Zaman: 15. Eki 2018, 16:51

Tüm zamanlar UTC + 3 saat


Forum Katagorileri
Ara


Advanced Search
Sayfaniza Ekleyin
The HTML code below contain all the necessary code to link to userboard.org please feel free to add it to your site.



Effect of above code: DEVRIM KURTULUS



Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 2 mesaj ] 
FollowersFollowers: 0
Sık kullanılanlarSık kullanılanlar: 0
Görüntüleme: 2705

 Bir Devlet Politikası İNFAZ 
YazarMesaj
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01.2012
Mesajlar: 668
Konum: kurtulusum@hotmail.de
Gender: Male
Mesaj Bir Devlet Politikası İNFAZ
KATİLLER CEZASIZ KALMAYACAK!


Arastirma yazimiza 40 yil öncesine dönerek basliyoruz.12 Mart Cuntasından baslayarak bir devletin politikasi haline dönüsmüs Infaz konusunu irdeleyecegiz.

12 Mart muhtırasıyla ordu yönetime el koyar. Nihat Erim başbakanlığında “Balyoz Operasyonu” başlar. O dönem izlenen politikayı ifade eden bu adlandırma, devletin zorbalığını anlatmaya yeter. “Balyoz” halka ve devrimcilere karşı kullanılacaktır.

Kontrgerilla timleri, insan avına çıkar. 27 Nisan 1971’de başta Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Hatay ve Diyarbakır olmak üzere 11 ilde sıkıyönetim ilan edilir.

İstanbul Maltepe

İsrail Başkonsolosu Elhrom’un kaçırılmasıyla birlikte devlet bütün gücüyle parti-cepheye yöneldi. Ordu, polis, MİT, İstanbul’da 30 bin kişiyle her yerde cephelileri aramakta, fişlenmiş kim varsa toplamakta, peşpeşe operasyonlar düzenlemektedir.

Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir bu dönemde bir yazlık evde kalmaktadır. Ancak bir süre sonra, eve hırsız girdiğini sanan çevre sakinleri karakola ihbarda bulunurlar. Mahir ve Cevahir eve gelen bekçiyi içeri alıp etkisizleştirerek evden uzaklaşmayı düşünürler. Ancak bekçinin silahına davranması üzerine ateş ederek onu yaralamak zorunda kalırlar. Bundan sonrasında ise polis ve jandarmayla Maltepe sokaklarında kovalamaca başlar.

Çemberi yaramayan Mahir ve Hüseyin, Maltepe Orhangazi Caddesi Küçükbağ Sokak 8 numaralı evin birinci katına balkon kapısından girerler. Sonra birinci katın güvenlikli olmadığına karar verip, saat 09.00 civarında binanın en üst katındaki daireye çıkarlar. Burası Binbaşı Dinçer Erkan’a aittir. Evde binbaşının eşi, oğlu ve 14 yaşındaki kızı Sibel vardır. Sibel Erkan dışında, diğerlerini serbest bırakırlar.

Bina çok geçmeden kuşatılır. Birinci Ordu Komutanı ve kontrgerilla şeflerinden Orgeneral Faik Türün, İkinci Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Celal Bulutlar, İstanbul Valisi Vefa Poyraz, Emniyet Müdürü Muzaffer Çağlar da oradadır. Zıhlı tugay evin etrafına yığınak yapmıştır.

Tuğgeneral Celal Bulutlar megafonla seslenir:
“Sibel’i serbest bırakın, silahınızı pencereden dışarı atın, teslim olun.”

Mahir ve Cevahir cevap verir: “Asla teslim olmayacağız... Çocuğa dokunmayacağız. Çocuk ancak sizin ateşinizle ölebilir...”

Evin etrafında biriken halk uzaklaştırılır. Operasyon için hazırlıklar yapılır. Mahir, “Kıbrıs ya da Filistin’e gitmek istediklerini, bunun için gerekli pasaportların ve özel bir uçağın temin edilmesini, Sibel’i de gittikleri ülkede serbest bırakacaklarını” söyler.

Gece herhangi bir müdahale girişimi olmaz. Ev getirilen projektörlerle dışarıdan aydınlatılır. 31 Mayıs sabahı halk ne olup bittiğini izlemek için erkenden evin çevresinde birikmeye başlar. Bu arada teslim olmaya ikna edebilecekleri düşünülerek Mahir Çayan’ın annesi Ankara’dan, Hüseyin Cevahir’in amcası ise Keban’dan askeri uçakla İstanbul’a getirilir. Öğleye doğru Maltepe’de evin ikinci kat sahanlığındadırlar.

Mahir Çayan, onları sahanlığa getiren binbaşıya “Ne demek istiyorsunuz? Yani onları rehine mi aldınız?” diye sorar. Binbaşının cevabı “Artık nasıl anlarsanız anlayın. Ben emir kuluyum. Bunu büyüklerimiz bilir” şeklinde olur. Amca ve anne Cevahir ve Mahir’i teslim olmaya ikna etmeleri için konuşturulur. Ancak Mahir de, Cevahir de son derece kararlıdır. Onları geri gönderirler.

Gece evi aydınlatan projektörlerin aniden sönmesi üzerine operasyon başlatıldığını düşünen Mahir ve Cevahir dışarıya ateş açarlar. Bundan sonra da sopa uçlarına takılan polis ve asker miğferleri Mahirlerin kaldığı üçüncü kata uzatılarak operasyona karşı tepkileri ölçülmeye çalışılır. Mahir ve Cevahir aynı gün radyodan Nurhak dağlarında Sinan Cemgil’lerin katledildiğini öğrenmişlerdir. Bu öfkelerini daha da büyütmüştür.

Uykusuz geçen geceden sonra, 1 Haziran sabahı, evin çevresinde yoğun bir hareketlilik görülür. Gazeteciler uzaklaştırılır. Çevredeki evlerde oturanların pencerelerinden Mahirlerin bulunduğu tarafa bakmaları yasaklanır. Keskin nişancılardan binbaşı Necdet Asker ve Deniz binbaşı Cihangir Erdeniz(*) bitişikteki evde yerlerini alır. İnfazcıların arasında sonradan “ünlenecek” olan Mehmet Ağar da vardır. İki helikopter ve bir keşif uçağı sürekli evin üzerinde dolaşmaktadır.

Saat 11.20’de bir el silah sesi duyulur. Ve evin mutfak tarafında bulunan Hüseyin Cevahir vurulur. Aynı anda eve giren polis ve askeri tim ateşe başlarlar. Yaralı olan Cevahir ve Mahir de ateş ederek karşılık verirler. Operasyon tamamlandığında Mahir Çayan ağır yaralı olarak tutsak düşmüş, Hüseyin Cevahir ise vücuduna sıkılan 25 kurşunla katledilmiştir.

İnfazcılar içeri girdiklerinde her ikisi de yaralıdır. Cevahir’i Mahir zannederek “yerinde infaz” etmek için üzerine onlarca kurşun boşaltırlar. Cevahir diye de Mahir’e “sen Kürtsün ha” diyerek küfredip, dipçik ve tekmelerle vururlar.

Arnavutköy

19 Şubat 1972; Arnavutköy Üvez Sokak’ta bulunan 8/1 nolu ev, sabah saat 07.00 sıralarında sarılır. Evde Ulaş Bardakçı ve evin sahibi Lale Arıkdal vardı.

Operasyon doğrudan Özel Harp Dairesi’ne bağlı MİT-kontrgerilla ekibi tarafından yapılacaktı. İçlerinde kontrgerilla şefi Hiram Abas’ın(*) da bulunduğu bu ekip, Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz’ın daha önce kaldığı eve, altı gün önce, 13 Şubat’ta bir baskın düzenlemiş, ancak Ulaş ve Ziya kuşatmayı yarmayı başarmışlardı. İnfaz mangaları henüz tecrübesizdi ve karşılarındakileri iyi tanımıyorlardı.

19 Şubat’ta artık doğrudan infaz kararıyla geldiler. İçeri giren polisler, ev sahibinden evde kimsenin olmadığı cevabını alıp tam çıkarlarken, Ulaş’ın paltosunu görürler. Ulaş’ın bulunduğunu tahmin ettikleri yere anında ateş etmeye başlarlar. Ama aynı anda Ulaş da ateşe başlamıştır. Polisler ve MİT’çiler kaçışır, dışarıdan eve kurşun yağdırırlar. Çatışma 15-20 dakika sürer. İçeri yapılan baskında Ulaş’ın özellikle yüzüne onlarca kurşun sıkarlar.

Ankara, Aşağı Ayrancı

İnfaz politikası yürürlüktedir artık. Tarihler 8 Mart’ı gösterirken, bu kez Ankara’da bir devrimci, sokak ortasında sırtından vurularak infaz edilir.

Ankara Emniyet Müdürlüğü şu açıklamayı yapar:
“Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nın yazılı arama emirlerine dayanarak, Merkez Komutanlığının koordinatörlüğü altında 8/9 Mart 1972 gecesi, Aşağı Ayrancı, Meneviş Sokak 31/2 numarada bir operasyona girişilmiş ve bu operasyonda ele geçirilen Ahmet oğlu 1947 doğumlu Koray Doğan ile görevliler arasında çatışma başlamış ve Koray Doğan bir mermi isabetiyle yaralanarak hastaneye kaldırılmış, yapılan tıbbi müdahaleye rağmen kurtarılamayarak öldüğü anlaşılmıştır.” (THKP-C Davası/ İddianame, V Yayınları, 1988, syf. 220)

Artık bu açıklamalar yıllarca hiç değişmeyecektir. “Teslim ol çağrısına uymadı... ateş açtı... kaçmaya çalıştı... ÖLÜ ELE GEÇİRİLDİ...”


12 Mart cuntasıyla birlikte devlet ölüm mangalarını devreye soktu. Amaç başta THKP-C olmak üzere silahlı mücadeleyi savunan örgütlerin önder kadrolarını imha ederek bu örgütleri dağıtmak ve devrimci mücadelenin gelişimini engellemekti. Kızıldere’de 10 devrimcinin katledilmesi devletin infaz politikasının 70’li yıllardaki en somut örneği olarak tarihe geçti.

KIZILDERE KATLİAMI

Polis, ordu teyakkuzda

26 Mart 1972 sabaha karşı Ordu’nun Fatsa ilçesi asker, polis, kontrgerilla timleri ve MİT’çiler tarafından ablukaya alınır. Devlet, Mahir Çayan ve arkadaşlarının bu bölgeye geçtiği istihbaratını almıştır. Operasyonlar başlar.
Bu sırada Mahir Çayan bir grup arkadaşıyla birlikte Deniz Gezmişler’in idamını engellemek amacıyla İngiliz Radar üstünde görevli İngilizleri kaçırmak için Ünye’dedirler. Fatsa’da başlatılan operasyonu duyarlar ve aynı gün üç İngiliz’i kaçırarak Tokat’ın Niksar ilçesi Kızıldere köyüne doğru yola çıkarlar.

30 Mart 1972
Tokat’ın Kızıldere köyü muhtarının evi sabah beş civarında kuşatılır. Binlerce asker, jandarma, polis, otomatik silahları, bombaları, roketatarları, havan topları, helikopterleriyle köye yığılmıştır. Kontrgerilla şefleri, Özel Harp Dairesi’ne bağlı ölüm mangaları da oradadır. Evde ise THKP-C’den Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Ertuğrul Kürkçü ve THKO’dan Cihan Alptekin’le Ömer Ayna bulunmaktadır. Ünye’den kaçırdıkları üç İngiliz de yanlarındadır.

Ölüm mangaları infaz için gelmişlerdi

Kontrgerilla, Mahirlerden üç İngilizi serbest bırakmalarını ve teslim olmalarını istedi. Ancak onlar “Teslim Ol” çağrılarına “Biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik” kararlılığıyla cevap verdiler. Teslim ol çağrılarına olumsuz cevap verildikçe, ölüm mangalarının bulunduğu taraftan da “o halde öleceksiniz” sesi yükseliyordu.

Öğleye kadar süren bekleyişten sonra saat 12.00 civarında Mahirlerden İngilizleri göstermelerini istediler. Önce kabul etmediler, Ancak daha sonra 13.00 civarında bir tanesini gösterdiler. Hatta dışarıdakilerle konuşması sağlandı. İngiliz “Ateş etmeyin, ederseniz bizi öldürecekler” diyordu. Ölüm mangalarının şefleri biraz sonra, görüşmek için evden birilerinin çatıya çıkmasını istediler. Mahir Çayan, Saffet Alp ve Ertuğrul Kürkçü görüşme için açtıkları delikten çatı arasına çıkarak beklemeye başladılar. Saat 14.30’a doğru ilerlerken “konuşmak istiyoruz” diye talep gelmesi üzerine görülebilecek şekilde dışarı çıktılar. Ancak karşılarındakiler onlar gibi sözlerinin eri değildi. Önce tek tek silah sesleri, sonra da makineli tüfeklerin seri atışları duyuldu. Kahpelik yapmışlardı. Evdekilerin kuşatmayı yararak kaçabilecekleri bir olanak yoktu. Ancak ölüm mangaları oraya onları sağ yakalamaya değil, infaz etmeye gelmişti. Açılan ateşle Mahir Çayan başından vuruldu. Şehit düşmeden önce ancak “İngilizler” diyerek bağırabilmişti. Kalanlar bu kahpelik karşısında İngiliz rehineleri öldürerek, beklemeye başladılar. Teslim olmayacaklardı.

Yaralıları bile kurşunlayarak katlettiler

Uzaktan makineli tüfeklerle ev taranmaya devam edildi. Evin her tarafı delik deşik olmuştu. Gözünden vurulan Ömer Ayna şehit olurken Cihan Alptekin karnından yaralandı. Kalanlar evin sahanlığında toplanarak yeni saldırıyı karşılamaya hazırlandılar. Ancak ölüm mangaları eve yaklaşmıyorlardı. Uzaktan tüfek bombaları ve roketatarlarla evi bombalamaya başladılar. Evin içine düşen bir bombanın ardından meydana gelen peşpeşe patlamalarla birlikte Ertuğrul Kürkçü dışındakilerin çoğu şehit düştü. Bir kısmı yaralandı. Yakalandıktan sonra silahlı mücadelenin yanlış olduğunu söyleyecek olan Ertuğrul Kürkçü evin bitişiğindeki samanlığa geçerek saklandı. Bir süre sonra eve giren ölüm mangaları ağır yaralı durumda olan Saffet Alp’i de kurşuna dizerek katlettiler.

Sevinç içindeydiler. 10 devrimciyi infaz etmişler ve böylece halkın bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm mücadelesini engelleyebileceklerini zannetmişlerdi. Ancak öyle olmadı. Kısa süreli bir dağınıklık yaşansa da, Kızıldere’de şehit düşenlerin mücadelesi yaşamaya ve halkın iktidar mücadelesine öncülük etmeye devam etti. Katliamdan sonraki her 30 Mart ise oligarşinin en çok korktuğu günlerden biri oldu.

1974-79; İnfaz ve katliamlar sivil faşist harekete ihale ediliyor

1974’ten itibaren ülkenin dört bir tarafında başlangıçta birbirinden bağımsız da olsa özellikle gençlik içinde devrimci örgütlenmeler hızla gelişmeye başladı. Devrimci önderlerin imhası oligarşinin beklediği sonucu yaratmamıştı. Yükselişe geçen devrimci mücadelenin karşısına bu kez kontrgerillanın örgütlediği sivil faşist hareket çıkarıldı. Artık, 12 Eylül 1980’e kadar dişe diş bir anti-faşist mücadele sürecekti.

Devlet desteğiyle halka ve devrimcilere saldıran, ülkenin her tarafında fabrikaları, okulları, mahalleleri, köyleri işgal altına almak isteyen sivil faşist hareket binlerce insanımızı katletti. Gençliğinden işçisine, memurundan köylüsüne, gecekondulusundan aydınına kadar devrimci, demokrat, ilerici herkes sivil faşist hareketin hedefi durumundaydı. Ancak bu saldırılarla da faşizm istediği sonucu alamadı. 1977’den itibaren silahlı mücadelenin gelişimi ve faşist işgallerin geriletilmesiyle birlikte faşist hareket saldırılarını artırarak kitlesel katliamlara yöneldi. 1 Mayıs 1977, Kahramanmaraş, Çorum gibi katliamlar, devlet-MHP’li faşistler-şeriatçılar işbirliğinin ürünü olan katliamlar olarak Türkiye tarihine yazıldı.

“Vur Emri”

1980 başında iktidarda MHP ve MSP’nin desteklediği Demirel başbakanlığındaki AP hükümeti vardır. IMF ve Dünya Bankası’nın istekleri doğrultusunda “24 Ocak Kararları”nı alan Demirel, bir yandan da Ecevit hükümeti döneminde hazırlanmış olan yeni baskı yasalarını yürürlüğe koymaya başladı. Sivil faşist terörün yetmediği noktada, özellikle 1980 başından itibaren, devletin resmi silahlı güçlerinin infaz ve katliamları hızla artıyordu. Ocak ayında 13, Şubat’ta 18, Mart’ta 17, Nisan’da 38, Mayıs’ta 24, Haziran’da 34 kişi asker ve polis tarafından katledildi.

12 Mayıs’ta Bakanlar Kurulu kararıyla “VUR EMRİ” çıkarıldı. Karara göre “idam veya hapis cezası gerektiren suçlardan sanık olanlara” teslim olmaları için 19 günlük süre tanınıyordu. Bu sürede teslim olmayanlar “teslim ol” ihtarına uymadıkları veya silah kullanmaları halinde İHTARA GEREK DUYULMADAN vurulabilecekti. Bundan sonra haklarında vur emri çıkarılmış olan devrimcilerin afişleri heryere asılmaya başlandı. Görüldükleri yerde vurulacaklardı. Tabii katledilenler afişe edilenlerle sınırlı kalmıyor. “Dur ihtarı”na uymadıkları gerekçesiyle katledilenlerin sayısı günden güne artıyordu. Öyle ki, devletin resmi güçlerinin katliamları giderek kitle gösterilerine yöneldi, kitlesel infazlar yapılmaya başlandı. Örneğin, 23 Nisan’da Tarsus’ta trafik kazalarını protesto etmek için yola barikat kurarak gösteri yapan yaklaşık 1500 kişilik kitlenin üzerine ateş açan jandarma 3’ü çocuk, 1’i ihtiyar 10 kişiyi katletti. Saldırıda 21’i ağır 300 kişi de yaralandı.

Yasaklanan 1 Mayıs’ı kutlamak isteyen insanların üzerine bir çok yerde ateş açıldı. Ankara Tuzluçayır’da bir kişi katledildi.

İzmir İnciraltı yurtlarında öğrencilerin üniversite seçme sınavı öncesi 12 Haziran’da düzenledikleri moral gecesini basan askeri birlik, öğrencileri ayağa kaldırdıktan sonra aniden ateş açarak 6 öğrenciyi katletti. Polis ve askerler tarafından sürdürülen operasyonlarda gerçekleştirilen infazlar artık günlük olaylar haline gelmeye başladı.


“Asmayalım da besleyelim mi?”

12 Eylül’den sonra cuntanın şefi Kenan Evren böyle söylüyordu. Tutsak düşen devrimcileri asmaktan başka bir şey düşünmeyen bir cuntanın elbette infaz ve katliamlardan da geri durmayacağı açıktı. 12 Eylül cuntasıyla birlikte artık sivil faşist katillere ihtiyaç kalmamıştı. İnfaz politikasını doğrudan devletin resmi güçleri uygulamaktaydı. Hedefin ilk sırasında da doğal olarak teslim olmayı reddedip faşist cuntaya karşı direnişi sürdüren devrimciler vardı. Cunta yıllarında onlarca devrimci evlerde, sokak ortalarında infaz edildi.

Selçuk Küçükçiftçi, Mustafa Işık, Mehmet Selim Yücel...

Onlar bir devrimcinin, vatanseverin yapması gerekeni yapıyor Amerikancı faşist cuntaya karşı mücadele ediyorlardı. Cuntanın ise böylelerine tahammülü yoktu. Baskı, terör, infazlarla 45 milyon halkı teslim almaya çalışıyordu. Katiller, 3 Nisan 1981’de Mustafa Işık’ı, yine aynı gün Mehmet Selim Yücel’i Kadıköy’de sokak ortasında, 7 Nisan 1981’de ise Selçuk Küçükçiftçi’yi katlettiler. Katiller belliydi ama katiller hakkında ne bir soruşturma açıldı ne de yargılandılar. İşkence ve katliamlarına devam etmeleri için ödüllendirildiler.

Kenan Budak

Kenan Budak DİSK’e bağlı İlerici Deri-İş Sendikasının başkanıydı. Ama o çoğu DİSK yöneticisi gibi 12 Eylül cuntasına teslim olmadı. Devlet tarafından aranıyordu ama buna rağmen işçiler arasında örgütlenme çalışmasını ve cuntaya karşı mücadeleyi sürdürdü. 22 Temmuz 1981’de İstanbul Yedikule’de pusu kuran katiller tarafından vurularak katledildi. Senaryo önceden hazırlanmıştı. Kenan Budak “dur ihtarına” uymamış ve vurularak “ölü ele geçirilmişti.”

“Ölü Ele geçirildiler”...

Cunta infazlarını Özellikle ilk yıl aralıksız sürdürdü. Abdullah Gözalan 18 Mart 1981’de katledildi. Tamer Arda, Ömer Çimeken gibi çeşitli siyasi hareketlerin kadroları polis tarafından kurulan pusularda katledildiler. Tahsin Elvan, 1 Haziran 1982’de İstanbul, Hacıosman Bayırı’nda polisler tarafından kurşunlanarak katledildi... Her köşe başı artık siyasi şube polisleri tarafından kurulan bir pusu olabilirdi... Veya genellikle gece 24.00’ten sonra başlayan ev baskınlarında katledilebilirdiniz... Cunta bir yandan hapishaneleri doldururken, bir yandan da halka gözdağı için şehirlerde ve kırsal alanda yüzlerce devrimciyi, demokratı, sıradan insanı katledecekti...


Cunta Dönemi Bitti...
Sivil İktidarlar İnfaz ve Katliamlara Devam Ediyor


İnfazların en sık gündeme geldiği dönemler, devrimci mücadelenin, halkın hak alma mücadelelerinin geliştiği dönemlerdir. Cunta sonrası ‘84 Ölüm Orucu’nun etkisiyle toplumsal muhalefette de hareketlenmeler başlamıştı. Tutuklu ailelerinin sokağa çıkmasının ardından bu kez sokaklarda öğrenci gençlik vardır. Nisan direnişleri, grevler yaşanır. Devrimci mücadele gelişmektedir. İşçiler sokaklardadır. Gün geçmemektedir ki, bir yürüyüş, bir grev yaşanmasın. İktidar, polisiyle, jandarmasıyla grevleri engellemeye çalışsa da bunda başarılı olamaz.

Devlet için tek “çıkar yol” bildik politikanın yine devreye sokulmasıdır. İnfaz politikasının.

Yer İstanbul, Okmeydanı... Yıl 1988... Emekçiler 1 Mayıs’ı kutlamaya hazırlanmaktadır. Ölüm mangalarının hazırlığı ise katliam içindir. 1 Mayıs’a katılımı azaltmak için günler öncesinden gözaltılar başlamıştır. Bunun da yetmeyeceğini anlayınca, 1 Mayıs’ın hemen arifesinde iki devrimci; Öztürk Acari ve Salih Kul bulundukları ev ölüm mangaları tarafından ateşe verilerek katledilirler. İki insanı tüm halkın gözleri önünde evlerinde diri diri yakan anlayışın Hizbullah katliamlarına laf söylemeye ne hakkı olabilir. Devlet tarafından yapılan açıklama ise her zamanki gibidir; “eyleme hazırlanıyorlardı.” Bu tür açıklamaları daha sonraki yıllarda çok daha fazla duyacaktık. Nerede, kimi katletseler yapılan açıklama hep aynı olacaktı; “eylem hazırlığındaydılar, Türkiye’yi kana bulayacaklardı...” Bu açıklamaların katliamları, infazları meşrulaştırma çabalarından başka bir anlamı yoktu.

1 Mayıs’ı Kutlamak Yasak, 1 Mayıs’ta Katletmek Serbest

1989 Taksim Alanı. Emekçiler 1 Mayıs’ı alanda kutlamaya kararlıydılar. Günler öncesinden alana çıkacaklarını ilan etmişlerdi. Çünkü, 1 Mayıs işçisinden memuruna, gecekondulusundan, esnafına, köylüsüne, gençliğine...tüm halkın mücadele günüydü. 1 Mayıs meşru bir gündü. Ama devlet yine yasaklamış, yine baskılarla, gözaltılarla engellemeye çalışmaktaydı.

Bütün sokaklar, çevik kuvvet ve panzerler tarafından sarıldı. Polis vahşice saldırıya geçti. Kafalarından, gözlerinden kan akanlar, kolu, bacağı kırılanlar, coplananlar, yerlerde sürüklenen yaşlı, genç insanlar...Her yerden kitlenin üzerine kurşun yağdırılıyordu. Böylesi bir kurşun yağmuru altında Şişhane’ye doğru çekilirken bir çok insan polis kurşunlarıyla yaralandı. Bu sırada trafik polisi Kazım Çakmakçı’nın hedef alarak açtığı ateş sonucu Mehmet Akif Dalcı’nın genç bedeni yere düştü. Dalcı’nın bu görüntüsü yıllarca akıllarda kalacaktı.

Her katliamın, infazın ardından olduğu gibi aynı oyuna başvuruldu. Katliama uğrayanlara, yaralananlara davalar açıldı. Devlet cinayetini gizlemek ve 1 Mayıs’ın meşruluğunu gölgelemek için açmıştı davayı ama bunda da başarılı olamadı. Bu politika Ulucanlar katliamında yine karşımıza çıkacaktı. On tutuklunun kurşunlarla katledilmesinden sonra yaralanan ve ölenlere dava açacak kadar utanmaz ve ahlaksızdılar. Söylenen açıktı; biz katlederiz, infaz ederiz, kimseye hesap vermeyiz.

Adalet yoktu. Mehmet Akif Dalcı’yı katleden Kazım Çakmakçı hakkında hiçbir dava açılmadığı gibi, yüz ve kimlik değişikliği ile görevine devam ettirildi. Ama bu uzun sürmedi. Çünkü adaletin olmadığı bu ülkede halkın da adaleti vardı.

İnfazlar ev baskınlarına taşınmaya başlamıştı artık. 1990 yılında İstanbul Cihangir’de Gülay Arıcı ve Alper Ersoy isimli devrimciler evlerine yapılan baskında kurşun yağmuruna tutuldular. Alper Ersoy yaralı olduğu halde kurşuna dizilirken, Gülay Arıcı’nın cesedine yüzlerce kurşun sıkıldı. Devlet sadece katletmekle kalmıyor. Katlettiği insanların cesetlerine dahi kurşunlar sıkıyor, parçalıyordu. Buna benzer örnekler ‘90’lı yıllarda çok daha fazla yaşandı. Özellikle İstanbul’da yaşanan infazlarda cesetler tanınamaz hale getiriliyor, Kürt halkına yönelik sürdürülen savaşta da katledilenlerin bedenleri panzere bağlanıp sürükleniyor, kulakları kesiliyordu. Böylesi bir vahşeti ancak insan olmaktan çıkmış olanlar yapabilirdi. Amerikan askerlerinin Vietnam halkına karşı yürüttüğü savaşta, Nazilerde görülmüştü bu manzaralar. Bir de, bu ölüm mangaları tarafından eğitilip yönlendirilen ve bugün ortaya çıkarılan Hizbullah vahşetinde.


‘90’lı Yıllar... İnfazlar “Demokrasi” Nutukları İle Birlikte Yürüyor

Bilindiği gibi ‘90’lı yıllar, “Yeni Dünya Düzeni”nin ilk defa açıktan telaffuz edilmesiyle başladı. Sosyalist Blok yıkılmış, emperyalizm dünyaya hakimiyetini ilan etmek için Irak’ı bombalayarak saldırılarla, katliamlarla dolu yeni bir dönemi başlatmıştı. Her şey sözde “demokrasi”, “barış”, “insan hakları” içindir. Ülkemizde de ‘90’lı yıllar “demokrasi” söylemlerinin her zamankinden daha fazla kullanıldığı, demokrasicilik oyununa her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu yıllardır. Bir taraftan demokrasi masalları anlatılırken, bir tarafta özel tim kurulur, geçmiş dönemin sivil faşistlerine resmi elbiseler giydirilir, anti-terör yasaları çıkarılır. Kontrgerilla örgütlenmeleri polis, asker, devletin tüm kurumlarında yaygınlaştırılıp, kurumlaştırılır. İnfazlar “sıradanlaştırılmaya” çalışılır.

Tuzla Katliamı

Düşünün ki, E-5 karayolu üzerinde aracınızla yolculuk yapıyorsunuz. Aracınız polisler tarafından durduruluyor. Ne düşünürsünüz. Aklınıza ilk gelen belki ihlal ettiğiniz trafik kuralı olacaktır, ya da buna benzer bir şey. 7 Ekim 1990 günü de, DEG-C 7843 plakalı kırmızı renkli Opel marka aracın içinde bulunan İsmail Hakkı Adalı, Kemal Soğukpınar, Fevzi Yalçın, Reha Şen de Tuzla Köprüsü’nde araçları polis tarafından durdurulduğunda bunları düşünmüşlerdi. Ama onlar daha ne olduğunu bile anlamaya fırsat bulamadan üzerlerine açılan ateş sonucu katledildiler. Bu katliamın ardından 16 polis hakkında dava açıldı. Ve bu dava tam 7 yıl sürdü. Kartal Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen bu davanın sonunda “yargılanan” polisler hakkında beraat kararı verildi. Herkesin gözleri önünde cereyan eden bu katliamda beraat kararı veren mahkeme için katledilen dört kişinin vücudunda tespit edilen 274 kurşun delil olarak kabul edilmedi. Göstermelik, yıllarca sürecek, şehirden şehire sürülecek ve sonucunda katillerin ya komik cezalara çarptırıldığı ya da beraat ettirildiği davalar dönemi de başlamıştı...

İSTANBUL-BEŞİKTAŞ: 28 Haziran 1991; Perihan Demirer

Yeni Mahalle Kalan Sokak, 12 Numaralı ev... İçerde bir kişi var. Perihan Demirer... Eve polis tarafından düzenlenen operasyon 20 dakika sürdü. Perihan Demirer de diğerleri gibi katledildi. Sonuç: Katliam davası hala “bağımsız yargı”da sürünüyor. İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 1994/230 sayılı dosyaya kayıtlı davada, Şefik Kul, Mustafa Karabulut, Ramazan Ayhan, Hilmi Kalaycı adlı polisler “yargılanmaya” devam ediyor. 8 yıl sonra hala katliam sanıkları suçlu bulunamadı...


İSTANBUL: 12 Temmuz 1991;

“Gözlerinizden Öperim” diyordu bir ses polis telsizlerinden.

“Gözlerden öpen” dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Mehmet Ağar’dı.

“Gözlerinden öpülenler” ise, biraz önce on devrimciyi katleden ölüm mangalarıdır.

Bu kez ölüm mangalarının gideceği adresler çoktu. Dikilitaş, Balmumcu, Nişantaşı, Yeni Levent kilometrelerce ötelerden ablukaya alındı. Sokaklara giriş çıkışlar yasaklandı. İnfazların gerçekleştirileceği evlerin bulunduğu sokaklarda oturanların pencerelerinden kafalarını bile uzatmalara yasaklandı. Bu yöntem genel olarak infazlarda polisin değişmez yöntemlerinden biridir.

Dikilitaş, Balmumcu, Nişantaşı ve Yeni Levent, aynı anda patlayan bomba ve kurşunlarla savaş alanına döndü. Ertesi gün gazeteler Devrimci Sol’un önder kadrolarının “ölü ele geçirildikleri”ni yazdı. Bu katliamda Niyazi Aydın, İbrahim Erdoğan, İbrahim İlçi, Yücel Şimşek, Nazmi Türkcan, Bilal Karakaya, Zeynep Eda Berk, Cavit Özkaya, Ömer Coşkunırmak ve Hasan Eliuygun katledildi.

Katliamın arkasından Susurluk’un ünlü isimlerinden Mehmet Ağar katilleri gözlerinden öperek kutladı ve bu “kutlama” üzerine kendisinden hiçbir açıklama istenmedi.

Aynı günlerde İstanbul başta olmak üzere birçok ilde terör estiriliyordu. Çünkü o günlerde ABD Başkanı Bush ülkemize gelecekti. Bush’un ayağı tökezlesin istemiyorlardı. Altın klozetli tuvaleti dahil düşünülen Bush’un huzurunun bozulmaması için CIA, MİT ortaklaşa önlemler alıyordu. Bu katliam da bunun bir parçasıydı.

12 Temmuz Davası; Katliamın hemen ardından 16 Temmuz’da suç duyurusunda bulunuldu. Pek çok infaz gibi, uzun uğraşılardan sonra 12 Temmuz katliamıyla ilgili dava açıldı. Dava boyunca yine suç delilleri yok edildi, tanıkların ifadeleri hiçe sayıldı. Adli Tıp raporları katliamın, “patlayıcı madde infilakına bağlı olarak oluşan metalik cisim yaralanması...” sonucu ve “bitişik mesafeden açılan ateş sonrası kurşun yaralanmasından” meydana geldiğini yazdı.

Ama davaya bakan İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi için önemi yoktu bunların.

Katliamdan yargılanan polisler kimi zaman mahkemelere “görevli” olarak geliyorlardı. Sanık polisler, ceza almayacaklarını, ciddi bir soruşturma yapılmayacağını bilmenin rahatlığıyla ya duruşmalara gelmiyorlar, ya da çocukları bile inandırmayacak ifadeler veriyorlardı.

Suç delillerinin ortadan kaldırılması veya yok sayılması, “yargılama”nın nasıl sonuçlanacağını daha baştan göstermişti. Katliam yaptıkları için “gözlerinden öpülenler” bu davadan ceza alırlarsa bu, kaideye, “devletin yüksek menfaatlerine” uymazdı. Sanık polislerin bulunamadığı, suç delillerinin ortadan kaybolduğu, katledilenlerin üzerindeki elbiselerin bile gizlendiği bu dava, 31 Mart 1994’te avukatların katliam yerinde inceleme yapılması talebi de reddedildikten sonra 8 Şubat 1995’te bitti. Nasıl bittiği tahmin edilecektir.

Katliama katılan polisler beraat ettiler!

En önemli delil olan elbiselerin incelenmesi, olay yerinde keşif yapılması, otopsi raporlarının incelenmesi gibi hiçbir delil değerlendirilmeden karar verilmesi üzerine bu dava da AİHM tarafından başvurusu kabul edilen davalar arasına girdi. Ayhan Çarkın, Şefik Kul, Dursun Ali Öztürk, Ali Erşan, Mehmet Baki Avcı, Ali Çetkin, Ali Bulut, İsmail Alıcı, Yaşar Uzun, Abdülkadir Dilber, Yaşar Karaca, Yunus Yıldırgan ve Hacı Güngör gibi katilleri beraat ettirenler de, Susurluk’ta ortaya çıkan gerçeğin bir parçasıydılar. İnfaz, kaybetme politikaları, böyle bir “yargı” olmaksızın sürdürülemezdi.


ANKARA: 14 TEMMUZ 1991; Fintöz Dikme, Buluthan Kangalgil

12 Temmuz katliamının üzerinden iki gün geçmişti. Ancak ölüm mangaları kana doymamışlardı. Ankara’daki ölüm mangaları “iş başındaydı” bu kez. Fintöz Dikme ve Buluthan Kangalgil, Ankara’da katledildiler.

Katliamlar birbirini takip ediyordu ama ortada ne yargılananlar vardı, ne de katilleri yargılayacak devletin herhangi bir yargı kurumu.

Hükümet yetkilileri, katillere “devam” diyordu.


İSTANBUL: 8 EYLÜL 1991; Seher Şahin

Seher Şahin, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi öğrencisidir. Okulların açılmasıyla birlikte okula yeni gelenlere yardımcı olmak için kurdukları Rehberlik Masası’nda çalışmaktadır. Bu çalışmaları yaparken Üniversite’ye gelen işkenceci polisler tarafından gözaltına alıp, şubeye bile götürmeye gerek duyulmadan okulun 3. katından aşağıya atılarak katledildi.

Artık polis şubeleri dışarıya taşımış, katliamlar böylesi bir yerde, bu kadar açık bir şekilde gerçekleştirilmeye başlanmıştı. Seher Şahin’in ailesi bu aleni katliamın sorumluları hakkında Cumhuriyet Savcılığı’nda suç duyurusunda bulundu.

“Sonuç?” mu diyorsunuz? Seher’i katledenler aynı işi yapmaya devam ediyorlar...

“-Şefim birini görüyorum, ne yapayım?
- Götürebilir misin?
- Hem de kafasından
- O zaman götür...”

“Götürüyorlardı”!..
Gez’le arpacık’ın birleştiği noktada bir devrimcinin yüzünü gördükleri an, basıyorlardı tetiğe.
Telsizlerden yukarıdaki türden konuşmalar duyuluyordu.
Bu konuşmalar, kayıtlı olmasına rağmen, hiç bir zaman bir “soruşturma” konusu olmuyordu.
O şef biliyordu ki, bu cevabı verdiği için amirlerinden, bakandan, başbakandan “aferin” alacaktı. Bu cevap ona terfi yolunu açacaktı.
İnfazların seri halde sürdüğü bir dönemdi. Hükümetler alkışlıyordu, basın alkışlıyordu, terfiler alıyorlardı... Mahkemeler bir pürüz çıktığında aklıyordu...
DEVAM... DEVAM... diyordu düzen onlara.
Onlar da devam ediyordu. Evde, sokakta, işyerinde infazlar, karakollarda, şubelerde “şüpheli ölüm”ler birbirini izliyordu.


İstanbul, GAYRETTEPE; 26 Ekim 1991, Burhan Remzi Kafadenk

Gayrettepe’de polisler tarafından sokak ortasında taranarak katledildi. Katliamı gerçekleştiren polisler hakkında açılan dava 31 Mart 1994’te 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Tanıkların dinlenmesine gerek duyulmayan mahkemenin karar duruşması 21 Kasım 1997’de yapıldı. Ve başından belli olan, “beklenen” karar geldi. Mehmet Şakir Öncel ve Erdoğan Oğuz adlı polislerin “beraatine” karar verildi. Zaten iki sanıklı davada bu iki sanık da göstermelik olarak yargılanmaktaydı.


İstanbul, MAHMUTBEY;
27 Ocak 1992...


Dönemi daha iyi anlayabilmek için o dönem yazılarından kısa bir alıntı yapalım:
“Bugün katledilmek için artık devrimci olmak gerekmiyor. Son dönemde hemen herkesi hedef alan polis terörü, sınır tanımaz boyutlara ulaştı. Yurtsever, demokrat, hatta halktan insanlar bile polisin gerçekleştirdiği sokak infazlarının hedefi haline geldiler... Polise “çekinmeyin, güvence altındasınız” denilmiştir...

İşkenceciler için ‘infaz’ edilenin kim olduğu önemli değildir. Bu bazen hiçbir şeyle ilgisi olmayan bir insan, bazen özürlü bir genç, bazen de yurtsever-devrimci bir kişi olabilir. Nasıl olsa işlenen cinayetleri perdeleyecek bir senaryo vardır: “Kaçarken ölü olara ele geçirildi”, “eylem hazırlığındayken yakalandı”, “polisle silahlı çatışmaya girdi”, “biz gözaltına aldık, ilgimiz yok”...

Kimin ‘terörist’ olduğu, kimin olmadığı artık polis şeflerinin ağzından çıkan sözlere göre belirleniyor...”

Bu katliamlardan biri de Mahmutbey katliamıydı.

Bir evde yaşayan 6 kişiydiler. Bir örgütle ilişkileri de yoktu.

Yaşadıkları bu ev “örgüt evi” olduğu gerekçesiyle basıldı. Baskında evde bulunan üç genç, İsmail Cengiz Göznek, Servet Şahin, Mustafa Ateş katledildiler.

Katliama gelen polislerin bu defa “teslim ol çağrılarına ateşle karşılık verdiler” diyebilecek “gerekçeleri” de yoktu. Çünkü içerde bulunan Cengiz Göznek ve diğerleri balkona çıkarak “teslim oluyoruz” diye bağırmışlardı. Ama bu katledilmelerine mani değildi.

Mahmutbey katliamına ilişkin açılan dava Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü... Bu katliamı yaptıkları için yargılanan Ali Rıza Atak, Rahmi Kaya, Mehmet Yetiş, Şefik Kul, Abdullah Dindar, Hasan Erdoğan, Mehmet Şakir Öncel, İsmet Alıcı, Bayram Kartal, Adnan Taşdemir, Erol Bülbül, Nevzat Kermiş, Cafer Dumludağ, Nizamettin Özoğlu, Kadir Uçar, Murat Karaca, Süleyman Balat, Orhan Özer, Birol Abanoz, Selim Kostik, Hüseyin Doğrul, Salih Tonga, Ayhan Özkan, Ömer Kaplan, Ramazan Sert, Cüneyt Yeşilyurt, İsmail Türk, Osman Uğurelli, Kenan Dal isimli polisler hakkında “beraat” kararı verildi.

Eğer infaz mahkeme salonunun orta yerinde gerçekleşseydi de, muhtemel ki mahkeme yine “beraat” kararı verecekti. Çünkü mahkeme de kendisine verilen “görevi” yapıyordu. Tıpkı polisler gibi... Bu davada yargılanan polisler, 12 Temmuz, 16-17 Nisan gibi davaların da sanığı olan polislerdi. Hakkında “katliam” suçuyla dava açılmış polisler, yeni katliam davalarının sanığı olmaya devam ediyorlardı.

BURSA; 31 Mart 1992, Bülent ÜLKÜ

Körfeze Bakış Gazetesi Yazıişleri Müdürü Bülent Ülkü Bursa-Uludağ yolunun 12. kilometresinde bulunduğunda ağır yaralıydı. Ağır işkence görmüş, öldü diye atılmıştı. Hastaneye kaldırıldı ama kurtarılamadı.
Bülent Ülkü’nün katledilmesi ilk başta adli bir olaymış gibi gösterilmeye çalışıldı. Ama Bülent’in vücudundaki işkence izleri, elindeki parmak izi için kullanılan mürekkep izleri, 40 santimlik mesafeden sıkılan kurşunun sol gözünden girip kafasında parçalanmış olması ve yaralı bulunduğu sırada gözlerinde gözbandı bulunması katliamın kimler tarafından yapıldığını gösteren kanıtlardı. “Adli olay yalanının tutmayacağı ortaydı. Ama hiçbir şey değişmedi. Diğerlerinde olduğu gibi katiller, Bülent’in üzerinde bulunan gözbağını, elbise ve şahsi eşyaları dahil herşeyi ortadan kaldırdılar. Ve tüm bunlar sonucunda katiller biline biline bu olay “faili meçhul” olarak gösterildi.


İstanbul, ÇİFTEHAVUZLAR-ERENKÖY- İÇERENKÖY;
16-17 NİSAN 1992...


“-Şefim birini görüyorum, ne yapayım?” diye soruyordu ölüm mangalarından biri. Şefin cevabı kısaydı; “O zaman götür”... Emir ta yukarılardan öyle geliyordu çünkü.

Bu operasyonda, dört ayrı evde, 11 devrimci, Sabahat Karataş, Eda Yüksel, Taşkın Usta, Sinan Kukul, Arif Öngel, Şadan Öngel, Ahmet Fazıl Ercüment Özdemir, Hüseyin Kılıç, Satı Taş (Kılıç), Ayşe Nil Ergen, Ayşe Gülen katledildiler.

Gazeteler ertesi gün, “örgüte büyük darbe vurulduğu”, “beyninin dağıtıldığı” açıklamalarını sayfa sayfa yayınlayarak katliamları meşrulaştırmak istedi.

28 Nisan 1992’de, avukatlar “polisin sağ yakalamak gibi bir amaç gütmediği, açıkça katletmek için operasyon yaptığı” gerekçesiyle Kadıköy Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundular. Katliamdan tam üç yıl geçtikten sonra Savcılık davayı açtı. Çiftehavuzlarda katledilenlerin otopsi raporlarında; Sabahat Karataş’ın vücudunda 40 adet kurşun isabet ettiği, bunlardan 12’sinin öldürücü noktalarda olduğu, Eda Yüksel’in vücudunda 58 adet mermi çekirdeği bulunduğu, bunlardan 29’unun öldürücü noktalarda olduğu, Taşkın Usta’nın vücuduna 45 mermi çekirdeği isabet ettiği, bunlardan 13’ünün öldürücü noktalardan olduğu tesbit edildi. Ayrıca operasyonda “Korteks” adlı patlayıcı bir maddenin kullanıldığı tespit edildi. Bu bile başlı başına katliam yapmak için gidildiğinin kanıtıydı. Bütün kanıtlar 16-17 Nisan katliamının planlı bir şekilde gerçekleştirildiğini gösteriyordu. Hatta öyle ki, katliam sırasında Ankara’daki Özel Harekat polisleri de hazır bekletilmişti.

İlk duruşma 14 Haziran 1995’te Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapıldı. Mahkemeye gelen 200 kişi gözaltına alındı. Katliamı gerçekleştiren timlerde yeralanların isimleri de oldukça tanıdıktı; Reşat Altay, İbrahim Şahin, A. Vasfi Kara, Abdullah Dindar, Mehmet Şakir Öncel, İsmail Alıcı, Adnan Taşdemir, Ruhi Fırat, Aslan Pala, Mehmet Düzgün, Adalet Üzüm, Mehmet Baki Avcı, Şenel Kahraman, Ömer Mesutyağcıoğlu, Ali Türken, İsmail Türk, Yahya Kemal Gezer, Zülfikar Çiftçi, Sönmez Alp... Bu arada her nedense katliama bizzat katılan Salih Tolga, Yaşar Karaca ve Ayhan Çarkın hakkında dava açılmadı.

Sanıkların ifadeleri ancak 2 yıl geçtikten sonra alınabildi. 1994’te başlayan ifade alma işlemi 1995 Mart’ında bitti. Dava öylesine komikliklerle doluydu ki, örneğin sanıklarla, delil toplamakla görevlendirilenler aynı polislerdi. Çeşitli gerekçelerle duruşmalara katılmayan sanık polisler, dava günleri, “Çevre güvenliği” göreviyle fütursuzca orada bulunabiliyorlardı. Diğer bir ilginç yan, dava sırasında hiçbir polis suçu kabul etmeyip sadece verilen emri yerine getirdiğini söylerken, emir verenler de emir verdiğini üstlenmiyordu. Davanın tam anlamıyla katliamı yapanları aklama davasına dönüşmesiyle katiller hakkında hiçbir delil değerlendirilmedi, tam tersine delillerin üstü kapatılmaya çalışıldı.

Savcı, başlarında Reşat Altay ve İbrahim Şahin’in bulunduğu “sanık” polisler hakkında bir “faili belli olmayacak şekilde, zaruret nedeniyle adam öldürmek” suçundan “ceza” verilmesini istedi. Elbette bu, polislerin beraati anlamına geliyordu. Polislerin söylediği gibi Savcı da, polislerin “Vazifeleri”ni yaptıkları, emre uydukları, bu yüzden de katliamda herhangi bir sorumluluklarını olmadığı kanaatindeydi. Emir verenler için de herhangi bir yargılamayı düşünmediği açıktı.

6 Haziran 1996’da dava “Kamu Güvenliği” gerekçesiyle Kayseri’ye sürüldü. Bunun ne kadar geçerli bir “gerekçe” olduğu bir polis şefinin “mahkemeye çeki düzen vereceğini, ayar yapacağını” söylemesinden belliydi. 22 Ocak 1998 tarihinde Kayseri’de yapılan davada halkın sahiplenmesine tahammül edemeyen polis, sivil faşistler eşliğinde davayı izlemeye gelenlere saldırdı.

Ayşe Gülen ve Ayşe Nil Ergen’in katledilmeleri davası ise Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmektedir. Katliam tarihi 17 Nisan 1992 olmasına rağmen dava ancak 1997’de açılmıştır. Bu davada “yargılanan” polisler ise şunlardır: Ziya Özdemir, Mustafa Sarı, Serkan Kocatürk, Murat Karademir, Murat Şahani, Nuri Zafer Altay, Muzaffer Çatak, Nevzat Zengin, İsmet Elliki, Mustafa Kaya, Metin Şenol, Enver Aytemur, İbrahim Kayım.

Sinan Kukul, Arif ve Şadan Öngel’in katledilmesine ilişkin “yargılama” da bu mahkemede yapılmıştır. Ercüment Yılmaz, Ali Çetkin, Mustafa Kurtaş, Fikret Işınkaralar, Ali Bulut, Samet Öztürk, Bayram Kartal, Mehmet Saka, Ömer Duman, Ahmet Cingöz, Erol Tekten, Şevket Yılgın, Süleyman Bolak, Halil İbrahim Acar, Fikret Uzuner, Murat Aydın, Mustafa Altınok, Uğur Bayık, Nazif Yazar adlı polislerin “beraatine” karar verilmiştir.

ADANA: Ekim 1992;
EMNİYETE SAĞ GİRDİ, ÖLÜSÜ ÇIKTI!


Adana polisi yaptığı operasyonlarda TİKB üyesi olduğu iddiasıyla Şaban Budak’ı katletti. Aynı operasyonda Remzi Basalak’ı da gözaltına aldı. Basalak Adana Emniyeti’nde basının önüne çıkarıldı. Önüne konulan masayı tekmeleyen Basalak polis tarafından yaka paça götürüldü.

Herkes tutuklanacağını beklerken, Remzi, Emniyetten ölü olarak çıkarıldı.
14 polis hakkında dava açıldı.

Remzi Basalak’ın ve Şaban Budak’ın elbiseleri de kaybedilmişti. Davanın sanıkları ise katliamı gerçekleştirenler değil Trafik polisleriydi. Sonuç?.. Bu kadar göstermelik bir davanın sonucu “beraat”tan başka ne olabilirdi ki?

İstanbul-KARTAL: 23 Nisan 1993;

İbranim Yalçın kaldığı evin önünde kurulan pusuda infaz timleri tarafından katledildi... Soruşturma ve dava açıldı. Katliam davasında adı geçen polisler yine bildiğimiz isimlerdi; Ahmet Cangöz, İsmet Elliiki, Feridun Gazi, Ayhan Çarkın, Ruhi Fırat, Ali Erşan, Erol Tekten, Mehmet Baki Avcı, Ercan Çetinkaya, Ali Çetin, Şefik Kul... Susurlukçu polislerden yani.
İbrahim Yalçın’ın vücuduna isabet eden 11 merminin çoğu, yakın mesafeden atılmıştı... Katliama tanık olan semt sakinleri, ifadelerinde “İbrahim Yalçın’ın elinde silah olmadığını”, “polisin iddia ettiği gibi dur, teslim ol gibi bir çağrı duymadıklarını” söylediler.
Şefik Kul ateş etmediğini söyledi ama balistik incelemede kurşunların bir kısmının Şefik Kul’un silahından çıktığı belirlendi. Polisler birbiriyle çelişik ifadeler verdiler. Polis Mehmet Baki Avcı’nın “İbranim Yalçın’ı öldürmek amacıyla ateş ettim” demesi ve bunun üzerine hiçbir şey yapılmaması ayrıca bir kara mizah örneğiydi. Sonuçta, mahkeme tüm bunlara rağmen “polislerin yetkilerini kullandıklarını” belirterek, katiller hakkında beraat kararı verdi.

İstanbul-KADIKÖY: 30 Nisan 1993;
TANIK VAR, KANIT VAR, YİNE ADALET YOK!


Üç üniversite öğrencisinin Kadıköy’deki evleri polis tarafından basıldı. 1 Mayıs’ın arifesiydi. Baskın, gençliğe, halka gözdağı vermek amaçlıydı. Kapıyı kıran polisler içeri girer girmez ateş etmeye başladılar. Öğrenciler çatıya çıkarak katliamdan kurtulmaya çalıştılar. Uğur Yaşar Kılıç ve Şengül Yıldıran burada katledildiler. Ergül Uzundiz adlı öğrenci ise son anda kaçarak kurtulmayı başardı. Katliam tanığı Ergül Uzundiz’in suçluların yargılanması için verdiği dilekçe sonrasında dava açıldı. 6 polis “faili belli olmayacak şekilde adam öldürme” suçundan yargılanmaya başlandı. Katiller üç maymunu oynuyorlardı. Katliamdan birinci dereceden sorumlu Emniyet Müdürü başta olmak üzere tüm polisler hiçbir şey görmediklerini, bilmediklerini söylediler. Katliamdan sağ olarak kurtulan görgü tanığı öğrenci, katliama meşruiyet kazandırmak için tutuklandı. Ve 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Sanık olarak yargılanan polisler ise beraat ettirildiler.

İstanbul-GAZİOSMANPAŞA: 26 Haziran 1993;
SAĞ YAKALANDILAR, KATLEDİLDİLER!


Devrim Mehmet Eroğlu ve Yüksel Güneysel isimli iki devrimci SHP Gaziosmanpaşa İlçe Başkan adayı Mehmet Altuncu’nun ihbarı sonrası yapılan operasyonda katledildi. Mehmet Altuncu’yla görüşmeye gelen devrimcilere pusu kuran polis, onları önce ayaklarından vurdu. Ardından Mehmet Eroğlu’nun kalbine, Yüksel Güneysel’in de şakağına birer kurşun sıkılarak katliam tamamlandı.
Eroğlu ve Güneysel’in ailelerinin açtığı dava Savcı Yusuf Soydaş’ın da çabalarıyla katillerin istediği biçimde sürdü. Katliamın yapıldığı yerde bir araştırmaya bile gerek duyulmadı. Sanık polisler mahkemeye gelmediler. Tüm duruşmalar boyunca da basına yasak getirildi. Eyüp 1. Ağır Ceza mahkemesinde 1993/126 esas sayılı dosya, Mehmet Saka, Şevket Yılgın, Süleyman Bolak, Erol Tekten adlı polislerin beraatiyle sonuçlanmıştır.

İstanbul-PERPA: 13 Ağustos 1993;
“GÖREVİN İFASI!..”


Büyük iş merkezlerinden biri olan PERPA 13 Ağustos günü bir katliama tanık oldu. Sabri Atılmış, Selma Çıtlak, Nebi Akyürek, Mehmet Salgın, Hakan Kasa PERPA’daki bir kafeteryada katledildiler.

Katliamla ilgili dava, oldukça hızlı bir biçimde 17 Ağustos 1993’de açıldı. Çünkü halkın tepkisi büyüktü. Sonra davanın süründürülmesi başladr. Katillerin ifadelerini ancak 3,5 ay sonra almaya başlayan savcılık, ifade işlemini ancak 29 Eylül 1994’te bitirdi. Delil toplanmamış, dava görüntüyü kurtarmak için açılmıştı. Şişli Cumhuriyet Savcılığa tarafından açılan davanın gerekçesi “Görevin ifası sırasında, kişinin faili belli olmayacak şekilde ölümüne neden olmak”tı. Daha baştan davanın sonucu hakkında karar verilmişti. Mahkeme de müdahil tarafın istediği hiçbir delil toplanmadı. Silahların balistik incelemesi yapılmadı.

Dava sırasında, tanık statüsüyle mahkemeye çağrılan polis Adalet Üzüm olaya katıldığını ve silahlı çatışmaya girdiğini anlattı. Yani mahkeme önünde suçunu itiraf etti. Ama buna rağmen bu tanık hakkında iddianame düzenlenmedi ve avukatların talebine karşın bu talep de reddedildi. Adları daha önceki katliamlarda defalarca geçen Ayhan Çarkın ve diğerleri bu davanın da sanıkları arasındaydı. Ancak Ayhan Çarkın hakkındaki dava avukatların sorduğu sorular esnasında katliama katıldıkları ortaya çıktığı için sonradan açılmıştır. Ama onlar yine hiçbir duruşmaya katılmadılar.

Mahkeme Heyeti avukatların olay yerinde inceleme yapılması taleplerini geri çevirdiği gibi hep bir neden bularak davayı sürekli ertelediler. Her zaman ki gibi hakimler sanıkların avukatlığını yaptılar. Mahkeme heyetinin bu tavrı karşısında avukatlar hakimlerin tarafsız yargılama yapmadıklarını söyleyerek AHİM’e başvuruda bulundular.

Sonuçta, Ömer Kaplan, Ayhan Çarkın, Ayhan Özkan, Hüseyin Doğrul, Selim Kostik, Kadir Uçar, Hasan Erdoğan, Ali Çetkin, Ercüment Yılmaz adlı polislerin yargılandığı dava, bu defa “beraat”le sonuçlandırılamadı. Katliam hiç bir kılıfa sığmayacak kadar aleniydi... Polislere önce idam verildi, sonra bu ceza “hafifletici” nedenlerle üçer yıla indirildi. Onu da yatmalarına gerek olmadığı kararına varıldı.

İşte adalet!

_________________
Devrim Kurtulus
Resim
kurtulusum@hotmail.de


20. Eyl 2013, 02:19
Profil Web sitesini ziyaret et
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01.2012
Mesajlar: 668
Konum: kurtulusum@hotmail.de
Gender: Male
Mesaj Re: Bir Devlet Politikası İNFAZ
ANTEP, 4 Nisan 1995;
Katilleri yargılayacak mahkeme yok!


Şahinbey İlçesi İnönü Mahallesi, Muzaffer Hafız Caddesi 6. Sokak'ta bulunan 3 numaralı evin bahçesinde Demet Taner isimli devrimci katledildi.

Aynı günün akşamı Burçyolu kavşağında da Hüseyin Coşkun katledildi.
Demet Taner ve Hüseyin Coşkun'u katleden Vakkas Gül, İbrahim Güneşçi, Savaş Özbek, Hüseyin Dönmez, Mecit Yur ve Ünal Naçar isimli polisler hakkında şikayetçi olundu. Ama ağır ceza mahkemesi "görevsizlik" kararı verdi. Dosya DGM'ye gönderildi. DGM Savcısı Cevdet Ünal da katillerin yargılanmasından yana değildi ve "DGM'lerin bu tür olaylara bakamayacağı" kararı verdi. Peki kim bakacaktı bu dosyaya? Bu da adaletin bir başka garip tecellisiydi.


Ankara-BATIKENT, 12 Nisan 1995;
İnfaz-mahkeme-beraat!


Kardelen Mahallesi, Haritacılar Sitesi 13. Blok'ta bulunan 10. Daire onlarca infaz timi tarafından kuşatıldı. Eve yapılan baskında Mustafa Selçuk, Şirin Erol ve Seyhan Ayyıldız üzerlerine sıkılan yüzlerce kurşunla katledildiler.
Karşılıklı bir çatışma yoktu. Zaten evdekiler, silahsız, savunmasızdı.

Katliam sonrası, katliamın sorumluları hakkında soruşturma başlatılması için yapılan başvurular "takipsizlik" kararlarıyla sonuçsuz bırakıldı. İkinci suç duyurusu da Ankara Cumhuriyet Başsavcısı tarafından reddedilince, dosya Kırıkkale Cumhuriyet Başsavcılığına sevk edildi. Buradaki savcılık da 24 Temmuz 1995 tarihli kararıyla "Olayın DGM Cumhuriyet Savcısı gözetim ve denetiminde meydana geldiği, ortada kanunsuz bir hareketin olmadığı"ndan dolayı "takipsizlik" kararı verdi.
Katilleri hiç bir mahkeme "takip" etmek niyetinde değildi.

Olayı soruşturma görevi katliam emrini veren DGM savcısı Yüksel'e verilmiştir. Bugüne kadar katillerin, katliam emirleri verenlerin kendilerini yargıladıkları pek rastlanan bir olay olmadığından bu katliamla ilgili başvurular da sonuçsuz kalmıştır.
"Bağımsız yargı", katliamın "kanuna uygun" olduğuna karar vermiştir.


İstanbul-BAHÇELİEVLER, 9 Şubat 1995;
İnfaz-mahkeme-beraat!


Bahçelievler Soğanlı Mahallesi, Ordu caddesi üzerinde bir ev... Evde Ayten Korkulu, Fuat Perk, Meral Akpınar var. Öğle saatleri... Ölüm mangaları infaz için hazırlıklarını tamamladılar... Katledecekleri devrimciler için her zamanki gerekçelerini ileri sürecekler. "Hücre evi... polise ateş açıldı... çıkan çatışmada ölü ele geçirildiler..." Ev basıldı ve içindeki üç kişi katledildi.
Ölüm mangasındakilerden biri, birçok katliamda adı geçen polislerden Şefik Kul'du. Onun pek çok infazdan yargılanırken yeni katliamlarda yeralması ülkemizdeki "hukuk... adalet" anlayışının bir göstergesidir.

Bu yargı sistemi, katillere "siz katliamlarınıza devam edin, açılan davaları da önemsemeyin, elinizi kolunuzu sallaya sallaya dolaşmanıza, yeni infazlar yapmanıza engel olmayacağız" demektedir.
Ama tabii infazla ilgili göstermelik bir dava açılacaktı yine de.

16 Haziran'da Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen dava sırasında mahkeme heyeti, katliam yerinde keşif yapılması talebini "dosyanın içeriğine uymadığı" gerekçesiyle reddetti. Aslında onlara göre bu davaya bakmaları bile "dosyanın içeriğine uymuyordu". Çünkü bu dosya bir infaz dosyasıydı ve infazın da kontrgerilla hukukunda "suç" oluşturan bir yanı yoktu. Bu yüzden ne Ayten'in ne de Fuat ve Meral'in vücudundaki kurşun sayısı, bunların hangi mesafeden atılmış olduğu mahkemeyi ilgilendirmiyordu. Oysa yapılan otopside Ayten'in vücudundan 7, Meral'den 19, Fuat'tan ise 14 kurşun çıkartılmıştı. Otopsi bir gerçeği daha gözler önüne seriyordu. O da polislerin öldürme hedefli ateş açtıklarıydı.

Diğer davalarda da görülen pekçok usulsüzlük burada da görüldü. En önemli delillerden biri olan giysiler yine kayıptı ve mahkeme heyeti bunların nerede olduğunu, nasıl kaybedildiklerini sormadı bile. Ama katiller elbiseleri daha baştan kaybetmiş, üç devrimcinin cesedi Adli Tıp'a çıplak getirilmişti.

Nihayetinde bu dava da aynı biçimde sonuçlandı. "Yargılanan" polisler; Şefik Kul, Süleyman Bolak, Ayhan Özkan, Hüseyin Doğrul, Erol Tekten, Yavuz Parlak, Çetin Yeşilbağ, Savaş Akın, Nihat Çulhaoğlu, Şevket Yılgın, Talip Kaya, Abdülkadir Dilber, Ali Erşan, Salih Palamir, Ahmet Turan Taşkent beraat etti. Ne de olsa onlar sadece görevlerini yerine getirmiş, üç kişiyi daha katletmişlerdi.


İstanbul- ALİBEYKÖY, 17 Mayıs 1996;
İnfaz-mahkeme-dava süründürülüyor


Susurluk Devleti'nde devrimci gazeteci olmak, gazete satmak, gazete okumak da suçtu. Ve bu "suçlar" içinde 17 yaşında bir gençken Kurtuluş Gazetesi satıcısı olmak vardı.

İrfan Ağdaş 17 yaşında, okulunun dışında Kurtuluş gazetesi satan bir gençti. Alibeyköy'ün Saya yokuşunda yürürken karşılaştı işkencecilerle... İşkenceciler araçtan çıkmadılar. Silahlarını İrfan'a yönelterek ateşlediler. İrfan yaralı olarak polis aracına bindirildi. Bindirilmeden önce bir polis tarafından tekmelendi. Bindirildikten sonra da bir polisin üzerine oturduğu görüldü. Ve işkenceyle İrfan'ın öldürülmesi böylece belgelendi.

İrfan Ağdaş'ın katledilmesinin üzerinden 1 yıl geçtikten sonra dava açıldı. "Yargılanan" polislerin adları Birol Mıdık, Abdurrahman Yolcu ve Aytekin Kayhan'dı. Bu tür davalarda, faşizm daha fazla teşhir olmamak, davanın sahiplenilmesini engellemek için, "güvenlik" gibi gerekçelerle davalar başka illere sürgün edilmiştir. İrfan'ın davası da aynı biçimde sürgün edilmek istendi. Ancak kabul edilmedi. Ama bundan önce, mahkeme heyetinin "yargılanan" polislerin "faili belli olmayacak şekilde adam öldürmek" nedeniyle tutuksuz yargılanmalarına karar verdiğini belirtelim. Böylece sanıklar davaya gelip gitme zahmetin de kurtarılmış oldu.

28 Mayıs 1998 günü Eyüp Adliyesi'nde işkenceci sanıkların katılmadığı davada katillerin avukatı İlhami Yelekçi'nin söyledikleri ilginçti. Yelekçi, "katliam esnasındaki telsiz konuşmalarının basında yeralmasından, kamuoyuna yansıtılmasından memnuniyetsizlik duyduğunu, bunların devlet sırrı olduğunu" söylüyordu. Bu sırların arasında İrfan'ın vücuduna giren kurşunlardan birinin tam kalbinin üzerine isabet etmiş olması da vardı.

Polisler mahkemeyle alay ediyorlardı. İfadelerinde "kendilerini müdafaa ettiklerini" söylediler... Ama polislerin olay anındaki telsiz konuşmaları gerçeği gözler önüne seriyordu. "...gerçekleşmeyen 502 (polise silahlı saldırı) neticesi sonucu bir şahsın arkadan vurulduğu..." rapor ediliyordu bu konuşmalarda. Polise bir silahlı saldırı yoktu ve şahıs arkadan vurulmuştu. Hepsi bu.

Davanın diğer duruşmalarında da İrfan'a sıkılan kurşunlara ait 17 adet kovanın Eyüp Emanet Memurluğu'nda "bulunamadığı" anlaşıldı. Avukatların araştırması sonucu kovanların askeriyede olduğu ortaya çıkacaktı.
Bu davada dikkat çeken bir başka yan da şu oldu. 8 Ağustos 1998 günü İrfan Ağdaş'ın yakını Şükran Ağdaş siyasi şube polisleri tarafından gözaltına alındı. 7 gün boyunca kaldığı şubede kendisine sürekli davayı takip etmemesi söylendi. Dava yıldırma politikalarıyla, sürekli ertelemelerle sürüp gitti. Gün oldu hakimler, gün oldu sanık polisler mahkemeye gelmedi. İrfan Ağdaş'ın katillerinin rahat olduğu da kesindir. Çünkü onlar bu davanın sonucunun ne olacağını herkesten daha iyi bilmektedirler.



İstanbul-BAĞCILAR, 19 Temmuz 1996;
İnfaz-mahkeme-beraat!


Yeni Mahalle'de hapishanelerdeki Ölüm Oruçlarına destek vermek için yapılan bir eylemde polis kitlenin üzerine ateş açtı. Bu ateş sonucunda 17 yaşında olan Levent Doğan isimli genç hayatını kaybetti. Levent'in otopsisinde otopsiye ailesinin katılmasına izin verilmedi. Bu infazın ardından açılan dava Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi'ne görüldü. "Yargılanan" polisler Hacı Mustafa Güleser, Şefik Kütük ve Erdal Ünalan beraat etti.


İstanbul-ALİBEYKÖY, 20 Ağustos 1996;
İnfaz-mahkeme-beraat!


Nihal Sokak'ta oturanlar sabahın erken saatlerinde duydukları silah sesleriyle uyandı. Muhammed Kaya ve Senem Adalı oturdukları gecekonduya yapılan baskın sonucu katledildiler. Katliama ilişkin açıklama dönemin Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu'ndan geldi: "Senem Adalı ve Muhammed Kaya DHKC üyesidir, İki tane de eylem yapmışlardır"... "Örgüt üyesi" diyerek katliamlarına meşruluk kazandırmak isteyenler, Senem ve Muhammed'in Kurtuluş Gazetesi dağıtımcılarından olduğunu bilmektedirler.

Senem Adalı ve Muhammed Kaya'yı katleden 4 polisin yargılandığı Eyüp 1. Ağır Ceza Mahkemesinde polislere yine beraat kararı çıktı. Mahkeme heyeti, "polislerin kendilerini ve arkadaşlarını korumak için ateş ettiklerini... nefsi müdafaa içinde bulunduklarını" iddia etti. Tabii yüzlerce polisin sabahın o saatinde bir gecekondu evinin önünde ne aradıkları cevaplanmadı. Cevaplanmayan sorulardan biri de Senem Adalı'nın vücudundan çıkan 22 kurşundu. Kurşun izlerinin bazı bölgelerde geniş ve derin olması ağır silahlar kullanıldığını gösteriyordu. Dava açıldı açılmasına ama sonuç değişmedi. Polisler yine beraat etti

ADANA: 8 Ağustos 1996;

Dilan ve Berivan... Biri iki, öteki dört yaşında.
Adana'nın Küçükdikili beldesinde bulunan "şüpheli" bir ev özel timler tarafından tarandı. Evde bulunan herkesi kurşun yağmuruna tutan katiller Dilan ve Berivan'ı da katlettiler.

Bu olayda infazı gerçekleştiren polisler hakkında açılan dava 27 Ocak 1997'de görüldü. Ve 23 polis hakkında TCK'nın 4912-3. maddesi uyarınca haklarında "ceza tayinine yer olmadığı" gerekçesiyle dava düştü. Cumhuriyet Savcısı M. Ali Kutlu, polislerin "nefsi müdafaada bulundukları"nı öne sürdü. Dilan ve Berivan'ın, yani iki ve dört yaşındaki iki çocuğun katledilmesi olayında bile "nefsi müdafaa" gerekçesine başvurulması, vazgeçtik hukuk kurallarından, en azından mantık kurallarına dahi uyulmadığının kanıtıydı.


İstanbul-KÜÇÜKKÖY, 9 Haziran 1997;

Telsizlerden şüpheli bir şahsın peşine düşüldüğünü anons edilmektedir. Takip edilen ise o bölgede oturan bir devrimci olan Süleyman Örs'tür. Bu takip sonucu Süleyman Örs yüzlerce polis tarafından bir evin bodrum katında kuşatıldı. Üzerine yüzlerce kurşun ve bomba yağdırıldı. Katliam sonrasında üzerinde tespit edilen kurşun sayısı 48'dir.

Pek çok katliam davasında olduğu gibi, dava ancak olayın üzerinden 1.5 yıl geçtikten sonra açıldı. Davada sanık olarak yargılanan bir polis vardı; Sami şen...Bu bile bu davanın nasıl bir dava olduğunu göstermeye yetmektedir.

Süleyman Örs'ün cesedi üzerinde yapılan otopsi sonucu kurşunların yakın mesafeden atıldığı anlaşılmıştı. iki ihtimal vardı ya yaralı haldeyken taranmış, ya da cesedinin üzerine kurşun sıkılmıştı. Katliam davası "delil toplama" gibi gerekçelerle hiçbir işlem yapılmayarak sürüncemede bırakıldı. Delil toplamaya çok meraklı olan mahkeme, sıkılan kurşunların kovanlarının bile toplanmasını istemedi. Eyüp 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada tutuklama bile olmadı. Bu dava öncesinde İrfan Ağdaş'ın davası için de delil yetersizliğini ileri sürerek katiller hakkında işlem yapmayan mahkeme, aynı tavrını bu katliam için de sürdürdü.


ADANA: 28 Ocak 1998;

Devrimcilerin gerçekleri yazmasına, söylemesine, hesap sormasına tahammül edemeyenler, baskı altında tutarak, gözaltılarla, işkenceyle, kayıplarla ve katliamlarla yok ederek devrimcileri susturacaklarını hesap ederler. Bu yöntemler yüzyıllardır denenmiştir ve bugün de denenmeye devam etmektedir. Sırada Adana'da Kiremithane Mahallesi'ndeki üç devrimci vardı.

Besat Ayyıldız, Mehmet Topaloğlu, Bülent Dil... Mehmet Topaloğlu Kurtuluş gazetesi çalışanlarındandı. Polis her zamanki gibi katlettiği insanların isimlerini dahi bilmeden operasyonu gerçekleştirdi. Katliamda yüzlerce mermi kullanıldı. Eve dış cepheden giren kurşun sayısı sadece beşti. Ama Mehmet Topaloğlu'nun vücudunda tespit edilen mermi sayısı ise onikidir. Ayrıca Mehmet'in vücuduna işkence yapılmıştır. Mahalle halkının anlatımlarında devrimcilerden birinin yaralı olarak yakalandığı, merdivenlerden atıldığı ve işkence edilerek öldürüldüğü belirtilmektedir. Bu işkencelerin izleri katliam fotoğraflarıyla da tespit edilmiştir.

Katliamın sorumlularının akıbetine gelince... Özet ve sonuç olarak söylersek, hiç biri tutuklu veya hükümlü değil. Hiç tutuklanmadılar. Kim oldukları ise kısa bir süre sonra başka bir infazda açığa çıkacaktı. Erdinç Aslan ve Murat Bektaş'ın infaz edilmelerinde...


İstanbul-TARLABAŞI, 4 Haziran 1999;

Selçuk Akgün ve Sadık Mamati, ABD Konsolosluğu'nun karşısında bulunan bir inşaatın bodrum katında infaz timleri tarafından katledildiler. NATO'nun Kosova'ya yönelik saldırılarını protesto etmek için ABD Konsolosluğu'na yönelik bir eylem hazırlığında olan ve çatışmada "ölü ele geçirildiği" iddia edilen Sadık ve Selçuk'un bodrumda nasıl sağ yakalanamadıkları açıklanmadı. Katliamı gizlemek amacıyla önce katledilen devrimciler Onur Bilge ve Nedim Akgün sahte isimleriyle lanse edildi, basında ve TV'lerde bu isimlerle haber yaptırıldı. Oysa ki Sadık Mamati'yi polis gözaltıları sırasında tanımış, bunlar kayıtlara da geçmişti.

Bütün bunlar olurken katledilen Selçuk Akgün'ün evi basılarak eşi Melek Akgün ve oğlu Tekin Akgün polis tarafından gözaltına alındı.
Daha sonra, Melek Akgün ve ağabeyi Selim Akgün 10 Haziran'da polisler hakkında suç duyurusunda bulundular. Verilen dilekçede İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir, Siyasi şubeden sorumlu İstanbul Emniyet Müdür yardımcısı Atilla Çınar, Siyasi şube Müdürü şefik Kul ve katliama katılan diğer infazcı polisler hakkında dava açılması istendi ve yaşananın açık bir infaz olduğu belirtildi.
Katliamları meşrulaştırmaya çalışan Susurluk Devleti bu katliamla da Amerikan emperyalizmine rüştünü ispat etmek derdindeydi. Devrimcileri katletmenin karşılığında ABD Dışişleri Bakanlığının Güvenlikten Sorumlu Bakan Yardımcısı David Carpanter iki infazcıya şükran şilti verdi. Bugün de bu uşaklık aynı biçimiyle devem ediyor. Ecevit'in, Clinton'un yanına giderken Ulucanlar Hapishanesi'nde katledilen on tutsağın ve yaralanan onlarca tutsağın kanını emperyalizme sunması gibi...


ADANA, 5 Ekim 1999;

Adana polisi, karşılıklı iki daireye peş peşe yaptığı baskınlarda iki kişiyi daha infaz etti: Murat Bektaş ve Erdinç Aslan... Birincisi bir işçiydi. İkincisi bir devrimci. Birincisinin hiç bir örgütle de ilişkisi yoktu. Polis her zaman yaptığı gibi bir eve girmiş, hiç bir uyarı yapmadan, sorgusuz sualsiz katletmişti. Ama bu defa girdikleri ev "yanlış ev"di.
İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, gazetecilerin bu infaza ilişkin sorularını "Ancak şurası bir gerçektir ki, polis hiç bir zaman yanlışlıkla adam öldürmez" diyordu. Gerçek... Gerçek Adana'daydı.

Adana'daki infaz, burjuva basının insan hakları, işkenceler, infazlar karşısındaki ikiyüzlülüğünü de tüm çıplaklığıyla açığa çıkardı. Burjuva basının bir devrimci olduğu için, Erdinç Aslan'ın infaz edilmesine itirazı yoktu. İtirazı yalnızca Murat Bektaş'ın infazınaydı. Burjuva basın, infazcı polisle aynı şekilde düşünüyordu: devrimcilerin infazı "normal"di onlara göre de.

Kamuoyundaki tepkiler nedeniyle, önce infazı gerçekleştiren altı polis hakkında tutuklama kararı çıkartıldı. Sonra beşi hemen bırakıldılar...

İnfazlara ilişkin yazımizi bitirirken, bu senaryoyu bir kez daha gözden geçirip, bazı teknik ayrıntılarına bakalım:

ADIM ADIM İNFAZ!


Senaryonun başlangıcı; Evindeki, işyerindeki veya sokaktaki, bir veya bir kaç şahsın "terörist" olduğu dyumları alınmıştır. Duyum nereden alınmış önemli değildir. Doğru olup olmadığı da önemli değildir. Nasıl olsa "şahıs" öldürülünce terörist olup olmadığı da ortaya çıkacaktır! Operasyonun bu ilk aşamasının aynen böyle olduğu, pek çok olayda polisin infaz ettiği kişilerin isimlerini dahi bilmiyor oluşuyla da defalarca kanıtlanmıştır.

"Teslim ol çağrısına ateşle karşılık verilmesi üzerine"... Bazen nasıl olsa kabul edilmeyeceğinden emin oldukları durumlarda yaparlar teslim ol çağrısını... Çünkü onların mantığında bu çağrıya uyulmadı mı, öldürmek "normaldir"!.. Çoğu kez kurşunları, bombaları yağdırdıktan sonra "teslim oluuuun" diye bağırırlar. Bazen de ne hikmetse, kendilerinden başka hiç duyan olmaz bu çağrıları. Ama bu çağrıyı yapmış olmalıdırlar, çünkü infazın asıl gerekçesi bu olacaktır.

"Ölü ele geçirilmişlerdir"... Operasyonda tek amaç öldürmektir. Kurşunlar yeterse kurşunla, olmazsa bombalarla... Ölüm mangaları açısından da, hükümetler açısından da, operasyonun "başarılı" olmasının tek kıstası, sanıkların ölü ele geçirilmesidir. 12 Eylül cuntasının şefi Evren’in "asmayıp da besleyelim mi?" sözü, 1990 başlarından itibaren, tüm iktidarlar tarafından "infaz etmeyip de besleyelim mi?" şekline dönüştürülüp uygulanmıştır.

ADIM ADIM İNFAZ DAVALARI

Hazırlık Soruşturması; İnfaz tamamlandıktan sonra artık mesele "bağımsız yargıya"(!) intikal eder. ilk aşamada savcılar olaya el koyar! Bakın nasıl yaparlar bunu?

Öncelikle soruşturmalar çok "uzun" sürer, daha doğrusu sürdürülür. Olayın kamuoyunda mümkün olduğunca unutulması hedeflenir.
Ama esasında ortada bir soruşturma da yoktur. Mevcut yasaların bile gerekleri yerine getirilmez bu konuda... Savcı emniyete yazı yazarak operasyona kimlerin katıldığını, kimin silah kullandığını, kimin çatışmaya girdiğini sorar. Emniyetin bildirdiği isimler de artık sanıktır. Savcı ayrıca araştırıp soruşturmaz. Yani davanın ne zaman açılacağına, kimlerin yargılanacağına polisler karar verir.
Çok uzun süren "soruşturma" esnasında sadece polislerin ifadesini alır. Ki, bu polislerin ifadelerini almakta da hiç acele etmez. Zaten ifadesi alınacak polislerin kimisi başka yerlere tayin olmuştur...

Bunun dışında delil toplama adına hiçbir şey yapmaz. Oysa yapabileceği çok şey vardır. Örneğin katliam yerinde keşif yapabilir, tanıkları dinleyebilir, silahları, mermileri, elbiseleri emanete alır ve incelettirir. Ve en önemlisi de çatışmaya katılan ve silah kullanan polislerin kimliklerini tespit etmek için ifadeler alır ve kimliğini tespit ettiği polislerin tutuklanmasını sağlar. Ancak infaz davalarında bunların hiçbiri yapılmamaktadır.

Hele tutuklamayı hiç akıllarına getirmezler.

İddianame ve 49. madde; Bu uzun hazırlık soruşturması sonucunda polislerin ifadelerini almayı başarabilen(!) savcı, emniyet müdürlüğünün bildirdiği isimler hakkında TCK’nın 448, ve TCK’nın 49. maddesi gereği dava açar ve beraatlerini ister!

TCK’nın 448. maddesi adam öldürme suçunu, 49. Madde ise "meşru müdafaa" halini düzenlemekte ve "meşru müdafaa halinde" yargılananlara ceza verilemeyeceğini öngörmektedir. İşte savcı bu maddeye dayanarak polislerin beraatlerini ister. Oysa teknik anlamda 49. Maddenin infaz davalarında uygulanamayacağı açıktır. Çünkü yasa meşru müdafaa halini, bir tehlikenin bertaraf edilmesi için ona uygun vasıtalarla, yasada tanımlanan bir suçun işlenmesi olarak tanımlar. Örneğin, silahlı saldırıya uğrayan birinin kendini korumak için, kendisine saldıranı bıçakla yaralaması durumunda meşru müdafaa hali vardır. Ya da yolda tek başına yürürken 3 kişinin saldırısına uğrayan kişinin meşru müdafaa hakkı vardır. Meşru müdafaa durumunda silah kullanan birisi, karşısındakini öldürürse yine TCK 49. Maddesinden yararlanabilir. Ancak bu kişi öldürdüğü kişinin vücuduna ateş etmeye devam ederse, ya da örneğin 1 kurşunla etkisiz hale getirebileceği kişiye 5 kurşun atarsa artık meşru müdafaa halinden yararlanamaz. Ya da bir kişi bıçakla saldıran kişiye tabanca ile ateş ederse ve öldürürse artık meşru müdafaa hükümlerinden yararlanamaz.

Düşünün bir ev sarılmakta, yüzlerce çelik yelekli, ağır silahlı polis eve ateş açmaktadır. Evde 1, 2, 3 gibi sınırlı sayıda kişi bulunmaktadır. Zaten bu durumda bile yasaya göre polislerin 49. Maddeden yaralanmaları mümkün değildir. Çünkü yasada tanımlanan zaruret halinde değillerdir.

Bu, savcılar tarafından bilinmesine rağmen TCK. 49. maddesinden dava açılır. Üstelik pek çok davada;
- İnfaz edilenler, silahsızdır. meşru müdafa denilebilecek hiç bir şey sözkonusu değildir.
- İnfaz edilenlerin bir kısmı sağ ele geçirildikten sonra infaz edilmiştir.
- İnfaz edilenlerin pek çoğunun vücudunda 20, 30, 40 mermi çıkmıştır.
- Pek çok infazda, silahların çok yakın mesafeden ateşlendiği adli tıp raporlarıyla belgelenmiştir.
Ama, nasıl olursa olsun, ölüm mangaları "beraat" ettirilecektir.
Mahkeme; Savcının beraat istemiyle açtığı dava Ağır Ceza Mahkemesine gelir. Ağır Ceza Mahkemelerindeki yargılamanın genel ve belirgin özellikleri de şöyledir; Mahkemenin yaptığı yalnızca polislerin ifadelerini almaktır. O da polisler ne zaman isterlerse o zaman gelip konuşurlar, ve sorulan sorulara cevap vermek yerine, sadece kendi belirlediklerini söylemekle yetinirler.

Ağır Ceza Mahkemesi de savcılar gibi delil toplamamakta kararlıdır. Delil toplama adına hiçbir işlem yapılmaz. Örneğin, katliam yerinde keşif yapılmaz, tanık dinlenmez, ifade alınmaz.
Kayıp giysiler, kayıp kovanlar, aranmaz, bulunmaz.
Şimdiye kadarki infaz davalarından birinde keşif yapılması kararı alınmıştır. O da traji komik bir biçimde yapılmıştır. Beşiktaş katliamı davasında mahkeme heyeti katliamdan tam 2 sene sonra katliam yerinde keşif yapmıştır. Fakat 2 sene sonra yapılan bu keşifle ortaya çıkan tek şey katliamın yapıldığı yerin sahibinin değiştiği ve burada onarım, dekorasyon yapıldığıdır. Öylesine onarım yapılmıştır ki, katliam yeri tümüyle değişmiş, tanınmaz bir hal almıştır.

Müdahil avukatların tüm talepleri reddedilir. Polislere soru sormaları engellenir. Bir de davayı uzatmak için ellerinden ne geliyorsa yaparlar. Bir katliam davasında davanın açılma süresi en az yedi-sekiz ay sonra olurken, davanın sonuçlanması da uzun yılları bulur. Bir çok dava beş-altı yıldan önce sonuçlanmaz. Sonuçlandığında da genellikle beraat kararı verilir.

SONUÇ:

Katliamların ardından başlatılan soruşturmalar, açılan davalar gelişmeler bir bütün olarak düşünüldüğünde karşımıza tek bir gerçek çıkıyor. O da infazların bir devlet politikası olduğudur. Politika, hükümetler, ölüm mangaları, savcılar ve mahkeme heyetleri tarafından el ele sürdürülmektedir.

Savcıların, hakimlerin bu mekanizma içindeki görevinin adaleti sağlamak değil, adaletsizlikleri kılıfına uydurmak olduğu görülüyor. Açılan davalar gerçek bir hukuksuzluk tablosudur.

Bakın bu tabloda ne okunuyor;
Devletin polisi vatandaşa diyor ki; ben senin huzurun güvenliğin için değilim.
Devletin mahkemesi vatandaşa diyor ki; ben senin hakkın için görev yapmıyorum, benim adaletim senin adaletin değildir.

_________________
Devrim Kurtulus
Resim
kurtulusum@hotmail.de
En son KURTULUS tarafından 8. Ara 2017, 14:17 tarihinde darbelendi.

8. Ara 2017, 14:17
Profil Web sitesini ziyaret et
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 2 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 3 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma eklentiler gönderemezsiniz

Aranacak:
Geçiş yap:  
cron
© phpBB® Forum Software • Designed by Vjacheslav Trushkin for Free Forums/DivisionCore.
Türkçe çeviri: phpBB Türkiye Archiv | Contact & Abuse free forum hosting

web tracker