eden Dursun Karataş'ın önderliğinde toplanmışlardı yine. O anki görevleri, 70'lerin ortasında Mahirler'in mirasına sahip çıkarken, Kurtuluş Grubu'nu oluştururken, Devrimci Sol olarak siyasi arenaya çıkarken hep sözünü ettikleri bir hedefe ulaşmaktı. O hedef Parti'ydi.

Sayısız badirelerden geçilmişti o noktaya gelinceye kadar. Tam yaklaştık denildiği anda, o hedef yine uzaklarına düşmüştü. "Arifesindeyiz" denilirken bir kuşatmaya girmişlerdi. Ama artık o engellerin hepsini aşmış olarak bu kongreyi toplamışlardı işte.

Kongrenin süreç açısından anlamını en iyi şu sözler ifade ediyordu: "Bu kongre herkesin cenazelerimizi kaldırmaya hazırlandığı koşullarda, maskeli ve maskesiz düşmanlarımıza indirdiğimiz ağır bir darbedir."

Kongre, klasik bir kongre biçiminde olmamıştı. Haftalarca sürmesi bile bu farklılığın bir ifadesiydi. Tek tek kadroların durumundan örgütün nicel ve nitel durumuna kadar herşey gözden geçiriliyordu çünkü. Nihayet bu gözden geçirmenin sonucunda Parti ve Cephe'nin kuruluşunun ilan edilebileceğine karar verildi. Kongre, kadroların ortak kararıyla "Devrimci Halk Kurtuluş Partisi ve Cephesi Kuruluş Kongresi" olarak adlandırıldı.

Bir düş sonunda gerçek olmuştu işte. Yıllara yayılarak gelen "partileşme süreci" nihayete ermişti. Gecikmişlerdi belki; ama:
"Bu tarih yaşanmadan, bu öğrenme süreci tamamlanmadan, mücadelenin birçok alanında sınavdan geçmeden bu kongre gerçekleşemezdi."

"İç ve dış düşman, halk kitlelerinin öncü gücü olan Parti ve Cephe'yi oluşturamamamız için fiziki, ideolojik, psikolojik hemen her yönden saldırıya geçmişlerdi. Partili olmak, daha yüksek bir iktidar bilinci, daha gelişmiş bir savaştı. Bunun için Parti silahına sahip olmak istiyorduk. Parti silahı önümüzdeki engelleri aşıcı, devrim yürüyüşümüzü hızlandırıcı bir fonksiyon görecekti. Bu gerçeği bilen iç ve dış düşmanlarımız da Parti ve Cephe'nin kuruluş hazırlıklarına başladığımız süreçte, saldırılarını yoğunlaştırdılar. Birçok örgütlenmemizi ve değerimizi tahrip ettiler. Zaman kaybettirdiler. Ama, bugün, bu kongreyi toplamakla, onların tüm silahlarını ellerinden aldık ve saldırılarını boşa çıkardık."

DHKP-C önderinin Kuruluş Kongresi'ni açış sözlerinde belirttiği gibi, kongreyi düzenleyebilmek için geçen bu tarih, acıların, sevinçlerin, şehitlerimizin, ihanetler ve kahramanlıkların, zaferler ve yenilgilerin içiçe geçtiği bir tarihti.
Ve hiç kuşkusuz, bu tarihte en büyük pay, 1994 30 Mart'ında Parti'nin Kuruluş Kongresi'ni toplamayı mümkün kılan şehitlerimizindi. Parti görkemli bir bina gibi yükseliyordu ve onlar kanlarını, canlarını bu binanın harcı, tuğlası olarak koymuşlardı.

Parti'nin kuruluşuyla devrim yolu düzleşmiyordu elbette. O yol yine engebeli, dolambaçlıydı, Kuruluş Kongresi'ni izleyen 1994 Eylül'ü çok şeye gebeydi.

Nitekim, Parti'nin kuruluşu daha ilan edilmeden, hareketin önderi Dursun Karataş, ülkeye giriş yaparken Fransız emperyalizmi tarafından tutsak alındı. Kısa süre sonra, İstanbul'da Bedii Cengiz, bir kaza sonucu şehit düştü.

"Devrimci Sol önderine özgürlük" sloganlarıyla çınlıyordu alanlar; ama oysa, Devrimci Sol önderinin başka bir sıfatı vardı o dönem: DHKP Genel Sekreteri'ydi artık sıfatı. Bedii Cengiz Devrimci Sol'cu olarak toprağa verildi. Oysa o da o anda DHKP Genel Komite Üyesi sıfatını taşıyordu. Ama henüz Parti ilan edilmediği için bu sıfatlar da kullanılamıyordu.

Eylül ayının getirecekleri bitmemişti henüz... 29 Eylül'de gündemi değiştiren bir eylem gerçekleştirildi. Eski Adalet Bakanı Mehmet Topaç cezalandırıldı. Fakat eski bakanın öldürülmesinden daha önemli ve yeni olan, bu eylemi üstlenen örgütün adıydı. Hapishanelerdeki ve çeşitli alanlardaki Devrimci Sol'cular, daha haberi ilk duydukları an eylemin kendi örgütlerinin eylemini olduğunu düşündüler. Ne var ki eyleme atılan imza başka bir imzaydı. "Eylem Devrimci Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi tarafından üstlenildi" deniyordu haberlerde.

Evet, artık yıllarca süren bir sürecin sonunda kurulan Parti'nin ilan edilmesi vakti gelmişti. Eski Adalet Bakanı'ndan hesap soran imza işte o imzaydı.

Bu parti, yeni bir partiydi, ama ülkemizdeki Marksist-Leninist, ihtilalci mücadelenin tarihi kadar da eski bir partiydi. THKP-C'den Devrimci Sol'a ve Devrimci Sol'dan DHKP-C'ye uzanan tarih aslında bir bütündü ve "Parti'nin öyküsü" aslında bu bütünün öyküsüydü.

DHKP-C, 1972'de Kızıldere'de fiziki anlamda yok edilen THKP-C'nin bir devamı olarak örgütlenen Devrimci Sol'un partileşme sürecini savaş içerisinde tamamlayıp, THKP'nin ideolojik, politik ve örgütsel düzeyde, DHKP adıyla yeniden yaratılmasıdır.
Kongrenin sonunda bu bütünlük ve kesintisizlik şöyle özetlenmişti:
"Geçmişimizle, tarihimizle hep gurur duyduk. Artık Devrimci Sol bu gurur dolu geçmişimizdir. Ama gelecek, geçmiş üzerinde yükselir. Geçmişi olmayanlar, geleceği yaşayamazlar.

Bu geçmişimize dayanarak, ondan güç alarak, bu gücü Parti-Cephe'yle büyüterek devrim yürüyüşünü sürdüreceğiz. Bu yanıyla geçmiş ve gelecek bir zincirin birbirinden ayrılmayan halkaları gibidir. Bu nedenle Devrimci Sol aynı zamanda geleceğimizdir.

Devrimci Sol, Devrimci Halk Kurtuluş Partisi'dir... Devrimci Halk Kurtuluş Partisi, Devrimci Sol'dur."

Parti'nin kuruluşunun üzerinden 12 yıl geçti. 1974'ten 94'e uzanan "partileşme süreci"nde tanık olunduğu gibi, nasıl ki, her devrimci partinin oluşum süreci, bulunduğu ülkenin nesnel koşulları ve yaşanılan dönemin öznel koşulları tarafından belirleniyorsa, Parti'nin mücadelesi de aynı koşullardan bağımsız değildir. Parti'nin iradesi, gücü, bütün görkemiyle Gazi Ayaklanması'nda çıktı ilkin. Onu onbinlerin Cephe bayrakları altında yürüdüğü 1995-96 1 Mayısları izledi. Susurluk'a karşı mücadelede o irade vardı yine. 2000'de başlayıp günümüze kadar süren Büyük Direniş'te iradesiyle yine Parti vardır. Gazi'den Susurluk'a, AB meselesinden F Tiplerine Parti'nin politikalarıyla belirlendi süreç. Bu politikaların doğruluğu kanıtlandı. Ülkemiz sınıflar mücadelesinin çeşitli zorluklar içinde olduğu, mücadelenin çeşitli boyutlarıyla daha geri düzeyde seyrettiği ama aynı zamanda devrim ve sosyalizmi savunmakta eşi az görülen bir direnişin sergilendiği günümüz koşullarında da yine bu gücün varlığı yol göstermeye devam ediyor.

Parti, sınıflar mücadelesinde sihirli bir değnek midir? Elbette değildir ancak, sihirli bir değnek olmasa da, o yine de, gücü, üye sayısıyla veya eylemiyle, tüzüğüyle kıyaslanamayacak büyük bir güçtür tarih sahnesinde. Çünkü Parti, bunların hepsidir ama bunların hepsinden fazlasıdır. Emperyalizmin ve oligarşinin saldırıları karşısında bugün ülkemizde hala sosyalizmin kızıl bayraklarını dalgalandırmaya devam eden, devrim iddiasını sürdüren bu güçtür.

Mahir Çayanlar'dan bu yana "Parti'nin Öyküsü"nü kısaca da olsa özetlemeye çalıştığımız yazı dizisini bu bölümle bitiriyoruz. Tarih önemli bir güçtür. Tarihi bilmek, her devrimcinin gücüne güç katar. Ve okuyucu, her devrimci, binlerce kadronun, yüzlerce şehidin onyıllarca düşünü süsleyen Parti olgusunun değerini, tarihsel rolünü görebilmeli bu tarihten.

Parti kimdir? Bir açıdan bakarsanız, sen, ben, o'dur parti, biz'iz. Parti hayatın çeşitli alanlarındaki örgütlenmelerden ve kadrolardan oluşuyor. Ama bir diğer açıdan Parti, hepsinin ve hepimizin toplamından daha fazla bir şeydir. Bunun için Brecht şöyle tarif ediyordu Parti'yi:
"İki tane gözün var senin / Binlerce gözü var partinin / Her yoldaşın bildiği kendi kenti / Beş kıtanın beşini de bilir parti / Her yoldaşın vakti saati var / Partinin ise tarih saati

"Her yoldaşı yok edebilirler her an / Parti ise yedi değil binlerce can / Yığınların öncüsü o çünkü / Ve o yönetiyor cengi / Gerçeğin bilinciyle işlenmiş olan / Başyapıtların kılıncıyla..."

Parti yolunda yürüyor. Kurulduğu günden bu yana üzerindeki baskı ve saldırılar hiç eksik olmadı. Eksik olsaydı, bu şaşırtıcı olurdu. Parti bundan böyle de yolunun engebeli, dolambaçlı sarp olduğunu biliyor.

Parti yolunda yürüyor. Parti'nin yolu kurtuluşun yolu. Tarihin ve Marksist-Leninist teorinin çizdiği, ülkemiz Marksist-Leninistlerinin cüretle, bedeller ödeyerek en önünde yürüdüğü bir yol bu. Yol açık, yol şehitlerimizin yaydığı ışıkla apaydınlık; yolun sonunda zafer görünüyor.
- son -

*
30 Mart 1994, kongrenin açılış günüydü. Bu tarihi gün, aynı zamanda Parti ve Cephe'nin kuruluş günü olarak ilan edildi.
Kongre toplam 22 konuda kararlar aldı. Önderliğin deyişiyle; "Dünümüzü, bugünümüzü, geleceğimizi, kendimizi, her şeyi tartıştık. Neredeyse gök kubbenin altında tartışmadık bir şey bırakmadık."
Bu tartışmaların sonucunda alınan kararlar içinde neler yoktu ki;
Darbe olayı ve iddialar / Partiye ve Cepheye üye alımı / Karargah sorunu ve yönetim / Yeraltı örgütlenmesi / Gerilla tarzımız / Mali Durum / Cezaevleri / Yayın faaliyetimiz / Solla ilişkiler ve birlik siyaseti üzerine kararlar / Bazı kişilerin durumları hakkında kararlar...
Kongrenin sonunda parti organlarının belirlenmesi için seçimler yapıldı; Divan Başkanı'nın açıkladığı gibi "1-Örgütümüzün kurucusu ve kuruluşundan bugüne kadar önderliğini yürüten Dursun Karataş yoldaş Partimizin Genel Sekreterliğine seçilmiştir."
Parti'nin kuruluşu görevini büyük bir başarıyla tamamlayan kadrolar, kongreye gittikleri gibi yine büyük bir gizlilik içinde ülkeye dönerek çeşitli şehirlerdeki, alanlardaki görevlerinin başına geçtiler.

*
"1994 yılı, Parti-Cephe ailesinin tüm üyelerinde olduğu gibi benim yaşamımda da çok önemli ve unutulmaz bir yıl oldu.
'Parti' bir söz olmaktan öte, umudun, güvenin, kurtuluşun adıydı. Partimizin kuruluş müjdesini tutsaklık koşullarında aldık. O dönemde Sakarya Hapishanesi'ndeydik ve sadece biz bayanlar vardık.
Darbecilik sürecinden yeni çıkmıştık, darbeciliği pratikte yenmiştik ama yine de kalıntılarıyla uğraşıyorduk. Bir yandan da darbecilerin kaybettiği zamanı telafi edebilmek için hızlanmaya çalışıyorduk. Bu günlerde, 9 Eylül'de önderliğimizin Fransız emperyalizmince tutsak edildiği haberini aldık. İç düşman, dış düşman tarafından kuşatma altına alınmaya çalışılıyorduk. Ve en güzel cevabı vermişti yoldaşlarımız: 'Fransız emperyalizmi öfkemizi sınamamalıdır!'
Bu açıklamayı duymak bile hepimizi coşkulandırmıştı. Örgütümüzün gücünü biliyorduk. Kuşatmalara boyun eğmeyeceğimizi hem tarihimizden öğrenmiştik, hem de yaşayarak, boyun eğmeyerek öğreniyorduk. Gözümüz kulağımız her zamankinden biraz daha fazla TV'de ve radyodaydı. Hiç bir haberi kaçırmamaya çalışıyorduk.
Ve 29 Eylül'de Adalet Bakanı Mehmet Topaç'ın cezalandırılması haberini izledik. TV'de DHKP-C bildirisini gösterdi. Önce birbirimizin gözüne baktık, doğru mu gördük diye. Evet, hepimizin gözünde aynı ışıltı. Konuşamadık, yorum yapamadık bu konuda. Çünkü henüz resmi bir açıklama yoktu.
Hepimiz istiyoruz, gerçek olmasını bekliyoruz Partimizin kurulmasını. Çünkü Parti'nin anlamı biçim için bambaşka. Parti demek, yenilmezlik demek, Parti demek '78'lerden beri düşenlerimizin hayallerinin gerçekleşmesi demek. Yıllardır tartışıyorduk Parti'yi. Partili, Cepheli yürüyüşümüzün hayalini kuruyorduk.
Evet Parti müjdesini istiyor ve bekliyorduk ama bu süreçte olabilir mi? Darbeyi yeni altetmiş, önderimiz tutsakken? Binlerce soru geçti her birimizin kafasından ama bekledik. Beklerken de içimiz içimize sığmıyor, her birimizde farkediyoruz bu durumu.
Nihayet resmi açıklamayı da öğrendik. Kimse tutamıyor artık kendini. Kucaklaşmalar, zılgıtlar, alkışlar, sloganlar, hapishaneyi inlettik. İçimde bir huzur, 'biz buyuz işte' diyorum. Ve evet gerçekten de ilk kez bu kadar 'biz' olmanın güvenini yaşadım. İnancım içimden geçen bu sözlerle somutlanıyor. Tarifi zor bir duygu. Meydan okumanın cüreti, yenilmezliğin inancı, Parti-Cephe ailesinden biri olmanın onuru, mutluluğu ve iliklerimize kadar 'biz' diyebilmek!.. Artık hepimiz tek tek daha güçlü hissediyorduk kendimizi."

***

UMUDUN VE
ZAFERİN ADI
PARTİM

Selam sana
Düşümdeki, döşümdeki sevdam
Düşmana hıncım
Namluya sürülmüş mermim
Selam sana

Toprağımdaki tohum
Dersim Dersim bakan gözlerim
Kürdistan'da tutuşan
Newroz'um
Köpük köpük Karadeniz'im
Gazi'deki isyanım
Başı dik zeybeğim
Selam sana

Sandıktaki çeyizim
Avucumdaki kınam
Bebelerimin yarını
Geleceğim
Selam sana

Zulmün kalbini
vurmaya giden halkım
Madenden yükselen çığlığım
Gözümün nuru,
hücreme doğan güneş
Açlıkta ekmeğim
Tutsaklıkta özgürlüğüm
Al kanımın
dalgalandırdığı bayrak
Selam sana

Selam sana partim
Yeniden yaratmanın
Kazanmanın adı
... Sana
Bin Selam

_________________
Devrim Kurtulus
Resim
kurtulusum@hotmail.de
En son KURTULUS tarafından 30. Mar 2016, 02:04 tarihinde darbelendi.

30. Mar 2016, 02:04
Profil Web sitesini ziyaret et
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 7 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 3 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma eklentiler gönderemezsiniz

Aranacak:
Geçiş yap:  
cron
© phpBB® Forum Software • Designed by Vjacheslav Trushkin for Free Forums/DivisionCore.
Türkçe çeviri: phpBB Türkiye Archiv | Contact & Abuse free forum hosting

web tracker