Zaman: 14. Ara 2018, 07:51

Tüm zamanlar UTC + 3 saat


Forum Katagorileri
Ara


Advanced Search
Sayfaniza Ekleyin
The HTML code below contain all the necessary code to link to userboard.org please feel free to add it to your site.



Effect of above code: DEVRIM KURTULUS



Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 26 mesaj ] 
FollowersFollowers: 0
Sık kullanılanlarSık kullanılanlar: 0
Görüntüleme: 1361

 Kemalizm Fasizmdir. 
YazarMesaj
Mesaj Kemalizm Fasizmdir.
Ibrahim Kaypakkaya`nin En Cok Tartislan Yazisi.

Korku ve zorbalık kardeştir. Tarihte ve günümüzde zorbalık ve korku hep yan yana var olmuştur. Zorbalık, korku dağları yaratmadan varlığını sürdüremez. Devlet denilen korku ve zorbalık merkezi, neden korku yaratmaya ihtiyaç duymaktadır? Zorbalık ve korku neyi korumanın güvencesidir? Hangi biçimde oluşmuş olursa olsun devlet bütün kötülüklerin kaynağı olan özel mülkiyeti koruduğu için korku ve zorbalığa ihtiyaç duymaktadır. Tarihte bu hep böyle olmuştur. Günümüzde de durum böyledir.

Özel mülkiyeti koruyan devlet, mülkiyet sahip lerine her türlü desteği ve yardımı sunmak, onların çıkarlarını her türlü şiddet aygıtıyla koruma ve güvence altına almak zorundadır. TC devleti dünya sermayesinin temsilcilerine başta olmak üzere, her kompradora, büyük tüccara, fabrikatöre, toprak ağasına, tefeciye özel mülkiyeti koruyacağına, onların çıkarlarını savunacağına dair güvence veriyor. Vedevlet özel mülkiyetin ve sermayenin sınırsız koruyucu gücü üzerinde, tüm mülksüz işçileri, yoksul ve kimsesizleri boyunduruk altına alıp egemenliğini koruyor. Onları her türlü işsizliğin ve açlığın dayanılmaz baskısı altında köleleştiriyor.
Peki dokunulmazlık duvarlarıyla kutsanan, halkın üstünde korku dağları yaratan Kemalizm nedir?

Kemalizm, komprador burjuvazi ve toprak ağalarının kurduğu faşist diktatörlüğün, altı ok ile doktrine edilen ideolojisidir. Bu ilkelerle sıralanan kavramlar hem içerik hem de pratik bakımdan hakim sınıfların çıkarlarının otoriter/baskıcı bir devlet yapılanması ve anlayışıyla korunmasını ifade etmektedir. 88 yıllık TC tarihinde, emperyalizme göbekten bağımlılık bütün politikalara yön veren ana karakteristiği oluşturmuş, tüm tercihler veyönelimler bu doğrultuda şekillenmiş, sistem buna göre işletilmiştir.

Osmanlı'nın devlet geleneği ve işleyişinin özünü koruyup biçimsel düzenini değiştiren, sosyo-ekonomik gelişim sürecine emperyalistlerin talimatları doğrultusunda yön veren M. Kemal önderliğindeki egemen sınıflar, devleti yukarıdan aşağı faşist bir karakterde örgütlerken buna ideolojik bir formasyon vermeyi de ihmal etmediler.

İşte daha sonradan kendileri tarafından *******çülük/Kemalizm olarak adlandırılacak olan bu resmi ideolojinin kökleri Osmanlı gelene-inden geliyordu. Osmanlı geleneğinden gelen ve Cumhuriyet tarihi boyunca gelinen noktadaki tüm verilerle ortaya çıkan tablo, Kemalizm'in eseri olarak değerlendirilmelidir.
Yukarıdan aşağı şekillendirilen faşizm olgusunu tahlil edecek olursak; kuruluşundan itibaren, devlete bir toplum oluşturmak, yaratılan bu toplumu devletle organik bir bütünsellik içinde dizayn etmek hedeflenmiştir. Din, sınıf, etnik farklılıkların bir potada eritilmeye çalışıldığı inkarcı, asimilasyoncu, tehcirci, imhacı bir çizginin yön verdiği bu süreç, sayısız katliama yol almıştır. Resmi ideolojinin omurgasını tayin eden bu felsefeye göre, tek devlet, tek toplum, tek kimlik kavramlarıyla hareket edilmiştir. Tek parti olan faşist CHP'nin 1931 ve 1935 tarihli programlarındaki kilit tanımlama "disiplinli hürriyet"tir. Aynı metinlerde '"Türk ulusunun kanındaki yücelik"ten de söz edilmektedir.

1946'lara kadar süren tek partili dönemin özellikleri "çok partili" süreçte de esas olarak değişmemiştir. Kökleri Osmanlı'nın son dönemlerine uzanan Kemalizm her iki dönemde ve günümüzde de dikta anlayışına karşılık gelmektedir.
Kemalizm, otoritenin bölünmez birliğine inanır. "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü" anlayışıyla getirilen merkeziyetçilik bunun en önemli görünümüdür. Benzeri faşist rejimlerde de olduğu gibi "ordu" faktörünün kurucu-kurtarıcı rolü ve önemi, Ke*malizm'in doğusuyla birlikte orduya yönetsel bir işlev sağlamıştır.

Falih Rıfkı Atay anılarında,"Hitler benim de bulunduğum bir Türk heyetinin önünde, kendisinin ve
Mussolini'nin M. Kemal'in öğrencileri olduğunu söyledi" der. Milli türeyiş destanının en önemli sembolü olarak görülen bozkurt M. Kemal'e de isim olarak verilmiştir. "Türk Tarih Tezi" Türklerin medeniyetlerin öncüsü olduğu, "Güneş Dil teorisi" ise Türkçenin bütün dillerin anası olduğu savıyla işlenmektedir.

Yani, faşist diktatörlüğün resmi ideolojisi olan Kemalizm'in ana unsurları; milli birlik ve beraberliğe aşırı vurgulu bir milliyetçilik, sürekli iç ve dış düşman paranoyası ile zorbalık, devletin kutsanması ekseninde kölelik, devlet çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışıyla diktatörlük ve sınıfların reddi adına her türlü baskı, zulüm ve kıyım olarak biçimlenmektedir.

Türkiye'deki rejimin kuruluş aşamasını, bu bağlamda tarihsel sürecini, emperyalistlerle ilişkisini, resmi ideolojinin konumunu ve etki gücünü doğru biçimde analiz edemeyenlerin egemenlerin ağına takılması kaçınılmaz olmaktadır. İdeolojik mücadelenin sınıf savaş ı-mındaki başlıca rolü de buradan gelmektedir. Her yanlış yaklaşım ve tespit, nihayetinde düşmana ilişkin yanlış bir sonuç üretmekte, hedefi şaşırtmakta, safları bozmaktadır. Oluşan bu bulanıklıktan ise düşmanın yararlandığı açıktır.

Konuya ilişkin bilimsel sosyalizm adına ilk ve tek doğru yaklaşımı ve çözümlemeyi geliştiren İbrahim Kay-pakkaya'dır.
İbrahim Kaypakkaya'yı andığımız mayıs ayında onun temel görüşlerinin bilimselliği ve doğruluğunu yaşadığımız her toplumsal ve sınıfsal olguda ve gelişmede görmek mümkündür. Özellikle son dönemde artan ırkçiliğın ve azgın Türk şovenizminin saldırıları karşısında Kaypakkaya yoldaşın "Kemalizm", "ulusal sorun ve azınlıklar meselesi", "ırkçılık ve milliyetçilik" hakkındaki görüşleri "devletin karakteri ve niteliği" hakkındaki bilimsel değerlendirmelerinin haklılığına içinden geçtiğimiz süreçte bir kez daha tanık oluyoruz. Nasıl mı? Sivil itaatsizlik çadırlarına saldırarak Kürt ulusunun iradesinin çiğnenmesi, mayın patlaması sonucu küçücük çocukların can vermesi. İbrahim Oruç gibi Kürt gençlerinin sokak ortasında katledilmesi gibi hiç de yabancısı olmadığımız olayları tekrar tekrar yaşamaktayız. Gençliğin daha fazla geleceksizleştirme saldırılarına maruz kaldığı: hakkını arayıp sokaklara çıkanların ise tehdit edildiği, soruşturma terörüyle sindirilmek istendiği, kadınların herkesin gözü önünde nefret cinayetlerine kurban edildiği, işçilerin gaz ve copla susturulmaya çalışıldığı, bütün bunlara karşı isyan edip dağların doruklarını mesken eyleyenlerin şehit düştüğü bu süreç gerçeklerin apaçık yüzümüze çarptığı bir süreçtir.

Kemalizmle hesaplaşmak

Kuşkusuz ki Türkiye'de ilerici ve devrimci hareketler ve özellikle de reformist, tasfiyeci anlayışlar Kemalizm'le esaslı bir hesaplaşma içerisine girmemişlerdir. Var olan sistemi nasıl adlandırırlarsa adlandırsınlar, sistem karşıtı duruş sahiplerinin bir biçimde sakatlandıkları, başka bir deyişle yönlerinde sapmalar olsa da ortak bir biçimde secdeye vardıkları ideolojidir Kemalizm.

Geçmişte ve bugün bu türden anlayışların Kemalizm'e yönelik esaslı bir reddediş pratikleri olmayışı, bugün bu çevrelerin izlemiş olduğu politikaların da nedenini oluşturmaktadır. Ki zaten düzeni değiştirmeyi değil, reforme etmeyi ya da kazanımlar sağlamayı amaçlayan, uzlaşmayı esas alan bu türden anlayışların; düzenin resmi ideolojisi ve "çimentosu" işlevi gören Kemalizm'e yönelik kapsamlı bir eleştiri içinde olmaları beklenemez. Ancak bu türden anlayışlar, Türk hakim sınıflarından bağımsız bir siyasal hareket yaratmak istiyorlarsa, Kemalizm'le mutlaka hesaplaşmalıdır. Kemalizm'in gerçek yüzü özellikle 1980 AFC'si ve 80'lerin ikinci yarısından sonra Kürt Ulusal Hareketi'nin silahlı mücadeleyi yükseltmesiyle birlikte, reformist anlayışlar da dahil olmak üzere Türkiye ilerici, devrimci hareketinin saflarında daha bir belirginleşmişti. En azından bu kadar yüksek sesle hayranlıklarını dillendirmiyorlardı. Ancak 90'lı yılların ikinci yarısından sonra dünya üzerinde artan emperyalist saldırganlık, bununla eş güdümlü bir.biçimde sosyalist maskeli bürokratik devletlerin yüzlerindeki maskeyi çıkarıp atmaları sonucu sosyalizmin ve devrimlerin imkansızlığı olarak ideolojik bir karşı devrimci saldırı başlamış bu da beraberinde tasfıyeciliği. devrimlerden kaçışları ve uzlaşma arayışlarını getirmiştir.

Bir kez daha tekrar etmek gerekiyor ki, Kemalizm'in faşizm olduğu gerçeğini net bir biçimde sadece İbrahim Yoldaş belirtmiştir.

Kemalizm'in rolü
Türk hakim sınıflarının TC devletinin kuruluşundan itibaren emperyalizme, emperyalist sermayeye bağımlı oluşları beraberinde onların güçsüzlüğünü de getirmektedir. Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkı üzerinde emperyalist sömürü ve tahakkümün birinci elden uygulayıcısı olan bu asalak ve uşak sınıflar güçlerini halk kitlelerinden değil, emperyalistlerden almaktadırlar. Onların bu güçsüzlüğü beraberinde ülkemiz işçi smıfı ve emekçi halkı üzerinde sürekli bir biçimde baskı ve zulüm politikası uygulanması sonucunu doğurur. Ülkemizin faşizmle yönetiliyor oluşu Türk hakim sınıfları açısından bir tercih değil zorunluluktur. Ayrıca ülkemizde toprak ağalarının iktidara ortak oluşu feodalizmin şiddetini ve uygulamalarını da TC "demokrasisine" dahil eder. Bu da ülkemizde demokrasinin burjuva demokrasisinin yanından geçmemesi anlamına gelir.

Türk hakim sınıflarının güçsüzlüğü ve emperyalist sermayeye bağlılığı, bir yandan işçi sınıfı ve emekçi halk üzerinde jandarma dipçiği, polis copu, tecrit işkencesi gibi politikaların yoğun bir biçimde uygulanmasını gerektirirken diğer yandan ise kitlelerin hem bu politikalara karşı tepki duymasını hem de emperyalizmin çıkarları doğrultusunda hayata geçirilen politikalar sonucu kitlelerde gelişen muhalefeti bertaraf etmek için başka araçları devreye sokmasını beraberinde getirir.
Kemalizm ideolojisi Türk hakim sınıflarının çıkarlarım korumak ve iktidarlarını sürdürmek açısından yaşamsal önemdedir. Nitekim hakim sınıfların işçi sınıfı ve emekçi halk üzerinde baskı aygıtı olan TC devletini kurduktan sonra ve iktidarlarını sağlamlaştırdıkları oranda Kemalist ideolojiyi sistemleştirerek kullanmakta bir an olsun tereddüt etmemişlerdir.

Kemalizm'in bir başka rolü de Kürt ulusu ve azınlık milliyetler üzerinde Türk şovenizmi uygulayarak işçi sınıfı ve emekçi halk içerisinde düşmanlık yaratmak ve halkı birbirine düşürmektir.
Yani "Kemalizm demek, her türlü ilerici ve demokratik düşüncenin zincire vurulması demektir. Kemalizm demek, her alanda Türk şovenizminin kışkırtılması, azınlık milliyetlere amansız bir baskının uygulanması, zorla Türkleştirme ve kitle katliamı demektir. Kemalizm işçiler için cop ve dipçik, grev ve sendika yasağı demektir."
Kemalizm'e ve ondan etkilenen anlayışlara karşı İbrahim yoldaşın açtığı yoldan yürüyerek ideolojik mücadele yürütmenin günümüzdeki tayin edici önemi iyi kavra*nılmak zorundadır.

İBRAHİM KAYPAKKAYA -


5. Eki 2014, 08:13
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
Yazar Vedat Türkali, Dersim katliamı için "Tam bir karşıtlıkla politik mücadele yürütemedik" özeleştirisinde bulunurken, "Kemalist rejim çok zalim bir rejimdi" dedi.


Diyarbakır Cezaevi Gerçekleri Araştırma ve Adalet Komisyonu tarafından yürütülen 1980-84 döneminde Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevinde yaşanılanlarla ilgili çalışmaların sonuçları İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde tartışıldı.



Sempozyum, yazar Vedat Türkali'nin açılış konuşması ile başladı. "Kürt sorunu yapısal bir sorundur. Yıllarca bunu söyledim, çünkü ben 75 yıllık komünistim" diyerek konuşmasına başlayan Türkali, doğduğu ve büyüdüğü Samsun'u hatırlattı. Türkali, "Çeşitli halklarla büyüdüm. Çok yoksul bir ortamdı. Aslında tarih bana güldü. Çünkü gerçekleri kavramama yoksulluğum yardımcı oldu" dedi.



'KEMALİZM ÇOK ZALİM BİR REJİMDİ'

Dersim katliamını anımsatan Türkali, "Tam bir karşıtlıkla politik mücadele yürütemedik" özeleştirisinde bulundu. Mustafa Suphi'nin kurduğu TKP'nin yöneticilerinden olan Türkali, dönemin şartlarına dikkat çekti, "Şartlar çok ağırdı. Çünkü Kemalist rejim çok zalim bir rejimdi" dedi.



"Kemalizmin solculuğu asimile ettiği" değerlendirmesinde bulunan Vedat Türkali, "Kürtlere de bunu yapmak istediler ama başaramadılar. Kürtler direndi" diye konuştu.



'DAĞDAKİLER DE, ÖCALAN DA TERÖRİST DEĞİL'

Vedat Türkali, "Dağdakiler terörist değil, Öcalan da terörist değil" dedi ve ekledi: "Terörizmin işe yarayacağına hiçbir zaman inanmadım. Ama Diyarbakır Cezaevi'ndeki o binbaşı üç kurşunla vuruldu. Sevindim. Çünkü hak ettiği belaya kavuştu. Bu iş sadece askerler meselesi değil. Sivil iktidar oluşuyor. Sanıyor musunuz ki en ağırını bu sivil iktidar yapmayacak! Yapacaklar tabi ki."



'HALK HAREKETİNİ BASTIRAMAZSINIZ'

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden'in Türkiye'ye gelişini de hatırlatan Türkali, şöyle konuştu: "PKK'ye karşı tedbir alacaklarmış... Ne yazar... Bir çare bulamazlar. Halklara dayanan hareketleri bastıramazsınız. Bu savaşı hep beraber yürüterek kurtulacağız. Dünyayı ya kurtaracağız, ya da yok olacağız."



Usta yazar, Prof. Büşra Ersanlı ve yazar-yayıncı Ragıp Zarakolu'nun tutuklanması ve Adalet Bakanlığı'nın Ersanlı ve Zarakolu için "Komünist fikre sahipler" açıklamasını hatırlatarak, "Bakan suçludur. Çünkü bu ifade faşizmdir. Faşizm insanlık suçu olarak tasdik edilmiştir" dedi.



Vedat Türkali, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) için ise "BDP'nin yürüttüğü mücadeleye soldaki partiler destek veriyor. Çok mutluyum. Kürt hareketi yol gösteriyor. Bugünlerde “TKP” diye bir parti var. O yoldan kurtulmak lazım" dedi.



Türkali, “Dünyayı ya kurtaracağız, ya da yok olacağız. Dağda vuruşan çocuklarımız, bugün salonda bulunan aydınlarımız, işçilerimiz, gençlerimiz, bütün namuslu insanlar hem kendilerini, hem de dünyayı kurtarma savaşı içerisindedir. Bunun bilincinde olmak gerekir” şeklinde konuştu. (ANT/ETHA)


5. Eki 2014, 08:15
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
Alıntı:
M. Kemal Atatürk: "Komünizm, Türk Dünyası'nın en büyük düşmanıdır. Her görüldüğü yerde ezilmelidir."(Faruk Şükrü Yersel, Eskişehir Gazetesi, 1926)

Alıntı:
6 Şubat 1921'de,
"Komünizm içtimai bir meseledir. Memleketimizin hali, memleketimizin içtimai şeraiti, dini ve milli ananelerinin kuvvetli, Rusya'daki komünizmin bizce tatbikine müsait olmadığı kanaatini teyit eder bir mahiyettedir." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, C. III, 2. Baskı, s .20)

Alıntı:
2 Kasım 1922'de,
"Şurası unutulmamalı ki, bu tarz-ı idare, bir bolşevik sistemi değildir. Çünkü, biz ne bolşevizim ne de komünist; ne biri ne diğeri olamayız. Çünkü, biz milliyetperver ve dinimize hürmetkarız. Hülasa, bizim şekl-i hükümetimiz tam bir demokrat hükümetidir ve lisanımızda bu hükümet halk hükümeti diye yad edilir." (Ag.e, c .3, 2. Baskı, s. 20)

Alıntı:
21 Haziran 1935'te,
"Türkiye'de bolşeviklik olmayacaktır. Çünkü, Türk Hükümeti'nin ilk gayesi halka hürriyet ve saadet verme, askerlerimize olduğu kadar, sivil halkımıza da iyi bakmaktır." (A.g.e., c. 3, 2. Baskı, s. 99)
Alıntı:
Ulkeyi batiya pazarlama cabsinda olan Atatürk, 1932 yılında Amerikalı subay Mac Arthur'la yaptığı bir konuşmada komünizmle ilgili düşüncelerini bütün açıklığıyla şöyle ifade etmiştir:

"Bugün Avrupa'nın doğusunda bütün uygarlıkları ve hatta bütün insanlığı tehdit eden yeni bir güç belirmiştir. Bütün maddi ve manevi imkanlarını top yekün bir şekilde, dünya ihtilali gayesi uğruna, seferber eden bu korkunç kuvvet, üstelik Avrupalılar ve Amerikalılarca henüz malum olmayan, yepyeni siyasal metodlar tatbik etmekte ve rakiplerinin en küçük hatalarından bile mükemmelen istifade etmesini bilmektedir. Avrupa'da çıkacak bir savaşın başlıca galibi ne İngiltere, ne Fransa, ne de Almanya'dır. Sadece bolşevizmdir. Rusya'nın yakın komşusu ve bu memleketle en çok savaşmış bir millet olarak biz Türkler, orada cereyan eden olayları yakından izliyor ve tehlikeyi bütün çıplaklığıyla görüyoruz. Uyanan Doğu milletlerinin düşünce yapılarını mükemmelen sömüren, onların milli ihtiraslarını okşayan ve kinleri tahrik etmesini bilen bolşevikler, yalnız Avrupa'yı değil, Asya'yı da tehdit eden başlıca kuvvet halini almışlardır." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, c. 3, s. 94-95)

Alıntı:
Atatürk Ali Fuat Cebesoy'a yazdığı mektupta komünizm tehlikesine karşı Türk Milleti adına duyduğu endişeyi şöyle dile getirmiştir:

Komünizm, Türk Dünyası’nın en büyük tehlikesidir. Her görüldüğü yerde ezilmelidir.
Alıntı:
"Komünistliğin memleketimizde değil, henüz Rusya'da bile tatbik kabiliyeti hakkında açık kanaatler hasıl olamadığı anlaşılmaktadır. Bununla beraber içerden ve dışardan çeşitli maksatlarla bu akımın memleketimizi içine girmekte olduğu ve buna karşı akla uygun tedbir alınmadığı takdirde milletin pek çok muhtaç olduğu birlik ve sükununu bozan durumların ortaya çıkması da imkan dairesinde görülmüştü. ..." (31 Ekim 1920, SD, IV, s. 360-361, Ali Fuat Cebesoy'a yazdığı mektuptan)

Alıntı:
Atatürk, tüm dünyayı tehdit eden bu tehlikeye karşı, milletin düşüncelerinde ve sosyal kurumlarda uygulanacak yöntemleri çözüm olarak görmektedir. Bu tehlikeye karşı öngördüğü değişiklikleri ise kendi sözleriyle şöyle özetlemek mümkündür

"Rusya hariç olmak üzere bütün dünyada, her kişi menfaat ve zararı kendine ait olmak üzere hayatını düzenler. Yalnız her kişiye çalışmalarında yeni yasal vasıtalar ve haklar verilir." (Medeni Bilgiler ve M. K. Atatürk'ün El Yazıları, Afet İnan, s. 68)
Alıntı:
1935 yılında yaptığı bir konuşmada "Türkiye hiçbir zaman bolşevik olmayacaktır. Çünkü Türk Hükümeti’nin ilk amacı halka özgürlük ve mutluluk vermek, askerlerimize olduğu kadar sivil halka da iyi bakmaktır." (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c. 3, s. 99) ifadelerini kullanmıştır.
Alıntı:
Eylül 1919 tarihli muhtırada Mustafa Kemal Paşa, Milli Harekat'ın amacını anlatmış ve komünizmle ilgili görüşlerini şöyle dile getirmiştir:

"Bolşeviklere gelince, bizim memleketimizde bu doktrinin hiçbir şekilde bir yeri olamaz. Dinimiz, adetlerimiz ve aynı zamanda sosyal bünyemiz tamamiyle böyle bir fikrin yerleşmesine müsait değildir. Türkiye'de ne büyük kapitalistler, ne de milyonlarca zanaatkar ve işçi vardır. Diğer taraftan zirai bir problemimiz yoktur. Son olarak, sosyal bakımdan dini prensiplerimiz bolşevizmi benimsemekten bizi uzak tutmaktadır." (Atatürk'ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, IV., 1917-1938, Ankara, 1964, s.78)

Kan Emici ve Irkci Fasizmin mimarlarindan olan Ataturk, yukaridaki slogani ile, Yassasin Fasizim ve gericilik demektedir.

Oldugu gune kadar sozde Cumhurriyet ve laiklikle yonetilen ozunde ise Askeri Fasist Diktatorlukle tek partili sistemle (Fasist Cunta) yonetilen ve 1946 ya kadar devam eden bu Askeri Fasist Diktatorluk, cok partili doneme gecmesi bile Irkcilik, Milliyetcilik ve Gericilik yapilanmadan oteye gitmemistir..... Gunumuzde onun Fasist, Irkci, Milliyetci, Gerici Yasalari devam etmektedir...
M. Kemal Ataturk, Adolf Hitlerin Ustasi Olma Unvanini Kimseye Verilmesin, Yokdegilse, Tarihi Yanilgi ve Haksizlik Olur.

Saygi ve Insani Sevgilerimle.


5. Eki 2014, 08:21
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
Kemalizmin ana dayanaklarından biri faşizm olduğu için pek de hatalı bulunamayacak bir iddiadır. şöyle ki türk devrimi yapılırken batıdaki en başarılı devlet örgütlenmesi, ideolojisi faşizmdi. bu sebepledir ki devlet kuran ideoloji, dönemin en başarılısını temel alıp üzerine oturdu.şimdi uzunca bir alıntı yapalım;

"faşizm, günümüzde hakaret amaçlı kullanılan bir ifade halini almışsa da, kelime anlamı itibariyle kendine özgü bir ideolojinin ifadesi. faşist ideoloji, bireylerin ya da toplum içerisindeki grupların kendileri adına karar alıp uygulamalarının devletin menfaatlerine aykırı olduğu düşüncesinden yola çıkarak, 'milli bir birlik' tesis edilmesini öngörüyor. bir milli liderin (führer, duce) önderliğinde örgütlenen devlet, bu noktada, piyasa aktörlerinin sözkonusu milli birliğin gereklerine uygun gelecek şekilde, rekabet değil uyum içerisinde çalışmalarını temin etme görevini üstleniyor. kendisini bürokrasinin olduğu kadar halkın da yöneticisi olarak gören devletin (1) ekonomik alandaki uygulamaları kontrolü altına alması (devletçilik), (2) bu uygulamaların istenilen sonuçları doğurabilmesi için halkın, 'devlet' adlı bütünün birbirleriyle rekabet etmeyen ve uyum içerisinde çalışan eşit parçaları olarak tanımlanması (halkçılık) ve (3) bu sistemin işleyebilmesi için herkesi aynı milli hedefe kenetleyen bir idealin ortaya çıkarılması(milliyetçilik), faşist anlayışın birbirini tamamlayan tipik özellikleridir. bu yönüyle devletçilik, halkçılık ve milliyetçilik ilkelerinden birinin eksikliği durumunda bu bütünselliğin bozulacağı söylenebilir."

bu tanımdaki öğelerden hareketle faşizm'in kemalizm üzerindeki yoğun etkisi rahatlıkla ortaya konabilir. tıpkı faşizm gibi kemalizmde de ekonomik alandaki uygulamaları kontrolü altına alan bir devlet, 'devlet' adlı bütünün birbirleriyle rekabet etmeyen ve uyum içerisinde çalışan eşit parçaları olarak tanımlanmış olan bir halk anlayışı ve herkesi aynı milli hedefe kenetleyen bir ideal olarak milliyetçilik mevcuttur. (hatta altı ok'tan üçünü oluşturur.) bizim en yaygın kurduğumuz bağ ise korporatizmin ortak bir araç olarak sunulmuş olmasıdır. kemalizm, daha evvel italyan faşizminin yaptığı gibi korporatizmi toplumsal ve iktisadi yapılanma için rahatlıkla kullanır. onuncu yıl marşı'nda ifade edilen "imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz" düsturunun bu anlamda önemli bir işaret olduğunu söyleyebilsek dahi asıl önemli gösterge recep peker'in 1935 parti kurultayı'nda yaptığı ve kemalizmin doğrudan devlet korporatizmini benimsediğini gösteren konuşmalarıdır. kemalizmin korporatizme yakınlığı ile ilgili taha parla'nın "ziya gökalp kemalizm ve türkiye'de korporatizm" kitabı okunursa daha rahat anlaşılacaktır.

öte yandan kemalizmin ideologlarının oluşturdukları eklektik yapıda faşizmin yanı sıra dah pek çok başka ideolojinin de etkisi vardır ancak bunları birer bahane olarak sunup kemalizmin içindeki faşist nüveyi görmezden gelmek mümkün değildir. kemalizmin mesela totaliter bir yapısı olmadığı iddia edilmişken kemalizmin totaliteryan eğilimlerini de açıklamamak olmaz.

totalitarizm, kuvvetler birliği, genel bir itaat, muhalefetin susturulması gibi öğeleri ile düşünüldüğünde dahi 1920'ler yönetimini açıkça ortaya koymaktadır. şuradaki entryler çok güzel açıklamışlar totalitarizm nedir, sadece maddelerine bakarak dahi bunların kemalizmle benzerliğini anlayabiliriz. özellikle teşkilat-ı esasiye kanunu'nun maddelerindeki eğilim bize yardımcı olacaktır.

siyasi iktidarda gozlemlenen bes ozellikle tanimlayabiliriz totalitarizmi:
1-) tek partili sistem ve o tek partinin bagli oldugu bir ideoloji
2-) bu ideolojinin devlet politikasi olarak benimsenmesi ve devletin gucuyle desteklenmesi
3-) ordu/polis tarzi devlet gucleri tarafindan kurulmus bir baski
4-) medya ustunde baski ve medyanin devletin tekelinde bulunmasi
5-) genel toplumsal huzursuzluk ve sosyal acidan kaosun varligi

1. ile 2. dünya savaşları arasındaki dönemde totaliter ve solidarist rejimler tüm orta ve doğu avrupaya hakim oldu. alman nazizmi, italyan faşizmi, Avusturya korporotizmi, polonya, macaristan, bulgaristan, yunanistan ulusçu totalitarizmleri düşünülünce, sanki parlementer, demokratik rejimler geçerliliğini tamamen yitirmiş gibiydi.
anti liberalizm tek renkti; ülkenin ve liderin yapısına göre değişen tonlarda olsa da.
sözü edilen rejimler bir çok noktada ortaklaşırlar.
* toplumu ortak bir amaç uğrunda “kenetlemeyi”, harekete geçirmeyi; onu “köhne alışkanlıklar”dan kurtarmayı hedefleyen bir toplumsal mühendislik projesi vardır. reformdan ziyade devrime yönelirler.
* dini devlet güdümüne almak, siyasi ve milli amaçlar için araçsallaştırmak, değilse lanetleyip tasfiye etme çabasındadırlar.
* halkçılık ilkesinin gereği olarak, halkı iktidara taraftar kılmak. bunun için “parti” öncülüğünde propaganda faaliyetlerinde bulunurlar. hepsi, başına ayrı bir sıfat takılmış (nasyonal, korporatif, devrimci vs.) bir “demokrasi”ye sahip olma iddiasındadır.
* hepsi özcü, milliyetçi bir “aslına dönüş”, unutulan meziyetlerin tekrar kazanılması miti geliştirir.
* iktisatları devletçidir. devletin tam güdüm ve denetimini öngörür. (bkz: milli iktisat)
* cumhuriyet rejimini, liderin hakimiyetini sürdürmesi, rakipleri bertaraf edip devletin tüm gücünü eline alması için araçsallaştırırlar.

hal böyleyken, 2. dünya savaşı sonrasında diğerlerinin çoğu yıkılırken tc totalitarizmi baki kaldı. neden ola ki, diye sorarsanız şöyle derim;

* tek parti rejimi kitlesel katliamlar yapmadan kurulmuş, bu muhalefetin sertleşmesini önlemiştir.
* kuruluşundan 23 yıl sonra kısmen demokrasiye geçmiştir.
* benzerlerinde görülmeyen bir batılılaşma süreci var (ki hala devam ediyor)
* din konusunda almanya ve italya örneklerinden çok daha şedit, müdahaleci ve katıdır.
* ideolojik olarak, mesela sscb den daha esnek olması, zamanın gereklerine uyabilmesini sağlamıştır.
* alman, italyan örneklerinden dış siyasetteki barışçı tutumuyla ayrılır.
* devletin ideolojisini net olarak belirlemediği gibi, sağ-sol (alman-sovyet) kamplaşmasına da meyletmemiştir. bu onu 2.dünya savaşı ve sscb nin dağılışı gibi krizlerden korumuştur.

(kaynak: sevan nişanyan- yanlış cumhuriyet)


-yasama,yürütme ve yargı tek elde toplanır
-mutlak bir itaat öngörülür
-muhalifler susturulur veya ortadan kaldırılır
-sıkı bir devlet geleneği çimentosu atılır ve 2.güçlerin karar mekanizmasında yer almaları önlenir
bu haliyle demokrasiye göre getirdiği tek avantaj hızdır. misal;
*sovyetlerin stalin'in ölümüne kadar olan sanayileşme dönemi rakamları dudak uçuklatıcıdır.
*hitler'in weimar cumhuriyeti'yle başlayan toparlanma sürecini süper güç olarak sona erdirmesi demokrasilerde yüzyıllar alır.

fakat hız için kendi kendini tüketmeye mahkum bir yöntemi benimsemek sadece deliliktir.

devlet etrafında bir tutulan ve ortak bir hedef doğrultusunda hareket ettirilen bir ulusun varlığı ise doğrudan "tutto nello stato, niente al di fuori dello stato, nulla contro lo stato." sloganında kendisini bulur zaten.

öte yandan yine taha parla'nın "türkiye'de siyasal kültürün resmi kaynakları" ("1: atatürk'ün nutku", "2: atatürk'ün söylev ve demeçleri" ve "3: kemalist tek parti ideolojisi ve chp'nin altı oku" şeklinde üç kitaptan oluşur) epey faydalı bir okuma sunmaktadır bu alanda. burada kemalizm ideolojisinin ana belgeleri olarak sunulabilecek metinlerin derin ve sağlam bir incelemesi vardır. bu inceleme türk devleti'nin kurucu ideolojisinin altında yatan etkilenlemeleri sunmaktadır.

Alinti;


5. Eki 2014, 08:22
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
1936 beyannamesi!!!


1936 yılında çıkarılan bu kanuna göre azınlık vakıfları mal ve mülk edinemezler. 2762 sayılı vakıflar kanunu azınlıkları ikinci sınıf vatandaş olarak görmektedir.

lozani ve insan haklarini hice sayan beyanname. ulus devlet yaratma bilincinin asiriya kacmasi sonucu cikarilmis kanun.

hrant dink'ten dinlersek, şöyledir:

"1936 yılında 2762 sayılı yeni bir vakıflar kanunu çıkarılmıştır. bu kanunla birlikte azınlık vakıfları'ndan, akar ve gayrimenkullerine ilişkin istenen ve vakıf yönetimlerince vakıflar genel müdürlüğü'ne teslim edilen listelere "36 beyannamesi" denir. bu beyannameler sadece basit listelerdir. içeriğinde beyannamenin bundan böyle "vakfiye senedi" (vakfiye statüsü) yerine geçeceğine ilişkin, bir anımsatma, bir kabul ve tespit yoktur. beyannamede olmayan veya sorulmayan ayrıntılardan biri de vakfın bundan böyle mal edinip edinemeyeceğidir. beyannamelerde ne böyle bir soru sorulmuş, ne de buna olumlu olumsuz bir cevap vermek zorunda kalınmıştır.

ancak şimdi bu beyannameler yargıtay kararlarına göre vakfiye olarak kabul edilmekte, mülklerin üzerine yeni akar eklenmesine izin verilmemektedir. uygulamada sadece mal edinilmesine izin vermemekle de kalınmayıp, 1936 yılından sonra elde edilmiş mülkler vakıflar genel müdürlüğü'nce açılan davalarla azınlık vakıflarının elinden alınmakta ve eski sahiplerine iade edilmektedir. dolayısıyla şu anda kurumlarınız, herhangi bir mülkü ne bağış olarak kabul edebilmekte ne de satın alabilmektedir.

bu noktaya nasıl gelinmiştir? 1971 yılında balıklı rum hastanesi vakfı yönetim kurulu ile maliye hazinesi arasında "36 beyannamesi davaları" olarak adlandırdığımız davaların ilki başlamış, nihayetinde yargıtay hukuk genel kurulu'na gidilmiş, bu merci ise 8.5.1976 tarihinde oybirliğiyle "36 beyannamesi"nde bulunmayan malların sonradan edinilemeyeceği kararını vermiştir. işte bu yargıtay kararı daha sonra maliye hazinesi veya vakıflar genel müdürlüğü'nce azınlık vakıfları aleyhine açılan benzer davalara "emsal içtihat" teşkil etmiş ve davaların azınlık vakıfları aleyhine sonuçlanmasında birincil derecede rol oynamıştır.

ne var ki yargıtay hukuk genel kurulu verdiği kararda büyük bir yanılgıya düşmüş, türkiye'deki azınlık cemaatini "türk olmayanlar" olarak değerlendirmiş, türk olmayanların meydana getirdikleri tüzel kişiliklerin ise taşınmaz mal edinmelerinin yasak olduğunu belirtmiştir. bu haksızlığa son verilmelidir.

bugüne değin ermeni cemaatinin vakıflarına ait 30'u aşkın çeşitli bina ve arsa bu uygulamayla elinden alınmış ve eski sahiplerine iade edilmiştir.

devlet bürokrasisi bu haksızlığı üstlenmeyip, "ne yapalım türkiye'de yargı bağımsızdır" deyip sorumluluğu yargıya ihale etmiştir. oysa bu haklı bir savunma değil, tipik bir savuşturmadır. siyasi erk, eğer istenirse yeni bir yasal düzenlemeyle, konuya rahatlıkla bir çözüm getirebilir. getirmelidir de; çünkü bu bir demokrasi ayıbıdır."

Alintidir.


5. Eki 2014, 08:23
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
Herhangi bir devlete özel düşmanlığım yok ama tüm devletlere ayrımsız karşıyım.
Hiçbir devlet adamına ya da kurucusuna karşı da özel bir düşmanlığım yok ama devlet adamlarının ve kurucularının hiçbirini sevmem. Çünkü devlet kuruculuğu demek, öldürme, işkence, baskı ve sömürü aygıtlarının kuruculuğu demektir bence.
Mustafa Kemal Atatürk’le hiçbir alıp veremediğim yok. Kendisini tanımam. Şahsıma karşı herhangi bir olumsuz tutumuyla da karşılaşmadım. Kendisi hakkında anlatılanlardan edindiğim izlenime göre, kararlı bir devlet adamıymış. Yani ölüm, işkence baskı ve sömürü aygıtını kurmakta ve geliştirmekte duraksamayan bir lider. Buna rağmen, kendisiyle aramdaki uzaklık, diğer devlet kurucularıyla ve devlet adamlarıyla olan uzaklıktan daha fazla değil. Kafamı meşgul eden, Mustafa Kemal’den çok, onun adına kurulan devlet ideolojisi: Kemalizm.
Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti devletinin temellerindeki bu Kemalizm ideolojisi nedir, fiiliyatta nasıl uygulanmıştır?
Ok 1
Kemalizm, başından itibaren kapitalist-emperyalizmle iç içe olmuştur. “Kurtuluş savaşı” denen şeyin, “düveli muazzama” adı verilen o zamanki emperyalist devletlerle savaşmakla bir ilgisi yoktur. Ankara hükümeti, düveli muazzamanın desteğini çektiği Yunan ordusuyla savaşmıştır sadece. Yine Mustafa Kemal ve maiyeti, ülkeden emperyalist sermayeyi atmak için herhangi bir girişimde bulunmadıkları gibi, emperyalistlere kapıları sonuna kadar açmış ve ülkeyi onlarla birlikte yağmalamışlardır. Ülkenin, 1950’deki Demokrat Parti iktidarıyla emperyalizme teslim edildiği büyük bir yalandır.
Ok 2
Kemalist iktidar başından sonuna kadar baskıcı, anti-demokratik bir iktidar olmuştur. Adı üstünde, bir tek parti diktatörlüğüdür bu. Dolayısıyla, hakim sınıflar içindeki farklı fraksiyonlara bile hayat hakkı tanımayan, hatta, Şeyh Sait isyanından ve İzmir Suikastından sonra yapıldığı gibi onları da baskı altına alan tekelci bir iktidardır. Ancak 1946’dan sonra, Fikret Başkaya’nın deyişiyle, taşaron partilere izin verilecektir. Taşaron partinin anlamı, gerçek iktidarın yine Kemalist devlet diktatörlüğünün elinde bulundurulmasıdır. Bu Kemalist rejim, sadece düzen içi muhalifleri ezmekle kalmamış, komünistlere baskı ve işkencenin en korkunçlarını uygulamıştır. Üstelik komünistler, Komintern’den aldıkları talimatların gereği olarak bu Kemalist iktidarı kölece destekledikleri halde.
Ok 3
Kemalist rejim, üniter ulus-devletçi misyonunun gereği olarak, içerde ırkçı-asimilasyoncu bir politika uygulamış, Kürtlerin direnişine devlet baskısı, idam ve katliamlarla cevap vermiştir. Zaten bu ideolojinin temelinde, Anadolu’daki Ermeni ve Rum halklarını yok eden İttihat Terakki ulusal katliamcılığı yatmaktadır. Kemalistler bu politikayı aynen devralmış ve sürdürmüşlerdir. 1940’lı yıllarda varlık vergisi aracılığıyla azınlıklara uygulanan cezalandırma ve zorla çalıştırma politikası bunun en açık kanıtıdır. Bugün Türkiye Cumhuriyetinin Ermeni katliamını inkârının en büyük nedeni de devraldığı bu katliamcı mirastır.
Ok 4
Kemalizm, ulusal baskıcı olduğu gibi, dinsel baskıcıdır da. Üstelik onun dinsel baskıcılığı iki taraflı çalışan bir bıçak gibidir. Şimdi var mı bilmiyorum ama eskiden nüfus cüzdanlarında din ve mezhep zorunlu olarak yazılırdı. O kadar “laik” olan Kemalist Cumhuriyet bu zorunluluğu neden koymuştu acaba? Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, Türk olduğu kadar İslamdı da. Hem de nüfus cüzdanının mezhep kısmına zorla “Hanefi” diye yazdırtacak ölçüde. Kemalist Cumhuriyetin dincilere baskısı, tamamen dini devletin tekeline alma çabasının ürünüdür, yoksa aydınlanmacı bir ideolojinin değil. Kaldı ki, Kemalist iktidar yalnızca sunni inançlı kesimleri değil, alevi inançlı kesimleri de baskı altında tutmuş, onların kendi ibadetlerine izin vermemiştir. Kemalist Cumhuriyet, ordu ve din de dahil olmak üzere kadim Osmanlı’nın tüm mirasını devralmış, aslında genç değil, kadim bir devlettir.
Ok 5
Kemalist Cumhuriyeti kuranlar ve bugünlere kadar getirenler, halkla hiçbir zaman kaynaşmayan, işçileri ve köylüleri küçümseyen elitler tabakasıdır. Bu tabaka, işçilerin ve köylülerin aşırı sömürülmesi, kanının emilmesi sonucu palazlanmıştır. Kemalist iktidar, 1960’lara kadar işçi sınıfının yasal ekonomik örgütlenmesine bile izin vermemiş, “milletin efendisi” köylüyü bir yük hayvanı derekesinde insafsızca sömürmüştür. Bu mirasın temsilcisi CHP’nin köylük bölgelerden hiçbir zaman yeterli oyu alamamasının en önemli nedeni budur.
Ok 6
Kemalist ideoloji, “inkılapçı” değil, tipik muhafazakâr bir ideolojidir. Kendi devletini ve ideolojik hegemonyasını kurduktan sonraki tüm çabaları, hayatı dondurmak ve değişim yolundaki her gelişmeyi engellemek yolunda olmuştur. Kemalistlerin “inkılap” dedikleri, kendi karşıdevrimci hegemonyalarını, tüm iktidarlar gibi, bir yandan baskı, diğer yandan rıza yoluyla sağlama almak için girişimde bulunmaktır. Bu 'ne pahasına olursa olsun' yönetimde olmak hırsı, kemalizmi aynı faşizm ve nazism gibi 'gerçek değil ama yandan çarklı ideolojiler' sınıfına sokar.

Biraz ilgililerin duymuş olduğu "kemalizm bir ideoloji değildir" söylemi işte bunun üzerine parmak basar. Peygamberlerin "amaca uygun" sözlerinden dinlerin yapılması gibi birşey...omuriliğini bırakmadan politikaya karışılmıyor....esasında din de politika olduğuna göre diktatörlük peygamber olarak kabûl edilen insanların gölgesi. Pekiyi diktatörlerin kabûl edilen peygamberliklerine ne denir?
Apotheosis
( apo- „uzak-, uzağa“ve theós „Tanrı“ Eski Yunanca) 

Tanrılaştırma, dünyasal bir varlığın (bir fikir/bir yerleşim yeri) ya da ölümlü bir insanın tanrı ya da yarı-tanrı katına yükseltilmesi. Tanrılaştırma genellikle ölümün ardından yapıldığı halde, zaman zaman Roma İmparatoru Domitian'da olduğu gibi kendisini yaşarken tanrı ilan ettiren tarihsel kişiliklere de sık sık rastlanır. Tanrılaştırmayı genellikle, tanrılaştıralan kişi için bir kült oluşturulması, tapınaklar inşaa edilmesi ve festivaller düzenlenmesi takip eder.

Tabii ki Mustafa Kemal Paşa, bir "Kurucu/kurtarıcı/yoktan varedici" olarak yüceltilip kutsandı...tabulaştı...ona şüphe edenin aklından şüphe edilir. Örnek mi? 'Atatürk’ün Kehanetleri' adlı kitabın yazarı Ali Bertan’ın, "gerek Atatürk, gerekse tarih boyunca geleceği önceden görme yeteneğine sahip olan liderler, peygamberler ve bu yeteneğe sahip olan diğer kişiler bir çok felaketi çok önceden haber vermişler ve neler yapılması gerektiğini anlatmışlardır" paragrafı...Bu putlaştırma, tabulaştırma politikası kanaatimce planlı, programlı uzun bir sürecin ürünüdür, Milli eğitimde bu işin içindedir, çeşitli sivil toplum örgütleri de, siyasi partiler de, netice itibariyle el biriliği ile Mustafa Kemal peygamberleştirilmiştir! Put olmuştur! Puta el sürmek kolay değildir; hem de bu milliyetçi bir kurucu, bir kurtarıcı mistifikasyonu ise! Bu bağlamda ‘Reel Atatürkçülük’ ile Türkiye’de yüksel(til)en milliyetçilik arasında bire bir bağ vardır... Artık dinlenmeye değer birşey söylediğimize insanları inandırabilmemiz için neredeyse Mustafa Kemal'den alıntı yapmak olmazsa olmaz bir önkoşul halini aldı...Heryerde karşımıza çıkıyor, bir bakıyorsunuz "güzellik yarışmalarıyla" ilgili bir söz söylemiş, bir bakıyorsunuz "hipodromda at yarışı sporuyla" ilgili...Yıllar önce "Leman" dergisinde çıkan bir karikatür geliyor aklıma son zamanlarda;

Öğretmen, öğrenci, köylü, işçi, kadın sıraya dizilmişler Atatürk'ün önünde, Mustafa Kemal hepsine sırasıyla "Öğretmenler ! Yeni nesil sizlerlein eseri olacaktır, geç, sıradaki !"
"Köylü ! Mmm Köylü milletin efendisidir, sıradaki !" şeklinde veciz sözlerle sesleniyor. ...


Güleriz ağlanacak halimize! Hatta bu şehir efsanalerinin ulaştığı boyut itibariyele geçenlerde karşıma çıkan bir örneği de yeri gelmişken sizlerle paylaşmak isterim;

Diktator Kemal.
Alinti;


5. Eki 2014, 08:24
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
Burası İzmir Şöförler Odası
Koca ülke resmen Ali Desidero'lu jilet reklamlarının bir minyatürü haline geldi, bir bayrak açıp vatan elden gidiyor yaygaraları kopartmadığınız zaman kimseler artık sizi dinlemiyor bile, ne emek, ne sömürü, ne kapitalizm, ne küreselleşme, ne insan hakları, ne özgürlükler kimsenin umru bile değil, varsa yoksa ulusal çıkarlarımız, ulusal çıkarlarla çelişmiyorsa kapitalizmde mübahtır, ırkçılıkta, halimiz bu oldu...
Bence gelinen noktada bir solcunun görevi "o bayrağı artık kaldırın yerinden" demek olmalıdır. Bayrağın altında sakladığınız, örtbas ettiğiniz tüm pislikleri süpürmenin vakti geldi de geçiyor bile...Bugün attığımız her adımda karşımıza çıkan "Mustafa Kemal" ve "Vatan, millet, sakarya" edebiyatı bu pisliklerin üstünü kapamak için kullanılan bir kamuflaj elbisesinden başka birşey değildir...Kapitalizminde, emperyalizminde, ırkçılığında üstünü kemalizm bayrağıyla örttükleri zaman saklayabiliriz, kabul görür sanıyorlar.

Benim bu yazdığım metinle beraber esas tartışmaya açmak istediğim konu:
"Mustafa Kemal" ve "Kemalizm" neden ve nasıl tabu halini almıştır,
yükseltilmeye çalışılan ulusalcılık ve milliyetçilikle bağlantısı nedir sorusudur.
AKP "Atatürk Tabusu"nu Sürdürmezlik Edebilir mi?

AKP'nin "Atatürk Tabusu"nu sürdürmesi Atatürkçüler'e "takıyye" gibi görünse de bu paradoksal durum doğrudan doğruya Kemalist devrimin en büyük zaafıyla, onu doğduğu an muhafazakârlığın ve gericiliğin kucağına iten şeyle bağlı: Bütün modernleşme iddialarına karşın rejimin büyük toprak mülkiyetinin muhafazası ve ticaret erbabıyla dayanışmayı dayatan geleneksel sınıfsal ittifak temeli.

Karşıtlarınca, "Atatürk Devrimleri"nin yeminli düşmanı sayılan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti bugün bütün devlet kuruluşlarında, okulda, kışlada, devlet dairesinde, üniversitede, hastanede, halk kültür merkezlerinde, TRT radyo ve televizyonlarında rejimin merkezi işlevlerinden birini, "Atatürk tabusu"nu yeniden üretme görevini aksatmadan yerine getiriyor. Bu bir "takıyye", bir "Mümâşât" mı yoksa? HAYIR DEĞİL !!

Tabu nereden doğuyor
Atatürk tabusu tamamen kendine özgü, önceden var olanlara benzemeyen bir şey, doğrudan doğruya bir iktidar pratiğinin, devlet pratiğinin ürünü. Aslında kahramanlara tapınmak, kahramanları yüceltmek çok eski kökleri olan şeyler. Bir kahramanın bir savaştan başarıyla çıkması veya bir büyük felaketin önlenmesindeki gayretleri ya da büyük bir derde çare bulduğu varsayımına atfen yüceltilmesinin Helenlerin Apotheosis'inden çook öncelere gittiği bilinen bir şey. Fakat bu bir devletin, sistemin dayanağı olmayabilir her zaman; "Atatürk tabusu" dediğimiz şey bir mevki tabusunu ve kişi kültünü doğrudan doğruya modernlik, kurtuluş, mükemmellik anlatıları çevresinde birleştiren, bir tek kişiyle başlayıp biten aşırı koşullanmış bir davranış ve düşünce şeklidir.
Kişi olarak Mustafa Kemal'in hayatta olmasını şart koşan bir şey olmadığı gibi, onu önceleyen devlet pratiğinin bir mirası da değil. Tek, tek kişiler olarak Osmanlı padişahlarının tabu denecek ölçüde yüceltildikleri bir genel pratikten söz edemiyoruz.
14. Louis "Ben devletim!"demişmiş, o da iş mi? Yanıbaşlarında hem devlet, hem de peygamber biri oluştu! Hilafet'in, belki bu makamın, İslam'ın tamamını kendi şahsında temsil eden bir kişi olarak sultandan ziyade, onu bir kurum olarak temsil eden sultanlık müessesesinin tabu olduğundan söz edebiliriz. Ama hilafetin personifikasyonundan, yani bunun bir şahsa bağlanmışlığından söz edemeyiz.
Ne de tarihte şu padişah - bu padişah, ne şu devlet adamı - ne bu devlet adamında bu kadar tanrılaştırma özellikleri göremeyiz. Belki bu, İslam dininin bütünlüğü açısından baktığımızda, peygamberin kendisi için söylenebilir ama o sultanlar peygamberliği devralmış değiller, o tabudan o şekilde istifade edemiyorlar. Kendi güçlerini o şekilde üretmeleri gelenekte pek mevcut değil.

Daha çok batının 'kurtarıcı önderler geleneği'nden devralınan, ve bir şekilde kahramanı yüceltme, kişiye tapınma kültürüyle de beslenen ama bence doğrudan doğruya Türk cumhuriyetçiliğinin imalatı olan bir tabudan söz ediyoruz. "Atatürk tabusu" dediğimiz zaman.


Eşitler arasında birinci

1925'e gelinceye kadar Mustafa Kemal'in kendisini gerek "inkılâpçı kadro" içerisinde, gerek Osmanlı imparatorluğundaki muhalif subaylar kitlesi içerisinde ötekilerden ayırt eden herhangi bir yanı yok. O tarihlerde kendisine atfedilen her hangi bir olağanüstü büyüklüğü, diğerlerinden ayırt eden bir başarısı, çağdaşlarınca dillendirilmiyor.
Kurtuluş savaşı yıllarında o da ötekiler gibi otoritesi ve tarz-ı siyaseti, gerek mücadele arkadaşları, gerek muhaliflerince tartışılan, sorgulanan bir insan. Örneğin 1922'de hem meclis başkanlığını hem ordunun komutanlığını bir arada üstlenmeye kalktığında karşılaştığı çok ciddi muhalefete baktığımız zaman göreceğimiz şey bir tabu kişiliğin karşılaşabileceğinden çok başka. (Bu gerçekte, böylesi bir tabu haline gelmenin ancak doğrudan doğruya uygulanacak bir devletin tüm gücü ve fanatik iktidar pratiği sayesinde olabileceğini anlamamızı sağlayan tersine bir örnek.)

Bir bütün olarak bakıldığında daha sonra resmi ideolojinin, resmi öğretinin ya da resmi tarihin bize anlattığının aksine 1920'lerin başlarında Mustafa Kemal'in müstakbel Türk Devletinin başına geçecek kişi olduğu verili ya da bir "kader çizgisi" olarak belirmiş değil. Kendisine eşdeğer asker ve sivil rakipleri var. Kazım Karabekir ve Fevzi Çakmak askeri güç sahipliği açısından ondan çok daha kudretli komutanlar. Biri (Çakmak) bütün silahlı kuvvetlerin komutanı, öteki Doğu Cephesinin komutanı, Batı cephesinin komutanı İsmet Paşa da benzer bir otoriteye sahip, aşağı yukarı birbirine eşit insanların birbirinden farklı işlevler yürüterek sürdürdüğü bir mücadeleden söz ediyoruz. (Ama bu arada doğruyu yanlışı, yolu yöntemi kendi kudretinin hırsına yem eden bir kararlılık açısından bir kıyaslama yapıolamayacağını da belirteyim)

Tarihin eşitsiz gelişmesi yasası her zaman işler, eşitler arasında biri daha öne doğru çıkar.
Tarihsel, siyasi koşullar, toplumsal ilişkiler, konjonktür, bunların hepsi bir arada çalışır ve biri daha fazla temayüz eder, daha fazla duruma hâkim olur ve onu başkalarından önde görürüz. O süreçteki dirsek savaşları nadiren adilce oynanır. Türkiye'de "Ulu Atatürk"e suikast girişimini Hitler'in Reichstag Yangınını fırsat ilmesi gibi fırsat bilip 'İzmir Darbesi' yapıldı. İspanya'da Franko kendisiyle aynı seviyedeki iki generalin İngiliz gizli servisi tarafından öldürülmesinen sonra 'tek adam' oldu (onun için Hitler'in Franko'nun savaşa kendi yanında girmesini umması hayâlcilikti) Politika her zaman kirlidir, gücü (****forik:"faşo") eline alan malı götürür. Zaten pratikte ispatlanmış olan bu yetki ona giderek artan bir otorite sağlar.
Otoriteden Tabuya
Fakat bunlar hala bir tabu meydan getirmeye yetmez. Çünkü hâkimiyet sisteminin onun etrafında kurulduğunu söylememiz için henüz hiçbir yeterli şart yoktur. Sadece nüfuz, üstünlük, söz hakkı, önderlik hakkından söz edebiliriz. Daha sonra resmi tarih tarafından cilalanmış olması bir yana, zaten hayatın hakikati de böyle ilerlediği için bütün bunlar olabilmiştir. 1925'e gelinceye kadar hem parlamentonun kendisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) üyelerinin kökenleri ve aidiyetleri bakımından çoğulcu bir yapıya sahiptir; hem de TBMM'de birden çok grup vardır. Muhaliflerin kendi sözlerini sakınmadan söyleyebildikleri, kendi itirazlarına uygun bir hareket tarzı talep ettikleri, hatta savaşın gidişatının öyle değil böyle olması gerektiğine dair tezlerini dayattıkları, yerel kuvvetlerin kendilerini güçleri nispetinde ifade ettikleri genel bir durumdan söz edebiliriz.
Savaşın kazanılması, Cumhuriyetin ilan edilmesi, yeni düzenin kurulmaya başlamasıyla birlikte rejimin şahsiyeti etrafında kurgulanabileceği bir özel durum olarak Mustafa Kemal'in liderliğinin sadece kendisince değil aynı zamanda etrafındaki kadro tarafından topluma ve siyasete empoze edilme zorunluluğuna tabulaştırma süreci eşlik ediyor. Muhalefet büyük ölçüde saf dışı edilince doğruluk ve meşruiyetinin biricik kaynağı kendi hakkındaki kendi fikri olan bir kadronun giderek artan üstünlüğünün; siyaseti, ticareti, yani iktisadi hayatı, askeriyeyi, eğitimi, reformları kendi bildiği gibi götüren bir heyetin yanılmazlığının garantisi onun yanılmaz bir kişi tarafından yönlendirilmekte olduğunun bütün topluma kabul ettirilmesi olacaktır. İşte bunun için de Mustafa Kemal Paşa'dan daha uygun bir şahsiyet olamaz: Muzaffer orduların başkomutanıdır. Siyasi heyetin en parlak kişisidir. Onunkiyle rekabet eden başka bir anlatı da yoktur. Ve bütün hikâye bu öğretinin, anlatının etrafında kurulacaktır.
Gene de Mustafa Kemal'in Cumhuriyet'in başına yükselmesinden sonraki onun sağlığı boyunca bütün dönemdeki tabulaşma, henüz kişi putlaştırılmasından daha fazla bir şey ifade etmeyebilir. Kişi putlaştırma öncelikle "büyük bir kişi"nin hayatta olmasını öngerektiriyor. O mevcut olacak ki etrafında kurulan ilişkiler, onun şahsından kaynaklanan kimi söz ve davranışlar, kimi siyaset pratikleri bir yapıştırıcı gibi onun hayatı etrafında tutulabilsin. Bu kişi putlaştırılmasına maruz kalan ya da kendisi kişi putlaştırması konusu olan tarihteki tek kişinin Mustafa Kemal olmadığı, bunun pek çok başka örneklerinin olduğu apaçık. ABD'nin Britanya sömürgeciliğine karşı savaşına önderlik eden siyaset ve devlet adamı George Washington, İtalyan Birliği'nin kurucusu Guisseppe Garibaldi daha yakın örneklerden Çin Devrimi'nin önderi Mao Zedong, Fransızların nasıl bir Napolyon hayranı olduklarını bilen bilir, Nelson Mandela'nın cenazesinde görülecek gereken bütün unsurlar ...

Ama, demokratik dönüşümler çoğaldıkça, süreçte bir kişinin ya da bir kahramanın gücü ve etkisine bağlı sayılmayacak pek çok faktörün etken olduğu anlaşılınca, bütün bunlar bilim ve politika tarafından ortaya çıkarılınca bu etki zayıflar, yavaşlar. Tabulaştırma ile demokratikleşme birbirlerine taban tabana zıttırlar. Mustafa Kemal'in ölümüyse "Atatürk tabusu"nun bir rejim aygıtı olarak kurulabilmesinin asıl imkanıydı.

Son derece zayıf ve kırılgan bir toplumsal temel üzerinde yükselen tek parti rejiminin, kadrolarını ve siyasi takipçilerini bir arada tutabileceği, rejimin her kararının ve eyleminin yanılmazlığına atfedileceği bir kişiliğin tabu düzeyine yükseltilmesi bir rejim gerekliliği olarak devletin ideolojik ve idari aygıtlarıyla beslenerek gerçekleşti.


Sadece bir kahramanlık kültü ya da kişiye tapınmadan değil, aynı zamanda kendisini izleyen bütün siyasi dönemlerin ve siyasal rejimlerin evetler ve hayırlar, yapılacaklar ve yapılmayacaklar listesini belirleyen ve bunlara karşı muhalefet ya da itirazlarının daima bir kişinin kutsallığına atfen yasaklandığı, gerçekleştiği veya onaylandığı bir yeni durumdan söz ediyoruz.
Totaliter bir siyaset ile fanatik bir din arasındaki farklar üzerinde düşünmek yerine, ortak noktalarına şaşırmakla yetiniyorum daha da fazla uzatmamak için.


5. Eki 2014, 08:26
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
Tabunun ardındaki çelişkili ittifak
Mustafa Kemal'in Türkiye'nin "biricik kurtarıcı"sı olduğuna dair bir edebiyat, "kahramanlık edebiyatı" olarak tolere edebilir bir şeydir. Ama eğer bir siyasi partinin politik programını yazmak söz konusu olduğunda işe yasal olarak, programınızın başına "Atatürk ilkelerine uygun" olduğunu yazarak başlamanız gerekiyorsa; "Atatürk ilke ve inkılâpları" aynı zamanda sizin anayasanızın bir parçası haline gelmişse o zaman bir kahramanlık övgüsünden, kişi kültünden çok daha fazla bir şeyle karşı karşıyasınız demektir.
Atatürk, dünyada herhalde kendisine yönelecek olan eleştiri dozunun ne olması gerektiği bir yasayla tanımlanan tek kişidir. Başka pek çok yerde de, evet, "kurucu babalar"ın aşağılanması, sertçe eleştirilmesi hoş karşılanmaz. İdeolojik aygıtlar devreye girerek eleştiriyi bastırmaya çalışır ama Mustafa Kemal Atatürk'ün, kendisine yönelik eleştirinin belli bir haddi geçmesinden sonra ceza yasası sınırları içerisine gireceği kayıt altına alan, kişiye özel bir kanunla korunan tek kişi olduğu söylenebilir.
Hayattan ayrılmasından 72 yıl sonra bile onu ve "ilkeler"ini koruyan bir anayasa ve yasalar dizisiyle ve egemenlik sürecinin şahsiyeti etrafında şekillendiği ilginç bir politik pratikle karşı karşıyayız. Bu, Stalin döneminde Sovyetler Birliği'nde gördüğümüz kişi tapıncından farklı bir şey. Stalin 1953'te öldü. Sadece üç yıl sonra 1956'da Sovyetler Birliği Komünist Partisinin 20. kongresinde Stalin kültü bir anda yerle bir edildi ve Sovyetler Birliği başka bir mecraya girdi. Bunu yapmak, Sovyetler Birliğinde bir devrim ya da darbeyi gerektirmedi. Komünist Partisi fikrini değiştirince hâkim fikir değişmiş oldu, bu kadar!
Türkiye'de Mustafa Kemal'le ilgili resmi doktrinin AKP'nin 10-15 yılıllık tek parti iktidarından sonra da, bu kadar kolay, rahat, basit biçimde değiştirilebileceğini düşünmüyorum: Ne kadar paradoksal tınlasa da Mustafa Kemal Atatürk'ün siyasi rakibi ya da ideolojik karşıtıymış gibi görülen Adalet ve Kalkınma Partisi'nin, Fettullah Gülen ve cemaatinin, İslamcı radikallerden farklı olarak bu tabunun orada durmasına tıpkı ona tapınan karşıtları kadar ihtiyacı olabilir.
Bu, Demokrat Parti'nin güçlü ve yığınsal bir muhalefet hareketi üzerinde yükselerek Cumhuriyet Halk Partisi iktidarına ve tek parti rejimine son vermesine karşın "Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse"leri hapisle cezalandıran yasayı çıkartmaksızın edememesine benzer nedenlerle ilgilidir. NE? O yasayı Demokrat Parti'mi çıkardı?
Evet, efendim: Yasa Demokrat Parti (DP) hükümetince 1950'lerde çıkarılmıştı. Kendileri de var olan oligarşinin, yönetici seçkinlerin bir parçası olan DP liderleri bir önceki dönemin eleştirisine nispeten kapı aralanınca ortaya çıkan (ooo, vandalizme varacak kadar...yumurta atma seviyesinde) sert eleştiri ve saldırılar karşısında, Atatürk'ten çok, kendilerini korumak, beklemedikleri ve istemedikleri bir oligarşi içi çatışmadan sakınmak için sözle, yazıyla, başka yollarla, artık kendilerinin temsil ettikleri "onun aziz hatırasını" gözden düşüren, onu "alenen aşağılayan"ları cezalandırmayı seçmişlerdi.

2002'den bu yana süregiden "Atatürkçü olmayan" tek parti hükümeti pratiği de görüldüğü gibi bu tabuyu zayıflatmıyor. Tersine o iktidar da kendi meşrutiyetini kurarken bu tabuya müracaat ihtiyacı duyuyor. Çünkü onun iktidarı var olan egemenliği tehdit etmiyor, o egemenlik sisteminin bir parçası olmak istiyor. Kendi tabusunu onunkinin yanına ekliyor. Din ile Atatürk tabusu bir arada şimdi daha kuvvetli bir hâkimiyet pratiği meydana getiriyor.
Atatürkçüler'e "takıyye" gibi görünen, ilk bakışta paradoksal olduğu izlenimini uyandıran bu durum doğrudan doğruya Kemalist devrimin en büyük zaafıyla, daha doğduğu an onu muhafazakârlığın ve gericiliğin kucağına iten şeyle, bütün modernleşme iddialarına karşın büyük toprak mülkiyetinin muhafazasını ve ticaret erbabıyla dayanışmayı dayatan sınıfsal ittifak temeliyle bağlı. Büyük toprak ve aşiret mülkiyetinin korunması öte yandan Cumhuriyet doğduğu günden bugüne Kürt halkını Türk rejimine bağlayacak yerel liderlerin rızasını kazanmanın da maddi temeli.
Atatürk'ün ölümünden 78 yıl sonra Tayyip Erdoğan'ın İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi işte bu sınıfsal ittifak temeli üzerinde yükselen, geleneksel mülk sahipliğinin ve onun içinden türeyen sermaye hakimiyetinin koruyucu kabuğu Türkiye Cumhuriyeti'nin yalnızca dualarla ayakta kalamayacağını karşıtlarından çok daha iyi biliyor.

Bu çelişkili ittifakı dünyevi tehditlere karşı sarıp sarmalayacak, onu küresel rekabette ileri taşıyacak manevi değerini koruduğu sürece "Atatürk tabusu"nun Tayyip Erdoğan ve hükümetlerince korunmaya devam etmesine şaşmak için hiç bir neden yok, ne demişler: 'tarih tekerrürden ibârettir'...

Diktator Kemal.


5. Eki 2014, 08:26
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
Fasist Hitler`in Yandasi Ataturk`ten Aldigi Ilham.


Ingilizce Cevirinin 3. baskisinda 223. sayfada sunu soyliyor:


"Arkasinda ordusu olmayan bir kumandan uzun sure ayakta kalamaz.

Ataturk de iktidarini ordu destekli Halk Partisi sayesinde guvenceye aldi. Italya’da da ayni sey gecerli. Eger Antonescu bugun ortadan kaybolacak olsa, ordu icinde onun yerine talip olacaklar arasinda korkunc bir mucadele baslar. Ama onun yerine gececek kisiyi belirleyecek bir orgut olsa, bu olmazdı."

Hitler burada, Ataturk’un olumunden sonra Askerin her an harekete gecebilecek, karsi geleni yok edebilecek siddet guc, Halk Parti`sininde gostermelik piyon, kontrolu elinde tutma gucu gostermistir,

Gerilimleri ve catismalari ve isyanlari piyon sivil parti, asil guc Ordu tarafindan kontrolu elde tutma iktidarin İsmet Inonu`’ye gevinini ovuyor. Bunun, Halk Partisini icinde olan asker kokenli yoneticilerin basarisi, siddet ve disiplini icinde mumkun oldugunu gosteriyor.

Dersim katliami, Kocgiri katliami, Karadeniz katliami vs vs butun katliamlarin bas sorumlusu olan kumandanin arkasinda ordu oldugunu, bu yuzden ayakta kaldigini soylemektedir.


ATATURK GERMEN'DI"

Adolf Hitler’in kitapta Ataturk’ten soz ettigi ikinci yer 230. sayfa. Burasi gercekten ilginc, cunku Hitler’e gore Ataturk Turk degil, Germen! Soyle diyor Almanya’nın kan emici Fasisti:


"Germenlerimizden bazilarini kaybettik! Kuzey Afrika’nin Berberilerini, Kucuk Asya’nin Turktleri. Bunlardan biri de, irki acidan yurttaslariyla bir alip verecegi olmayan Kemal Ataturk’tu."

Adolf Hitler, Turk degil de Germen, yani neredeyse Alman saydigi Ataturk’ten bir de kitabin 391. sayfasinda soz ediyor. Siyasi suikastlarin soz konusu oldugu bir baglamda sunlari soyliyor:

"Balkanlarda suikastin bu kadar onemli ve guclu bir silah olmaya devam etmesinin nedeni, oralar halklarinin cok kan dokerek intikam almak fikrinin etkisinde olmalaridir. Iste bu nedenle Kemal Pasa, iktidari ele gecirir gecirmez yeni bir baskent ilan etmekle cok bilgece davrandi. Cunku boylece polisin denetim saglaması etkin bir bicimde basarilabildi."

Burada, Baskent`in Ankara olmasinda Kurt, Alevi, Laz, Cerkez, Yoruk ulus ve azinliklari denetimi altina almasi, daha iyi kontrol etmesinde baskent seciminde dogru bir adim attigini soylemektedir


HİTLER'İN AYASOFYA NASIL MUZE OLDU? YAKLASIMI.

Hitler, Ataturk’un liderlik vasiflarina ve azmine hayran. Aynen kendisine benzetmekteydi, Bunu her fırsatta vurguluyordu, onun gibi olmak kendi milletinden baska birine yasam hakki tanimamak ilkesini savunuyordu.

Karargahtaki sofra sohbetlerinin kayitlara gecmis halindeki son bahis de yine bu baglamda. Kitabın 607. sayfasinda sunlari soyliyor:

"Mustafa Kemal Ataturk’un din adamlarindan kurtulmak konusundaki hizi tarihin en dikkate deger bolumlerinden biridir. 39 tanesini asti, digerlerini asagiladi, ve Yunanlarin tepkisini susturmak icin Konstantinapol’deki Aya Sofya simdi bir muze"


Konusmalarinin sonunda her fırssatta vurguladigi kelime suydu:

"Bizim amacimiz dunyayi Nazi egemenligi altina almak.

Ama Ben Turkiye ile hi bir zaman dusman olmayacagim...yani, "dunyada savasmayacagim, savasmak istemedigim tek ulke Turkiye'dir."


Burada Ilham aldigim ve bize milliyetciligin ne oldugunu ogreten, Agillarda insanlari cayir cayir yakan, Magaralara insanlari doldurarak, onunde ates yakarak bogulmalarini sagliyan, Yalan ve Hileleri ile tuzak kurup yakalatan, yargisiz infaz eden, kendisine ve kendi ulusuna karsi gelen her canliyi yok eden, Ataturk` gibi bir adamin yarattigi milliyetci ortamla karsi karsiya gelmek istemiyorum, O benim ornek aldigim en buyuk milliyetcidir, Onu kardes milliyetci bir olusum olarak kabul ediyorum.....


Adolf Hitler Ataturk Hakkinda ( Mavi gozlu Mustafa Kemal, bize milliyetciligin ne oldugunu ogretmistir.


"Benim ustam Il-Duce'dir, ama onun ustasi da Mustafa Kemal'dir."
Adolf Hitler


Hitler, Ataturk'ten cok etkilendigini ve O'nu fikir babasi olarak gordugunu su sozleriyle aciklar.

Siirt mebusu Mahmut Beyin sefiri Kemalettin Sami Pasa Hitler'le yaptigi bir mulakat esnasinda o zamanlar butun dunyanın dikkatini uzerine cekmis olan insanlik dusmani fasist Hitler'in

"Butun enerjimi Ataturk'ten aliyorum.O'nun hayati bizim feyizli isigimizdir.''diyerek Ataturk'e hayranligini belirtmistir."

“Yeni Turkiye'nin buyuk ve dahi yaraticisi ki talihin terk ettigi ve kaderin cokuntuye ugrattigi o zaman ki muttefiklerilerine kalkinmak icin ilk muhtesem ornegi verdi. “

(Adolf Hitler)


Burada, Ataturk ile mutefik oldugunu, ayni dusunceye hizmet ettigini acik acik soylemistir.

“Mustafa Kemal,bir millet butun vasitalarindan mahrum edilse dahi kendini kurtarabilecek vasitalari yaratabilecegini ispat eden adamdir.O'nun ilk ogrencisi Mussolini,ikinci ogrenciside benimdir.”
Adolf Hitler...


Canini sikma Hitler efendi onun izini fasist TC en iyi sekilde surduruyor, Yalanlarla, sahtekarliklarla en iyi sekilde insanlik dusmanlarini egitiyor, dogan her cocuk Atam sozleri ile, Vatan Millet Sakarya nutuklari ile egitililyor.


Fasizim doktugu kanda bogulacaktir

Tarih bu insanlik suclularini, gunu gelecektir,

Halk adina hak ettigi yere gonderecektir.

Hic bir suc cezasiz kalmiyacaktir,

Insanlik dusmanlari hak etmedikleri odullere sahip olamiyacaklardir.

Kazanan insanlik olacaktir.

Baskoylu.


5. Eki 2014, 08:27
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
Alıntı:
Kemalist Alevilere suçüstü! Dersim Fatihi(!) Atatürk müydü?

BU ŞARTLARDA CHP’NİN ARKA BAHÇESİ OLMAYA DEVAM EDİLEBİLİR Mİ?


Dersim (Tunceli) harekâtını o sırada Başbakan olan Celal Bayar şöyle anlatıyor:

“Mareşal, Erkân-ı Harbiye Reisi, ben başbakanım. Atatürk malum… Üçümüz Dersim’de yapılan büyük ordu manevralarındayız. Manevranın da sonuna gelmek üzereyiz.

Üçümüz bir arada ‘Ordunun emniyeti bakımından strateji ne olmalıdır’, onu görüşüyoruz. İkisi de Birinci Cihan Harbi’nde muharebe etmişler.

Ben daha çok izleyiciyim. Malumatları geniş… Oradaki her şeyi biliyorlar. Hatta şahsen casusları bile biliyorlar. Dersim’in o halde kalırsa her zaman ordunun emniyeti bakımından tehlikeli olacağını görüşüyorlardı…

O sırada biz konuşurken, Dersimlilerin jandarma karakollarımızdan üç-dört tanesini bastıkları haberi geldi. Atatürk’le göz göze geldik.

Birbirimizi anlıyorduk. Atatürk benim yüzüme baktı. ‘Ne olacak’ dedi. Anlıyorum, orada emniyet tesis edilecek. Ne olursa olsun bana hitap edecekler. Hükümet reisi benim. ‘Anlıyorum efendim, bana hitap edişinizin manasını’ dedim. Atatürk: ‘Sorumluluğu üzerime alıyorum, vuracağız Dersim’i’ dedi ve vurduk…”

Yani işin başında Cumhurbaşkanı Atatürk ve GK Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak var. Sivil kökenli Başbakan Bayar da “üstüne düşeni” yapıyor.

Haritayı da unutmayalım: Harekâtta yapılanları Atatürk’ün kendi eliyle işaretleyerek gösterdiği harita, Trabzon’daki müzede durmakta… ‘Buradan girdik, şuradan vurduk’ diye anlatmış.

***

Bayar ve Çağlayangil’in anılarını yan yana getirdiğinizde (daha niceleri var) manzara ortaya çıkıyor:

Operasyonu Atatürk ve Çakmak yürütüyor. En tepede onlar var. Diğerleri emirleri uyguluyor.

Ama emri verenin de, uygulayanın da vicdan azabı çektiğini, pişmanlık duyduğunu gösteren işaret pek yok:

Zehirli gaz da kullanarak, suçlu/suçsuz ayrımı yapmadan, kadın/çocuk demeden, toptan yok etmeyi, doğru ve meşru bir eylem olarak görüyorlar.

***

Bu ve benzeri olaylardan çıkan bazı sonuçlar şunlar:


* Şimdiye kadar okullarda okutulan cumhuriyet tarihi koca bir yalandır. Her şey çarpıtılmış ve sansürlenmiştir.

* “O vakit öyle düşünülmüş, öyle yapılmış” diyerek ‘geçmişi’ mazur gösterenler, o dönemi ‘bugün’ niye savunduklarını anlatsınlar da öğrenelim. İnsanlık suçuna niye sahip çıkıyorlar?

* Şimdi de aynı şeyi mi yapmak istiyorlar? Evet, istiyorlar. CHP’li Onur Öymen tam da bunu dedi.

* Gerçeklerin ortaya çıkması için ‘Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun da kaldırılması gerekir.

* “Bazı” Alevilere sormak gerek: Madem Dersim’de yapılanları biliyordunuz… Niye 2006′da bin köye, bin Atatürk büstü dağıttınız? Kemalist darbecilerin organize ettiği Cumhuriyet mitinglerini niye desteklediniz? Ve niye, Reha Çamuroğlu’nun ifadesiyle, CHP’nin arka bahçesi oldunuz? Peki, olmaya devam edecek misiniz?

Emre Aköz (Sabah)


5. Eki 2014, 16:16
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
Degerli dostlar.

Bu Eli Kanli Kan Emici Vampirin Adolf Hitler, Mussolini ve daha nicelerini golgede birakacak hile ve yalanlarla gunumuze kadar yaptiklari saklanmis ve gizlenmistir... Tek amaclari Oldugu Gune Kadar Turkiyenin Her Kosesinde Bu Uluyan Basbuglarini kollama ve koruma amaclidir.

Amaclari bu eli kanli caniyi dusmanlarina bile sevdirmekti, hos ve iyi niyetli gostermekti.
Olum dosegindeydi, Hastaydi, Takadi Yoktu, Kimse Dinlemiyordu!!!! vs vs yalanlarla Vampirleri aratacak gecenin karanliklarinda sakladiklari bu yarasanin gercek kimligini ortaya cikarmak.. Her duyarli ve kararli insanlarin gorevidir.

Kendisine insanim, Demokratim, Aydinim, ve Ilericiyim diyen her birey, Adolf Hitleri bile golgede birakacak ve onun ustasi olan bu eli kanli caninin gercek kimligini, korkmadan ve yilmadan yasamin her alaninda haykirmalidir......

Yok degilse Eli kanli bu caniyi yalan ve hilelerle toz pembe ve sucsuz gostereceklerdir.... ve gosermeye devam edeceklerdir...
Yani oldugu gune kadar, Uluyan Birini, Meliyen Bir Kuzu Olarak Gostermeye Devam Edeceklerdir.

Olmus olan bir cesedi bile, Yani Kafasini Daha Once Kopardiklarindan Dolayi, Idam Karari Verilmis Oluyu Bile.... Kafasi Olmadigi Icin... Ankara Meydaninda Olu Cesedi Bile Ayaklarindan Asilmasini Emreden Birinin Adolf Hitler ve Onun Gibilerin Ustasi Olma Unvanini Kim Elde Edebilir????

Saygi ve Insani Sevgilerimle.

ATATÜRKTEN EMIR “ALEVILERI DAGITIN“

bugün saat iki bucuk civarinda „euro star“ televizyonun da yayinlanan YOLLARIN MÜLAYIMI adli tv programinda TC geleneginin ne oldugu yine ortaya cikti.
Kendi Resmi politikasini asla saklamak ,gizlemek gibi problemi olmayan TC fasist mantalitesi acikca kendini itiraf etmeye devam ediyor.

1960 li yillarda karadeniz deki bir dogal afet den devletin destegini (ev ,arazi) alarak HATAY sehrine tasinanlar üzerine olan program „TC Fasizminin pervasizligini da gözler önüne seriyor.

Programin sunucusu yasi baya ilerlemis bir adamla konusuyor.

„Amca nasilsin ,masallah iyisin

“hamdolsun iyiyim

“Amca kurtulus savasini gördünmü?

“Tunceli –Alevi harbine katildim.

„Dersim harbi yani

„Evet Dersim –Alevi harbi.

„Nasil di harb,anlatirmisin?

“Ben 36 ci taburdaydim,Atatürk bize emir verdi “Bunlarin hepsini atacaksiniz buradan.”dedi.

“ATATÜRK Ü gördün yani?

“Nasil görmem ,bize emir verdi dedimya”
Iki mintikayi temizledik,GÖTÜRÜP SUYA ATDIK. 3.cü mintikaya sira gelmeden Atatürk öldü basa INÖNÜ geldi.Onlar Inönü nün adamiydiya o yüzden Inönü emir verdi,karismayin artik dedi”

Bazi satilik,Tunceli li li cumhuriyetcilerin “Dersim olayin da Atatürk ün hicbi sucu yok, aklamasi”na tokat gibi cevap bizzat misto kor un asker leri tarafindan veriliyor.
Bakalim ayni pervasizliklarina devam edebileceklermi

ATATÜRKTEN EMIR “ALEVILERI DAGITIN“
Ali munzuir


5. Eki 2014, 16:20
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
MISTO KORUN (ATATURKUN) DERSIMDE YEDIGI KURSUN SU YUZUNE CIKMAKTADIR.

Ataturk`un Dersimde yedigi kursunla hak ettigi yere gittigi, Gun gectikce, daha da netlik kazanmaktadir,
Guya,
"TARİH: 10 Ocak 1937. Atatürk acı haberi İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda aldı; Nuri Conker (Ünlü sosyolog Prof. Nur Vergin’in dedesi) vefat etmişti.

Haber duyulunca sarayda derin bir sükût hákim oldu. Herkes biliyordu ki, Nuri Bey, Atatürk’ün en yakın arkadaşıydı. Deyim yerindeyse "ruh ikizi"ydi."

Neymis efendim, buna cok uzulmuste, Siroz hastaligina kapilmismis.......

Bumu dogru yoksa, Dersimde hunarca katlettirdigi 80 binin uzerindeki Cocuk, Kadin, Genc Yasli insanlarin cesedine basarak Dersimdeki onurlu direnis karsisinda aciz kaldigindan dolayi,
BIR AVUC DERSIMI NASIL TESLIM ALMAZSINIZ narasi ile Dersime gidisi ve Dersimde Yedigi kursunun Kara Cigerine saplanmasi ile, Teknoloji yetersizliginden dolayi gereken mudahalenin yapilmamasi, sonucu hak ettigi yere gitmesini saglamistir,

Yurt disina gitmeyi red eden, Yurt disinda gelebilecek hic bir dokturu kabul etmiyen, BENI TURK HEKIMLERINE EMANET EDIN nutkunu atan bu Dersim katliamin bas sorumlusu fasistin,

Ismet Inonu gecirdigi bir hastaliktan dolayi Fransadan Uzman doktor getirmistir,


"TARİH: 20 Eylül 1937.

Atatürk ile İsmet İnönü’nün yolları bu tarihte ayrıldı. Atatürk’ün isteği üzerine İnönü başbakanlıktan istifa etmek zorunda kaldı.

Bu ayrılığın sebepleri arasında; Atatürk Orman Çiftliği’nin harcamaları gibi içsel; Nyon Antlaşması gibi dışsal siyasal anlaşmazlıklar gösterilse de; aslında gözden kaçan temel sebep, Atatürk’ün henüz teşhis edilmemiş hastalığıydı.

Atatürk asabileşmişti.

Başbakan İnönü’nün her sözünü kendisine yapılmış bir tehdit gibi algılıyordu.

Ve ne yazık ki Atatürk’ün bu tür davranışlarının sebebi üzerinde kimse durmuyordu. Ona ne hastalık ne ölüm yakıştırılıyordu!

Hastalık bilinse belki böyle bir ayrılık olmayacaktı.

VASİYETİNİ YAZDIRIYOR

5 Eylül 1938.

Ayrılığın üzerinden bir yıl geçmişti.

Atatürk’ün hastalığı gün geçtikçe ağırlaşmaktaydı.

Tesadüf: İsmet İnönü de hastaydı. Safrakesesi, iltihap kapmıştı. İnönü’nün çok ağır bir hastalığa yakalandığı bilgisi Atatürk’e ulaştı. İnönü’nün yaşamasının güç olduğu söylendi.

Atatürk, Fransa’dan getirttiği iç hastalıklar uzmanı Prof. Fissenger’i İnönü’yü tedavi etmesi için Ankara’ya gönderdi."

Ismet Inonu icin Fransadan uzman doktor getirtiren birisi, kendisi imakan olsa Uzaya giderdi,
Uzayda bile yedigi kursun ortaya cikacabilecegi korkusundan dolayi, yabanci doktor ve yurt disina cikmayi red etmistir,

Kendisini sakliyacak olan kendisi gibi Fasist milliyetci bir mantik olabilir.

Dersim Katlilamin Hesabi sorulacaktir,
Kan emici Fasist Ataturk hak ettigi sifati halklar tarafindan bilinecektir.

Baskoylu


5. Eki 2014, 16:32
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
Saygideger forum katilimcilari ve degerli dostlar.

Ulkemizde 12 Eylul cuntacilarindan Kenan Evren`in Askeri Fasist Diktatorlugu, "Demokrasinin Ozu" olarak gostermeye calismasi!!! hic kuskusuz 1923 lerden itibaren Turkiye`de uygulanan ve hayata gecirilen Fasizmin bir devamidir, ve ayni mantiga hizmet anlayisidir...
Turkiye`de Fasizmin gercek yuzunu hic kuskusuz Yoldas Ibrahim Kaypakkaya dogru tahlillerle aciga cikarmis ve bilimsel olarak tespit etmistir.
Saygideger bir dostun guzel yorumu ile buna biraz daha aciklik getirmis oluruz

Ülkemizde faşizm olgusu sürekli tartışılan konulardan başında gelmiştir. Türkiye devrimci hareketi gerek faşizmin tahlili, gerekse Türkiye’nin devlet yapısının faşizm olup olmadığı konusunda sürekli bir tartışma içinde olmuştur. Tüm tartışmalar faşizmin tahlili ve buna bağlı olarak bizim gibi ülkelerde faşizm sınıfsal niteliği, hangi sınıfların temsilcisi olduğu, faşizmin sürekli bir olgumu, yoksa gelip geçici bir olgumu olduğu konularıyla yakından ilintilidir. Ülkemizde faşizmi sadece MHP’le sırlayan anlayış az tartışılmadı. Yada faşizmi sadece askeri cuntalarla sınırlayan yaklaşımlar, parlamentonun varlığını faşizmle bağdaştırmayan teoriler ve değerlendirmelerin tümü ülkemizde faşizm tartışmalarının bir özeti niteliğindedir.

Faşizm olgusunu değerlendirirken, onun ortaya çıkış şartlarını ve sınıfsal dayanaklarını doğru bir şekilde izah edemediğimizde ebetteki yanlış sonuçlara varmamızda kaçınılmazdır. Faşizmin sınıfsal dayanakları ve temsil ettiği sınıfların emperyalist ülkeler ile yarı-sömürge ülkelerde aynılığını aramak elbetteki faşizm konusunda bazılarını yanlış sonuçlara götürecektir. Faşizmi değerlendirirken, tek tek ülkelerin özelikleri, tarihi gelişmeleri, farklı faşistleşme sürecine yol açmaktadır. Buda faşizmin değişik biçim ve yöntemlerine götürmektedir. ‘’Bütünsel diktatörlük (Almanya, İtalya), Faşist askeri diktatörlük (Bulgaristan,Yugoslavya, Japonya), dinsel faşizm (Avusturya, ispanya), Parlamentarizmin belli bir görünüm olarak kalması (Polonya, Macaristan, Finlandiya) vb ..faşist diktatörlüğün sınıfsal niteliğinde herhangi bir değişiklik yapmaksızın bu farklılıklar, sosyal-demokrasinin rolünün sınırlanması, reformist sendikaların tavsiyesi, ile onlardan bazı grupların çekilmesi ve yararlanılması derecesinde kendisini göstermektedir’’ (Kom. Ent. faşizm tahlili s.158)

Bizim gibi yarı-sömürge yarı-feodal ülkelerde faşizm, komprador burjuvazi ve toprak ağalarının ortaklaşa diktatörlüğüdür. Bizim ülkemizde faşizm ‘kurtuluş savaşı sonrası’ 1923 de ‘kurtuluş savaşına’ önderlik eden Kemalistlerin iş başına gelmeleriyle devlet askeri faşist diktatörlüğe bürünmüştür. İbrahim yoldaş ‘’Kemalizm, komprador Türk büyük burjuvazisinin ve orta burjuvazisinin sağ kanadının ideolojisidir’’ der ve devamla ‘’Kemalizmin faşizmle bağdaşması bir yana, Kemalizm bizzat faşizm demektir. Kemalist diktatörlük, askeri faşist bir diktatörlüktür’’ tespitini yaparak, ülkemizdeki faşizmin sınıf karakterini açık olarak ortaya koymaktadır.

Bizim gibi ülkelerde faşizm süreklidir. Parlamentarizmin muhafaza edilmesi yada dönem dönem askeri darbelerle iş başına gelmesi faşizmin özünü değiştirmemektedir. Bu değişim sadece faşizmin dozunu artırmak veya biraz gevşetmekle alakası vardır. Ülkemizde egemen olan komprador burjuvazidir. Komprador burjuvazinin zayıflığı onu sürekli bir zora başvurmaya iter. Buna toprak ağalarının iktidara ortak olması ve feodalizmin sopa ve cebrinin de iktidara taşınması, faşizmin ülkemizdeki sınıfsal özünü tamamlar. Dolayısıyla bizim ülkemizde faşizm, Komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının ortak diktatörlüğüdür. İbrahim yoldaş PDA’yla girdiği polemikte PDA’nın faşizm değerlendirmesine karşı Birincisi; ‘’Faşizm, herhangi bir emperyalist ülkede olduğu gibi tekelci burjuvazinin diktatörlüğü değildir; Türkiye’de ve Türkiye gibi yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde faşizm, Komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının diktatörlüğüdür’’ Dimitrov ‘’Sömürge ve yarı –sömürge ülkelerde aynı şeklide bazı faşist gruplar gelişmektedir. Ancak tabii ki bu, Almanya’da, İtalya’da ve diğer kapitalist ülkelerde görmeye alışkın olduğumuz faşizme benzemez. Buralardaki tümüyle özel ekonomik, siyasi ve tarihi koşulları incelemeli ve dikkate almalıyız. Söz konusu koşullarda faşizm kendine özgü biçimler almaktadır. Ve alacaktır.’’ F. Karşı B.cephe s.142) Kaypakkaya devamla ‘’Ayrıca tekelci burjuvazinin komprador niteliği de bir kenara bırakılarak emperyalist ülkelerle yarı-sömürge ülkeler arasındaki son derece önemli ayrım çizgisini silmişlerdi. Bunun tabii sonucu da elbette, anti-faşist mücadeleyi şehirlerde, tekelci burjuvaziye karşı yürütecek bir mücadele olarak görmek ve köylülerin anti faşist mücadeledeki rolünü inkar etmekti. (veya en azından küçümsemekti. Revizyonist klik zaman zaman köylülerden de bahsediyordu fakat köylülerin anti faşist mücadeledeki rolünü küçümsüyordu.)’’ İkincisi; ‘’faşizmin iktidara askeri darbe yoluyla geleceği düşünülüyordu ki, bu son derece sığ bir görüştü. Faşizm iktidara askeri darbe yoluyla gelebileceği gibi başka yollarla da gelebilirdi.’’ Üçüncüsü; ‘’faşist diktatörlüğün parlamento ile asla bağdaşmayacağını yaydılar. Oysa, bugün en koyu faşizmin iktidarda olduğu bir yığın ülkede, mesela Endonezya’da, Güney Vietnam’da, Pakistan’da, Hindistan’da, İran’da, İspanya’da …..parlamento mevcuttur. Faşist klikler, parlamentoyu feshetmek yerine hem bu ülkelerdeki halk kitlelerini aldatmak bakımından, hem de dünya demokratik kamuoyunu aldatmak bakımından parlamentoyu faşizmin aleti haline getirmeyi menfaatlerine daha uygun görüyorlar.’’(İK seçme yazılar s.352-53)

Dimitrov yoldaş faşizmin parlamentonun bir perde olarak kullanılmasını çok önceden göstererek şunları belirtir ‘’Tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşullar, ulusal özellikler, hatta bir ülkenin uluslararası durumu, faşizmin ve faşist diktatörlüğün değişik ülkelerde değişik biçimlerde gelişmesine yol açmaktadır. Faşizmin geniş bir kitle dayanağı bulamadığı ve faşist burjuva kampın çeşitli grupları arasındaki mücadelenin keskin olduğu birtakım ülkelerde bu rejim, öncelikle parlamentoyu feshetme yoluna gitmez. Sosyal-demokrat partiler de dahil olmak üzere öteki burjuva partilerinin biraz meşruiyet elde etmelerine göz yumar. Başka ülkelerde eğer yönetici burjuvazi erken bir devrimin patlak vermesinden korkuyorsa, faşizmin sınırlandırılmamış olan siyasi tekelini kurar. Bunu ya hemen, ya da rakip parti ve gruplara karşı terör yöntemini ve kan kusmayı artırarak yapar. Kendi durumu özellikle açıklığa kavuşunca bu durum faşizmin, kendi temelini genişletmesini ve sınıfsal yapısını değiştirmeksizin açık terörist diktatoryayı kaba ve uydurma bir parlamentarizmle birleşmesini engellemez.’’ (aktaran İK SE s.347)

Ülkemizde faşizmin sürekliliği, devrimci durumun sürekliliğiyle koşut halindedir. Devrimci durumu var eden koşullar, faşizmin de sürekliliğinin varoluş şartlarını belirler. Ülkemizde faşizm gelip geçici bir olay değildir. Faşizmin bir hükümet değişikliğiyle ortadan kalkacağını savunan anlayışla, faşizmi askeri darbelere bağlayan anlayışlar tamamen iflas etmiştir. Bu faşizmin sınıfsal tahlilini çözümlemeyen, devletin yapısını kavrayamayan, küçük burjuva anlayışların ürünüdür. Kaypakkaya yoldaş ‘’ülkemiz açısından çıkaracağımız dersler şunlaradır’’ der şu doğru sonuçlara varır; ‘’Birincisi; Türkiye’de anti-feodal, anti-emperyalist cephenin sınıf muhtevasıyla anti-faşist cephenin sınıf muhtevası aynıdır. İçiler, köylüler, şehir küçük burjuvazisi, milli burjuvazisinin devrimci kandı. Bu sınıflar arasında birleşik cepheyi gerçekleştirme mücadelesi, aynı zamanda bizim şartlarımızda anti-faşist cepheyi gerçekleştirme mücadelesidir. (…..)

İkincisi; Türkiye’de anti-faşist iktidar mücadelesi aynı zamanda anti-emperyalist ve anti feodal iktidar mücadelesidir.’’der (age s.347)

Ülkemizde faşizm bir darbe yada seçim yoluyla iş başına gelemedi. O ‘kurtuluş savaşı’ sonrası askeri bir diktatörlük olarak iş başına geldi. Parlamentoyu bir maske olarak kullandı. Uzun bir dönem tek parti olarak ‘demokrasi’ gösterisi sergiledi. 1946’lardan sonra burjuvazinin bir kanadının artan hoşnutsuzluğu, Kemalistleri çok partili bir döneme zorladı. DP”nin kurulmasıyla başlayan çok partili dönem, başka burjuva partilerin kurulmasını birlikte getirdi. Faşist diktatörlüğün resmi olarak temsilcileri olan partileri üzerinden çıkar çatışmalarının sürdüğü ülkemizde, orduya hakim olan kesim dönem dönem darbeler yaparak açık askeri faşist diktatörlüğe geçtiklerini ilan ettiler. 1960 darbesi bunlardan biridir. Burjuvazi kendi içindeki çelişkileri dahi dönem dönem şiddet yoluyla halletmeye gitmiştir. 1960 darbesiyle Demokrat parti yöneticilerinin tutuklanması ve ardından idam edilmeleri bunu gösteriyor. Keza halk muhalefetinin en çok ezildiği dönemde askeri faşist diktatörlükler dönemi olmuştur. 1971 ve 1980 askeri faşist darbeleri bunu açık örnekleridir.

Ülkemizde, parlamento her zaman faşizmin ayıbını örten bir incir yaprağı gibidir. Göstermeliktir. Karalar sürekli orduyla birlikte alınmakta, perde arkasında alınan kararlar, sadece parlamentoda göstermelik tartışılıp oylamaya sunulup yürürlüğe konmaktadır. Demokrasi adına partiler serbesttir. Ancak Türkiye’de kapatılan parti sayısı dünyanın başka ülkelerinde yoktur. Türk şovenizmiyle şaha kalkan faşizmin Kürt örgütlenmelerine ve legal partilerine karşı nasıl bir uygulama içinde olduğu açıktır. Kapatılan Kürt legal partilerinin bir çok yöneticisi katledilirken, bir çoğu yüksek cezalara çarpıtılarak yılarca cezaevlerinde tutuldu. Keza muhalif devrimci ve ulusal güçler göstermelik bağımsız mahkemelerde yargılanmakta, bazen beraat kararları da çıkmaktadır. Ancak faşizminin özel silahlı (kontrgerilla) güçleriyle devrimci ve ulusal muhalefet güçleri ortadan kaldırılmaktadır. Hala naaşları bulunmayan binlerce insan kayıptır. Yine yayın serbestliği vardır. Ancak bu yayınlar her an polis denetimde olduğundan istenilen zaman bu yayınlar kapatılmakta, büroları basılmakta, çalışanları tutuklanmakta ve onlarca yıl hapis cezasıyla cezalandırılmaktadır. Sonuç itibarıyla ülkemizde faşizme karşı savaşım içte; Komprador burjuvazi ve toprak ağalarına, dışta ise emperyalizme karşı savaşım vermektir.


5. Eki 2014, 16:35
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
Alıntı:
Almanya’nın caddeleri ve şehirleri kanla sulandı. Viyana’nın işçi semtleri,askeri birliklerin ateşiyle yakılıp yıkıldı., harabeye döndü.Yoksulluk, yıkım, felaket ve acı. Üstünde insanlığın en ünlü beyinlerinin eserlerinin yakıldığı ortaçağa özgü odun yığınlarının alevleriyle aydınlatılmış kapitalist baskı ve uygarlığın batışı, giyotin ve cellat baltası. Faşizm işte bunları getirdi. Ayrıca dünyayı felakete, yeni bir korkunç katliama sürüklemek tehdidini de beraberinde getirmektedir. Dimitrov
Bir devlet biçimi olan faşizm, birinci emperyalist paylaşım savaşı sonrasında Turkiye, İtalya ve 1933’de Almanya’da iş başına gelmesini takip eden 2. emperyalist paylaşım savaşı sırasında ve şimdilerde olmak üzere milyonlarca insanın canına mal olmuştur. Faşizm elbette tesadüfü bir olay değildir. Faşizmi anlamak, sınıfsal özünü ortaya çıkartmak önemlidir. Sınıf savaşımın her aşamasında; köle sahipleri, feodal zorbalar ve burjuvazi kendi zorunu her zaman uygulamış ve ezilenleri daima yok etmek istemişlerdir. Bu baskı ve yok etme biçimleri faşizm olarak adlandırılmamaktadır. Faşizmin tarihsel olarak ortaya çıkışını emperyalizmden ayrı olarak izah etmek, öncesinde bunu aramak yanlıştır. Faşizm, proleter devrimler çağında, başta işçi sınıfı olmak üzere, onun öncüsüne, köylüğe ve toplumun diğer katmanları için bir karşı-devrimdir. ‘’varoluşu rastlantı değildir.’’ Emperyalizmin özünden fışkırmıştır. Tekelci sermaye faşizmle, kendine kapitalizmin bunalımından bir ‘’çıkış yolu’’ aramıştır. Bu gerçek, tekelci kapitalizmin ekonomisinde yatmaktadır; emperyalizmin her türlü politik ve ideolojik görüngüleri son tahlilde bu ekonomiyle açıklanır. Faşizmin sınıfsal niteliğini belirleyen kökleri işte bu toplumsal ve ekonomik temelde yatmaktadır.’’ (Komünist ent. Faşizm tahlili s.151)

Birilerini aklamak icin illa Gunah Gecisi aramak gerekmiyor, Kaldiki Turkiye`de Fasizm ve Askeri Fasist Diktatorlukle yonetme olgusu 1923 lerden itibaren baslamaktadir.
Batiya yanasma ve bati politikasi yine o zaman verilen bir karardir.
Komunizmin ve Sosyalizmin Turkiye icin buyuk bir tehlike gormesini Amerika saglamadi... Bizzat Ulkeyi isgal etmek istiyenlerle isbirligi icinde olan mantigin eseridir....
Gercekleri ve dogrulari kavramanin yolu, bir sureligine disari cikmamizin zorunlu oldugunu dusunuyorum, Yani Milliyetci duygularimizdan biraz olsun kendimizi arindirmamizla gerceklesir.
Gercekler aci`da olsa kabullenmeyi bilincimize kazandirirsak.. bir cok seyi daha net gorebiliriz.
Yani sucu baskasinda gormeye calismadan once, Kendimizi sorgulamak daha dogru ve yerinde bir karar olur.....

Muhalefet partisine gelince;
Parlementer sistemin neye ve kime hizmet ettigini gormek zorundayiz. Halki suclamak yerine, Halkin tepki gosterdigi ve elinin tersi ile tokatlamasini incelmenmesi gereken bir olgu olduguna inaniyorum.

CHP ile MHP arasinda hic bir fark yoktur, Sadece C harfi ile M Harfinin degisikligi var. Sosyal demokrat maskesi ile ozunde Irkci, Milliyetci ve Fasist bir parti oldugunu gormemek.. yine siyasi eksiklerimizden biri olsa gerek...

Yani AKP ne kadar tehlikeli ise.. CHP, MHP, BDP ve fasist parlementer sistem icinde yer alan butun partilerde Turkiye Isci ve Emekcisi icin bir o kadar tehlikelidir,
Duyarliligimizi korudugumuz surece, bunlarin bir birinden cok farki olmadigini gormus olacagiz...

Ne kotunun iyisini, nede iyinin kotusunu aramak gibi bir derdimiz olmamalidir. Turkiye Isci ve Emekci sinifin bas dusmani olan bu fasist parlementer sistemin yerle bir edilmedikce.. Demokratik Halk Devrimi gerceklesmedikce.... Ozgurlukten ve Bagimsizliktan soz edemeyiz....

Baskoylu
Saygi ve Insani Sevgilerimle.


5. Eki 2014, 16:37
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
Kemalizmin Altı Oku ve Gerçekler



Anayasaya değişikliği vesilesiyle ileri sürülen, “Atatürk İlke ve İnkılâpları”na yapılan atıfların Anayasadan çıkarılması önerisi, beklenildiği gibi statükocuların istemezük hezeyanlarıyla karşılaştı. Bu tartışmalar içerisinde ileri sürülen akla ziyan savların hepsini bir tarafa bırakmakta yarar var. Tek bir noktayı belirtmek yeterli: Kemalizm eleştiricileri cephesinde bile, bu anlayışın bir bütün olarak cesurca tartışılması ve artık aşılması gerektiğini dile getirecek net bir pozisyon alış sözkonusu değildir. En liberal görünen burjuva ideologlar bile gerçekte belli Kemalist önyargılardan bütünüyle muaf değildirler.

1946’da Kemalist tek parti rejiminin sona ermesinin ardından, 1950 seçimlerine gidilirken, Atatürk ilke ve inkılâplarının geniş halk kitleleri gözündeki anlamını idrak etmiş olacak ki, zamanın CHP yönetimi, seçim bildirisinde, altı okun tümünü birden Anayasadan çıkarmayı taahhüt ediyordu: “Tek parti devrinin icabı sayılarak anayasaya sokulmuş olan 6 umdeyi oradan çıkaracağız.”[1] Bugünse Kemalistler benzer bir öneriyi vatana ihanetle eş tutuyorlar! Kemalizmin temel ilkeleri olarak sayılan altı okun nasıl şekillendiğine ve işçi sınıfı açısından ne anlama geldiğine bakalım.
Kemalizm “Milli Mücadele” döneminin ideolojisi değildir

Kemalist ideolojinin temel unsurları olarak görülen ve “altı ok”la sembolize edilen ilkeler; cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılâpçılık idi. Bu ilkeler, resmi eğitim sisteminin yıllar boyunca propaganda ettiği gibi daha “Milli Mücadele” yıllarında benimsenen ya da bu mücadeleye kılavuzluk eden ilkeler olmadığı gibi, TC’nin kuruluşuna damgasını basarak daha baştan resmiyet kazanmış da değillerdi. Bir başka deyişle, bugün generallerinden profesörlerine tüm Kemalistlerin iddia ettiğinin aksine bu ilkeler “Kurtuluş Savaşının ve TC’nin kuruluş felsefesini” yansıtmıyordu. Nitekim Milli Mücadeleyi yürütüp başarıya ulaştıran ve böylelikle de TC’ye giden yolu açan I. Meclisin yekpare bir felsefesi ya da siyasi anlayışı olmadığı gibi, bu Meclis içerisinde Bolşevizme içten bir sempati duyan küçük bir gruptan, saltanat ve hilafet yanlılarına kadar geniş bir yelpaze mevcuttu.

Sözkonusu ilkeler, Kemalist bürokrasinin öncülük ettiği burjuva dönüşüm sürecinin çeşitli evrelerinde, günün ihtiyaçlarına yanıt olarak pragmatist bir biçimde gündeme getirilmiş, altları farklı dönemlerde farklı şekilde doldurulmuş, adları sonradan konmuş ve resmiyet kazanmışlardı. 1925 tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemeleriyle, Kürtlerin ayaklanmaları bastırılmış, işçi sınıfının örgütleri dağıtılmış, bununla da yetinilmeyip, burjuva devlet aygıtı içinde ve Milli Mücadeleye önderlik eden kadrolar arasında da kapsamlı bir “temizlik” gerçekleştirilmişti. Böylelikle CHP’nin tek parti diktatörlüğünün önündeki engeller temizlenmişti. 1927’de CHP’nin II. Kurultayında Mustafa Kemal’in 36,5 saat süren Nutuk’u aslında, Milli Mücadeleyle başlayıp o güne dek uzanan tarihsel sürecin, zafer kazanmışlar tarafından yeniden yazılması ve böylelikle bir mitolojinin de temellerinin atılmasıydı. Aynı Kurultayda, CHP’nin ilkeleri olarak cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve halkçılık benimsenmişti. 1931’deki III. CHP Kurultayında ise bunlara laiklik, devletçilik ve devrimcilik de eklendi. 1935’deki IV. Kurultayda ise, parti programına, “Partinin güttüğü bu esaslar Kemalizm prensipleridir” cümlesi eklenerek, “Kemalizm” ifadesine resmiyet kazandırılmıştı. Sözkonusu ilkeler 1937’de de Anayasaya dâhil edildi.
Cumhuriyetçilik

İttihat ve Terakki’nin tüm genç subayları gibi Mustafa Kemal de “devlet-i Osmaniyi kurtarma” ve onu modern temellerde ayağa kaldırma heveslisi bir gelenekten geliyordu. Bunun yolu ona göre de Batı ile bütünleşmekten ve onun düzeyine çıkmaktan geçiyordu. Padişahın yetkilerinin sınırlandırıldığı ve göstermelik bir düzeye çekildiği Anayasal monarşi bu açıdan biçilmiş kaftandı ve yeni gelişmekte olan burjuvazinin çıkarlarıyla da uyumluydu. I. Dünya Savaşının öncesinde arzulanan ve yaşananlar da bu yöndeydi. Ne var ki Osmanlı’nın savaştan yenik çıkması ve başkenti olan İstanbul’un işgal edilmesi durumu değiştirdi. Emperyalist işgale tümüyle boyun eğen saltanatın, üstelik de kendisini kurtarmaya çalışanları vatan haini ilan edip haklarında idam fermanı çıkarması, anayasal monarşi hayallerinin suya düşmesini ve Mustafa Kemal ekibinin ister istemez saltanatı dışlayan bir çözüm arayışına girişmesini beraberinde getirdi.

Böylece Batı kapitalizmine entegre olarak devleti kurtarmanın ve onu modern kapitalist temellerde yeniden inşa etmenin tek yolu, saltanatın tasfiye edilmesinden, monarşiye son verilmesinden ve dolayısıyla cumhuriyetten geçiyordu. Bu aynı zamanda Sarayın aforoz ettiği Mustafa Kemal ve ekibi açısından siyasal iktidar üzerinde belirleyici olmanın geriye kalan tek yolu idi. Bu bağlamda, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu meşhur vecizesi, egemenliğin gerçekten “millete” ait olduğunu değil ama artık kesinlikle padişaha ait olmaması gerektiğini anlatıyordu. Dolayısıyla, cumhuriyetçilik, egemenliğin mülk sahibi sınıflarda ve onunla iç içe geçip ona öncülük eden Kemalist bürokraside olduğu gerçeğinin ifadesiydi.

İşin aslında cumhuriyet, sözcük anlamıyla, egemenliğin “bir yerde toplanmış halk topluluğunda”, cumhurda, olduğu anlamına gelir. Cumhuriyet sözcüğünün karşılığı olduğu respublica, siyasetin “kamu”ya, yani tüm topluma ait olduğu rejim demektir. Bu durumda cumhuriyet, toplumun kendi kendisini yönetmesini yani demokrasiyi de içinde barındırmalıdır. Ne var ki, kavramların soyut dünyasından gerçek dünyaya geri döndüğümüzde, hiçbir burjuva cumhuriyette, siyasal iktidarın tüm topluma ait olduğunu göremeyiz. Toplum sınıflara bölünmüştür ve siyasal egemenlik de gerçekte iktisaden egemen olan sınıfa aittir. Kapitalist toplumda demokrasi, burjuva demokrasisidir. Ancak burjuvazi normal koşullarda egemenliğini olağan yollardan sürdürebilmek için işçi sınıfı ve emekçilerin de siyasal haklarını belli ölçüde tanımak zorunda kalır. Yalnızca tüm toplumun üyelerinin biçimsel eşitliği anlamına geliyor olsa bile, bu durum, kapitalizm öncesi toplumlara göre önemli bir ilerlemedir. İşte cumhuriyet ve demokratik haklar arasındaki bu içsel ilişkiden ötürüdür ki, işçi sınıfı, feodalizme, monarşiye ve Asyatik despotizme karşı mücadele bayrağına cumhuriyet talebini de işlemişti.

İşçi sınıfı açısından cumhuriyet rejimini savunulur ve anlamlı kılan şey, onun demokratik mahiyetidir. Dolayısıyla demokratik olmayan kendinden menkul bir cumhuriyet işçi sınıfı için bir şey ifade etmediği gibi, cumhuriyet olmadan da burjuva demokrasisi pekâlâ mümkündür. Kapitalizmin beşiği olan Hollanda ve İngiltere bugün bile krallıktırlar; ancak burjuva demokrasisinin göreli genişliği, bu ülke işçi sınıflarının siyasal gündeminden cumhuriyetçilik ilkesinin zaman içerisinde düşmesi sonucunu doğurmuştur. Aynı şeyi Belçika, İspanya ve Japonya için de söylemek mümkün. Burada önemli bir hususa daha değinelim. İşçi sınıfı açısından demokratik cumhuriyet talebinin hiçbir şekilde yeterli olamayacağı gerçeği daha 1848 devrimleri sırasında ortaya çıkmıştı. Demokratik cumhuriyet talebiyle yola çıkan burjuvazinin o günkü en ilerici kanadının programı bile işçi sınıfı açısından yetersiz idi ve tam da bu nedenden ötürüdür ki, işçi sınıfı kendi hedefini yalnızca demokratik bir cumhuriyetle sınırlamamış, daha o günden önüne sosyal bir cumhuriyet hedefini koymuştu. Bu hedef, zaman içerisinde Komün tipi bir iktidarla somutlaşıp Sovyet Cumhuriyeti olarak 1917’de zafere ulaşacaktı.

Kemalist cumhuriyetçilik anlayışı bu açıdan temel bir sorunu içinde taşır. Bu cumhuriyet daha en başından itibaren ne ilkesel olarak ne de pratikteki uygulamalarıyla demokratik bir içeriğe sahiptir. Demokratlık prensibi, Kemalizmin ne temel ilkeleri arasında ne de sonradan icat edilen “yardımcı ilkeler” arasında mevcuttur. Kemalist rejimin Adalet Bakanı ve önde gelenlerinden Mahmut Esat Bozkurt, Hitler’in ve Mussolini’nin Atatürk’ü örnek aldığını söylemelerinden gurur duyuyor ve şöyle diyordu: “gerek nasyonal sosyalizmin ve gerek faşizmin Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söylüyor[lar]. Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür. Kemalizm otoriter bir demokrasidir. … Demokrasi de bundan başka bir şey olamaz.”[2]

İşçi örgütlerinin, grevlerin, komünist parti ve düşüncenin yasaklanması, Kürt isyanlarının defalarca kıyımlarla bastırılması, azınlıkların mübadelesi ve geriye kalanların büyük baskı altına alınması, Takrir-i Sükûn Yasası, İstiklal Mahkemelerince binlerce kişinin sudan sebeplerle idam edilmesi, 30’larda siyasi ve toplumsal baskının faşizan boyutlara tırmanması vb. gibi cumhuriyetin ilanından sonraki anti-demokratik uygulamalar bu otoriter “demokrasi” hakkında yeterli fikir vermektedir. Ayrıca, cumhuriyetin ilanını takip eden süreçte olduğu gibi onu önceleyen süreç de, mülk sahibi sınıfların muhalif temsilcilerinin dahi suikastlara varacak boyutlarda baskıcı yöntemlerle susturulmasını içeriyordu. Bu süreçte yaşananlar, cumhuriyet döneminde yaşanan çok daha ağır baskı koşullarının bir habercisiydi. Nitekim saltanatın kaldırılması görüşmelerinde yaşananlar bunun sadece bir örneğiydi.

Mecliste saltanatın kaldırılması görüşmeleri, Mustafa Kemal’in de içinde olduğu 82 milletvekilinin önergesiyle başlamış ancak sonuç alınamamıştı. 1 Kasım 1922’de tekrar görüşülen konu, komisyona havale edilmiş ve komisyonda da görüşmeler tıkanma noktasına gelmişti. Mustafa Kemal’in “burada toplananlar, meclis ve herkes sorunu doğal bulursa, sanırım ki uygun olur. Yoksa yine gerçek, yöntemine göre saptanacaktır ama, belki birtakım kafalar kesilecektir” şeklindeki tehdidi ile aynı gün saltanat oybirliği ile kaldırıldı. Ne var ki, Milli Mücadeleye önderlik eden bu I. Meclis, daha önce de değindiğimiz üzere, cumhuriyet kurmak için değil, saltanat ve hilafeti kurtarmak ve işgali kırmak amacıyla yola çıkmıştı. Mustafa Kemal ve ekibi, Meclis içerisinde kendilerine muhalif olanların direncini kırmayı başaramamıştı. Önce kendilerini Müdafaa-ı Hukuk grubu olarak örgütleyen Kemalist ekip, ardından Milli Mücadelenin amaçlarını ve çerçevesini belirleyen Erzurum ve Sivas Kongrelerinin kararlarını bu grubun biricik amacı olarak ilan ettiler. Böylelikle, Milli Mücadelenin yalnızca kendileri tarafından verildiği şeklinde bir izlenim yaratılmış oluyordu.[3] 1923 Nisanında Hıyanet-i Vataniye kanununda yapılan değişiklikle muhalefet imkânsız hale getirildi. Ardından da Meclis dağıtıldı. Yeni Meclise kimlerin milletvekili “seçileceğini”, oluşturulacak listede kimlerin yer alacağını belirleyen tek bir kişi vardı: Mustafa Kemal. Göstermelik bir seçimin ardından oluşan II. Meclisin neredeyse tamamı artık bu gruptan oluşuyordu. Grup kendisini 9 Eylül 1923’de Halk Fırkası olarak adlandırdı. İktidarın bir parti aracılığıyla tek bir ekibin elinde tekelleşmesine rağmen, cumhuriyetin ilanı yine aynı grup içinde yaşanan şiddetli iç tartışmaların ardından ancak 29 Ekim 1923’de gerçekleştirilebildi.

Yeni rejimin tek adam ya da tek parti diktatörlüğü olduğu şeklindeki eleştirilere karşı Mustafa Kemal’in açıklamaları, bunu reddeden değil açıkça ilan eden bir içeriktedir: “Bu milletin siyasi fırkalardan çok canı yanmıştır. Halk Fırkası dediğimiz zaman bunun içine bir kısım değil, bütün millet dâhildir.” Mademki Halk Fırkasına bütün millet dâhildir, bu durumda “milli egemenlik” de CHP’nin egemenliği anlamına geliyordu! CHP’nin bu egemenliği hangi temsilciler aracılığıyla kullanacağı, Meclise kimlerin gireceği, kimlerin devlet aygıtının hangi pozisyonunda yer alacağı vb. ise yine öldüğü tarihe kadar Mustafa Kemal tarafından belirlenecekti.[4] Klasik burjuva devrimlerinin cumhuriyet talebi parlamenter demokrasiden ayrı düşünülebilir bir şey değildi. Gerçekten de burjuva demokrat anlamda bile “özgür” seçimlerin olmadığı bir cumhuriyet ise, “milli egemenlik” düşüncesiyle çelişmektedir. Türkiye’de yaşanan durum bu açıdan 20. yüzyıl dünya tarihindeki ilk cumhuriyet garabetlerinden biridir ama sonuncusu olmamıştır.

Özgür Doğan


5. Eki 2014, 16:55
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
Milliyetçilik

Kara Harp Okulunun 2007 yılı açılışında, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Başbuğ, “Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu ve gelişiminin bir devrim olduğunu” ifade ederek şunları söylüyordu: “Atatürk’ün ulus devlet anlayışı dinsel ve etnik temellere bağlı değildir ve bağlanmaya da çalışılmamalıdır. Onun devrimi ümmet toplumundan laik ulus devlete dönüşümdür.”[5] Üzerinden 80 yıl geçtikten sonra bile en üst düzey generallerin her fırsatta ve biteviye Kemalist milliyetçiliğin ne demek olduğunu açıklama gayretleri dikkat çekicidir. Peki bu gayretler ne tür bir sıkıntının dışavurumudur? Herhalde, her şeyden önce, Kemalist milliyetçiliğin tam da etnik kökene son derece yoğun bir vurgu yaptığı gerçeğini örtbas etme kaygısının olsa gerek. Bıraktık etnik kökeni öne çıkarmasını, 30’lu yıllarda milliyetçilik en militarist, en saldırgan ve en ırkçı biçimlere bürünmüştü. “Güneş Dil Teorisi” ve “Türk Tarih Tezi” ile tüm insanlık uygarlığının temelinde “Türk uygarlığı”nın yattığı, Türklerin en üstün millet olduğu düşüncesi resmi ideolojinin en önemli parçası durumundaydı. Türklerin asker bir millet olduğu ve iki ordusunun bulunduğu söyleniyordu. Bunlardan birincisi TC devletini korumak için ölüp öldürecek askerlerden oluşuyordu; ikincisi de gençlere ne için ve neden ölüp öldürmeleri gerektiğini kavratacak olan öğretmenler ordusuydu. Uzun yıllar CHP Genel Sekreterliğini ve İçişleri Bakanlığını yapmış, Kemalist ekibin önde gelen faşistlerinden Recep Peker, “İnsanlık 20. yüzyıla açılırken tek bir şey, Türk kanı bütün bu gürültüler içinde temiz kalmıştır” diyordu. 1930 yılında Ağrı’da patlak veren Kürt isyanı hakkında Başbakan İnönü şunları söylüyordu: “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur.”[6] Ayaklanmanın bastırıldığı günlerde Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt ise, “bu iki ırkın savaşıdır, ne ilktir ne de son olacaktır” diyor ve dönemin yaygın ırkçı anlayışını şöyle dile getiriyordu: “Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman ve hatta bu dağlar bu hakikati böyle bilsin.”[7]

Bu militarist ve ırkçı milliyetçilik anlayışı, bir taraftan özellikle 30’lu yılların ortalarından itibaren Alman faşizmiyle iktisadi ve siyasi planda sağlanan yakınlaşmaya, diğer taraftan da halk kitleleri arasında gerçekte varolmayan bir milliyetçi değerler setini bir an önce oluşturmanın rejimin bekası için zorunlu olduğu düşüncesine dayanıyordu. Cumhuriyetin kuruluşunun öncesindeki on yıllar, İmparatorluğun milliyetçi ayaklanmalarla parçalanmasına şahit olmuş ve buna bir tepki olarak Kemalist önderliğin de içinden çıktığı İttihat ve Terakki geleneği, “devleti koruyup kurtarma” adına, Türk milliyetçiliğini geliştirmeyi, Osmanlı sınırları içerisindeki gayri Müslim azınlıkları tasfiye etmeyi amaçlamıştı. Birinci Dünya Savaşının başlangıcında Ermeniler fiilen büyük ölçüde temizlendikten sonra 1920’li ve 30’lu yıllarda sıra Kürtlere gelmişti. Modern bir ulusal bilincin gelişebileceği gelişkin bir kapitalist temelin yokluğunda ve Kürtlerin arkası kesilmeyen isyanları karşısında, geçmişin korkularını üzerinden atamayan Kemalist yönetici kadrolar, tüm diğer sorunlarda olduğu gibi ulusu inşa etme sorununda da tepeden inme, baskıcı ve totaliter yöntemlerle, faşist Almanya’dan kopyalanmış muazzam bir propaganda aygıtını kullanarak çözüme ulaşılabileceğini düşündüler.
Halkçılık, Devletçilik

Solcu geçinen çeşitli çevrelerin Kemalizme olan sevdasının temel nedenlerinden biri, onun devletçi, ulusal kalkınmacı ve güya halkçı çizgisidir. Halkçılık olarak bilinen ilkenin ortaya çıkışı, onun içeriğinin ne denli halkçı olmaktan uzak olduğunu da gösterir. I. Meclis içerisinde Bolşevizme sempati duyan bir Halk Zümresi grubunun oluşması, bu grubun komünistlerle ilişkiye geçmesi ve Çerkez Ethem’in Yeşil Ordu güçlerinin de desteğini alması, Mustafa Kemal’e büyük bir tehdit olarak görünür. Yeşil Ordu ve Halk Zümresinin emekçilerden yana tutum ve söyleminin etkisini kırmak için Mustafa Kemal 13 Eylül 1920’de kendi “halkçılık programı”nı açıklayıverir: “[Onları] Hükümetten ayrı bir grup yapmaktan vazgeçirmek istedik, mümkün olmadı. Fakat şimdi halkçılık programı altında hükümetçe bir program kabul ettik. ‘Halk Zümresi’ kendiliğinden dağılmış gibidir.” Aynı günlerde Kemalistlerin, güvendikleri adamlarına bir resmi “Türkiye Komünist Partisi” kurdurttuğunu ve “komünist” fikirler savunulacaksa bu partiye üye olunmasını şart koştuğunu da hatırlatalım! Ne var ki, olaylar hiç de Mustafa Kemal’in dediği gibi gelişmemiş, ne Halk Zümresi ne de Yeşil Ordu kendiliğinden dağılmıştır. Her ikisinin üzerine de iç savaş yöntemleriyle gidilmiş ve fiziksel olarak tasfiye edilmişlerdir. Mustafa Suphi önderliğindeki gerçek komünist önderler kadrosunun ise aynı dönemde Karadeniz’de vahşice katledildiğini biliyoruz.

Kemalist halkçılıkla kastedilen, halkın en geniş kesimlerinin çıkarları doğrultusunda bir politika izlemek değildi. Bu ilke, toplumda çıkarları birbiriyle çatışan sınıfların bulunmadığını, toplumun birbiriyle dayanışma içinde ve birbirine muhtaç çeşitli mesleklerdeki bireylerden oluştuğunu ileri sürer. Ancak gerçekliğin tümüyle reddine dayanan bu savın hiçbir bilimsel temeli yoktur. Burjuva sosyologlar bile toplumun sınıflardan oluştuğunu ve üstelik de bu sınıfların bir çıkar çatışması içerisinde bulunduğunu bilir ve reddetmezler.

“Sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitleyiz” söylemi, Kemalist rejimin totaliter özünü açıkça ortaya seriyordu.[8] Sınıfsızlık maskesi altında, burjuvazinin toplumsal egemenliğinin temelleri atılmaya, korunmaya ve güçlendirilmeye çalışılıyordu. Her şey gerçekte halka rağmen, görünüşte ise halk için yapılıyordu! Mademki halk sınıfsız ve kaynaşmış bir kitleydi, bu durumda bu kitlenin çıkarlarını korumak için Halk Partisinden başka bir partiye de, demokrasiye de gerek yoktu. Bir taraftan sınıfların varlığı reddedilirken, diğer taraftan faşist İtalyan ceza yasalarından kopyalanıp 1990’lara kadar devam edecek olan meşhur 141 ve 142. maddeler komünistlere karşı bir önlem olarak yürürlüğe sokuluyordu. Bu maddeler, “bir toplumsal sınıfın diğerleri üzerinde tahakküm kurmaya teşebbüsünü” suç olarak düzenliyordu. Olmadığı söylenen, yani hayali bir sınıfın, olmayan diğer sınıflar üzerinde tahakküm kurmasını istemek, hiç de hayali olmayan, gayet de gerçek bir ağır hapis cezası demekti: 8 yıldan 15 yıla kadar.

Kemalizmi devletçi olduğu için sol olarak görmek, ulusal kalkınmacı olduğu için de anti-emperyalist olarak değerlendirmek diğer bir yaygın yanılsamadır. Oysa Kemalizmin, sol düşünceyle, sosyalist fikirlerle hiçbir ortak tarafı yoktur. Kemalist devletçilik, devlet kapitalizmi demektir. Sermayeye karşı değildir, bilakis sermaye sınıfını temel alır, onun gelişimini teşvik eder ve kapitalist sanayinin gelişiminin zeminini hazırlar. Nitekim daha cumhuriyet kurulmadan önce, Şubat 1923 İzmir İktisat Kongresinde, Kemalistler, hem emperyalist sermayeye hem de yerli burjuvaziye ve özellikle de İstanbul’un kozmopolit ticaret burjuvazisine güvenceler vermişlerdi. Osmanlı borçlarının devralındığı ve hiçbir şekilde karşılıksız millileştirmeye girişilmeyeceği karara bağlanmıştı. Kongrede Mustafa Kemal, “yabancı sermayeye gereken güvenliği sağlamaya her zaman hazırız” diyordu. 20’li yıllarda bir dizi önlemle gerek yerli burjuvazinin gelişiminin önündeki engeller kaldırılmaya gerekse de yabancı sermayenin ülkeye gelmesi teşvik edilmeye çalışıldı.

Her türlü teşvike ve emeği sınırsızca sömürme hakkına rağmen 20’li yıllarda özel sektörün sanayileşme yolunda ciddi bir adım atamaması ve beklenen yabancı sermaye akışının bir türlü gerçekleşmemesi rejimi sıkıntıya sokuyordu. 1929’da tüm kapitalist dünyayı sarsan büyük buhran Türk ekonomisini de fena halde vurmuştu. Kemalist bürokrasi, bu krizin etkilerini hafifletebilmek için, 1930’lu yılların başlarından itibaren bizzat kendi eliyle temel tüketim maddelerini, sanayi için hammadde ve ara mamulleri üretecek büyük sınai kuruluşları inşaya girişirken bir taraftan da sanayinin gelişmesi için gerekli altyapı yatırımlarını yapmaya başladı. CHP’nin 1931 ve 1935 programlarında devletçilik şöyle formüle ediliyordu: “Aslolan ekonomik faaliyette bireysel teşebbüstür, ama bunun yetmediği yerlerde devlet gücü devreye girerek ekonomik kalkınmayı sağlar.” Yani devlet kapitalist sanayinin gelişimine destek olur ve onun zeminini hazırlar.

Böylelikle sağlanan iktisadi canlılık ve büyümeden faydalanan yine de uzun yıllar boyunca ticaret ve tarım burjuvazisi oldu. Sanayi burjuvazisi de bu dönemde gelişimini sürdürdü ama onun ciddi bir atılım yapması ancak 50’li yılların sonlarından itibaren mümkün olacaktı. Devletçilik politikasının önemli sonuçlarından biri de asker-sivil bürokrasinin giderek çok daha büyük oranlarda iş âlemine dalarak “burjuvalaşması” olacaktı. Devlet kapitalizmiyle burjuvazinin iktisadi gelişiminin önünü açan “halkçı” Kemalist rejim, sıra o halkın çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin ekonomik ve demokratik haklarına gelince kılını bile kıpırdatmadı. Bir iş yasasının çıkması için cumhuriyetin ilanının üzerinden 13 yıl geçmesi gerekti. Sendika hakkı ancak 1947’de, Kemalist tek parti diktatörlüğü dönemi bittikten sonra tanındı. Grev ve toplusözleşme hakkı için ise işçi sınıfı tam 40 yıl beklemek zorunda kalacaktı.

Peki kapitalizmi devlet eliyle geliştirme anlamına gelen devletçilik emekçilere ne sağladı? Dizginsiz, kuralsız ve sınırsız bir sömürü! Emekçi halk kitlelerinin dizginsiz sömürüsü daha da arttıkça Kemalist rejimin “halkçılık” söyleminin de güçlendiğini görürüz! Daha 1927 yılında İsmet İnönü Meclis kürsüsünden şöyle haykırıyordu: “Memlekette şimendifer yok, liman yok, köprü yok, yol yok, mektep yok, velhasıl hiçbir şey yok! Ben bunları yapacağım, bunları yapabilmek için paraya ihtiyaç var. Onun için milletin cebinde on para da bulsam alacağım.” Köylü memleketin “efendisi” idi ve buğday üretiyordu, ama dünya krizi koşullarında köylüyü korumak için Buğday Koruma Kanunu da şarttı; ekmek yiyen herkes ekmek başına bir kuruş vergi verecekti! Her yetişkin erkek yıllık 8 ila 15 lira “yol vergisi” verecekti. Ortalama bir köylü ailesi için bu, yıllık yaklaşık 60 lira demekti, 1 ton buğday ise o dönemde 40 liraya satılıyordu! Tüketim malları üzerindeki vergiler 1927’den 1934’e %53 artarken, aynı dönemde kişi başına düşen gelir %40 azalmıştı. Hapishaneler vergisini ödeyemeyenlerle doluyor, 1932’de 700 bin kişi vergi ödeyemediğinden zorla yol yapımında çalıştırılıyordu! İlerleyen yıllarda burjuva devlet iki bin milyoner yetiştirmekle övünürken, zorla çalıştırma daha da yaygınlaşıyor, ücretler daha da düşüyor, işgünü resmen 11 saate çıkarılıyordu. Tüm bunlar, devletçiliğin kimin çıkarına olduğunu göstermesinin yanı sıra tek parti diktatörlüğü dönemi bittiğinde, CHP’nin neden büyük bir seçim yenilgisine uğradığını da açıklıyor olsa gerek.

Özgür Doğan


5. Eki 2014, 16:57
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
Laiklik

Yukarıda değindiğimiz konuşmasında orgeneral Başbuğ, laiklik ilkesinin “Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan tüm değerlerin temel taşı” olduğunu vurgulayarak, devletin ulusal, üniter ve laik olma ilkelerinin, “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin temel unsurlarını oluşturduğu”nu söylüyor. Laiklik konusundaki bu yorum da yanlıştır. Baştan başlayalım. I. Meclis’in açılış töreninin nasıl yapılacağı ve tüm yurtta kutlamaların nasıl yapılması gerektiği bizzat M. Kemal tarafından bir bildiriyle açıklanmıştı. Buna göre, “vatanın istiklali, yüce Hilafet ve Saltanat makamının kurtarılması” görevini yapacak olan Meclis’in açılışı için bilinçli olarak Cuma günü tespit edilmişti. Tüm vekillerle birlikte Cuma namazı kılınarak Kur’an okutulacak ve onun “nurundan feyz alınacak”tı. Ardından “Sakal-ı Şerif” ve “Sancak-ı Şerif” alınarak Meclise gidilecek, Meclis kapısında dualar okunarak kurban kesilecekti. Meclis’in açılacağı güne kadar her ilde hatim indirilecek, “Halifemiz, Padişah efendimizin yüce varlıklarının, şanlı ülkesinin ve bütün tebaasının bir an önce kurtulmaları” için dualar okunacak, vaazlar verilecekti. Tüm bunlar harfiyen yerine getirildi ve yıllar sonra Mustafa Kemal ünlü Nutuk’unda, bu durumu “o günün duygu ve düşüncelerine uymak zorunda kaldıklarıyla” açıkladı. Ne de olsa “şartlar ve zemin” uygun değildi! Ama yine de bu dini tören ve ritüeller, daha en baştan ulusal ve laik bir devleti hedeflediği iddia edilen bir önderlik için pek de uygun bir başlangıç olmasa gerek! Benzer dini törenler, İslam dinine atıflar vb. ilerleyen yıllarda da devam edecekti. Oysa 1908’de II. Meşrutiyet Meclisi açılırken bu tür dini törenlerin hiçbiri sözkonusu olmamış, övgüler Hilafet ve Saltanat makamına değil, Anayasaya yapılmıştı.

Cumhuriyetin ilanından bir ay önce Mustafa Kemal’in kurduğu Halk Fırkasının program niteliğindeki dokuz maddelik bildirisinin ikinci maddesinde, “Hilafetin en yüksek dini makam olarak korunacağı” yazılıydı. Bu madde 1927 yılına kadar değiştirilmedi. Laiklik ilkesinin çok daha sonraları icat edildiğinin en bariz göstergesi, 3 Mart 1924’de halifelik kaldırılmış olmasına rağmen, Nisan ayında yürürlüğe giren 1924 Anayasasının ikinci maddesinde “Türkiye Devletinin dini İslamdır” ibaresinin yer alıyor oluşudur. Üstelik bu madde 1928’e kadar yürürlükte kalmıştır! Halifeliği kaldıran düzenlemeyle birlikte, Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş, din eğitimi ya da dinsel temellere göre eğitim veren gayri resmi okullar kapatılıp resmi imam-hatip liseleri kurulmuş, din dersleri resmi devlet okullarında da zorunlu ders olarak verilmeye başlanmıştı. Böylelikle gerek din eğitimi, gerekse de dini ibadetler devletin denetimi altına alınarak resmileşiyordu. Bu durum anayasal bir devlet dininin varlığıyla da birleşince, kesinlikle laik olmayan bir devlet anlamına geliyordu. TC’de ortaya çıkan bu durum aslında Osmanlı’nın son döneminde oluştuğu şekliyle devletin dinsel alan üzerindeki egemenliğinin devam ettiği anlamına geliyordu. Toplumsal yaşamın her alanında olduğu gibi din alanında da devlet, kendi anladığı, uygun gördüğü bir anlayışı yerleştiriyor, dinsel kurumları örgütlüyor ve besliyordu.

Muhalefete göz açtırılmadığı, farklı siyasal parti kurmanın yasak olduğu, söz, basın ve örgütlenme özgürlüğünün bulunmadığı koşullarda huzursuzluk kendisini geleneksel kanalların dışında ifade edemez hale gelir. İşte daha TC’nin kuruluşundan itibaren yaşanan da tam bu olmuştur. Çeşitli iç isyanların ve en önemlisi de Şeyh Sait’in önderlik ettiği Kürt isyanının İslami motifleri de içinde barındırmasının nedenlerinden biri bu idi. Geleneksel dini toplanma yerlerinde giderek yükselen huzursuzluğun dışa vurulması, devlet tarafından uygulanan baskının daha da artmasına yol açmış, Takrir-i Sükûn yasası ve İstiklal Mahkemeleriyle bir terör dönemi başlamış idi. Bu terör dalgasından, işçi sınıfı, komünistler, Kürtler ve kimi burjuva muhaliflerden sonra geleneksel dini kurum ve mekânlar da paylarına düşeni aldılar. Muhalefetin bu geleneksel kanallarını da ortadan kaldırmak üzere, 1925 sonunda tekkeler, zaviyeler, türbeler kapatıldı, dini cemaatler ve tarikatlarla birlikte devletin denetimi dışında her türlü dini faaliyet, unvan, sıfat ve giysi de yasaklandı.

Ne var ki, yasaklamalarla ne bir din ortadan kaldırılabilir ne de muhalefet sonsuza kadar yok edilebilir. Nitekim öyle de oldu ve yasaklanan her şey yeraltına geçerek devam etti. Tabii bunlarla birlikte bürokrasinin rejimin bekasını sağlama korkusu da! Bu korkunun derinleşip kökleşmesiyle, nihayet 1928’de TC Anayasasından “devletin dini İslamdır” ibaresi çıkarıldı. Laiklik ilkesi 1931 yılında CHP’nin programına, 1937’de ise Anayasaya dâhil edilmesine rağmen devlet dinden elini hiçbir zaman çekmedi. Din hiçbir zaman resmilikten çıkıp tam olarak sivilleşmedi. İslam dininin başı olarak halifelik kurumunu kaldıran ama bizzat kendisi dinin başı olarak hareket eden bir devletin laik olduğu yutturmacası bugün de devam ediyor. Gerçekte hiçbir zaman laik olmamış olan TC’nin 1937’ye kadar hukuki olarak da laik bir devlet olmadığını burada not edelim.

Öyle gözüküyor ki, generalimizin bahsettiği “laik kuruluş felsefesi”nin (“resmi tarih” yazma girişiminin demek daha doğru olur) temelleri ancak 1927’deki muzafferler kongresinde okunan Nutuk ile atılmaya başlanmış ve 30’lu yılların ortalarında bütünsel bir şekle kavuşmuştur!
Özgür Doğan


5. Eki 2014, 16:58
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
İnkılâpçılık

Uzun yıllar boyunca devrimcilik olarak anılan bu ilke, 12 Eylül faşizmiyle birlikte “inkılâpçılık” olarak kullanılmaya başlandı. Ne de olsa devrimcilik tehlikeli bir şey idi! Bu “ilke” devrimciliği övmez, tersine zaten Mustafa Kemal’in “yanılmaz” önderliği sayesinde “geleneksel kuruluşları modern kuruluşlarla” değiştiren devrimler yapıldığını iddia ederek, böylece ortaya çıkan “modern yapı”nın tanınıp, kabul edilmesini ve korunmasını söyler. Bir başka deyişle, statükonun muhafaza edilmesini belirtir.

İktisadi ve siyasi alanda yapılan “inkılâplar”, toprak devrimi gibi kapsamlı bir dönüşümün yapılamamasının yarattığı belirleyici daraltıcı etkiye rağmen yine de burjuva toplumun iktisadi gelişiminde ilerletici bir rol oynamışlardır. Bu açıdan Elif Çağlı, Mustafa Kemal ve onun önderliğini şöyle değerlendirir: “M. Kemal kendi döneminde tarihi ve iktisadi açıdan burjuva toplumu ilerletici bir rol oynamıştır. Fakat bu durum, onun siyasi çizgisinin ve siyasal uygulamalarının, işçi sınıfını ve halk kitlelerini ezen zorba ve baskıcı bir siyasal karaktere sahip olduğu gerçeğini asla değiştirmez.”[9] Yukarıda bu ilerlemenin işçi ve emekçilerin ne denli dizginsiz bir sömürüsüne ve nasıl bir siyasal despotizme dayandığını görmüştük. Ne var ki, toplumsal planda ve eğitim ve kültür alanında sınıflandırılan “inkılâplar”a geldiğimizde işler değişmeye başlar. Bunlar hakkında söylenmesi gereken ilk şey, tüm bu reformların emekçi halkın çıkarına olsun diye yapılmadığı, çoğunun göstermelik ve biçimsel girişimler olarak kaldığı ve toplumun geniş kesimlerinin gündelik yaşamına pek nüfuz edemediğidir.

Topluma tepeden dayatılan, çoğunlukla üstyapısal dönüşümleri hedefleyen biçimsel uygulamalarla sınırlı bu reform girişimlerini bir devrim olarak adlandırmakla, aslında “halk yararına” gerçek bir toplumsal devrimin ve kültürel atılımın yapılamadığı gerçeği gözlerden gizlenmeye çalışılıyordu. Çağdaşlaşma adına doğrudan toplumsal hayatı düzenlemeye dönük reform girişimlerinin çoğu büyük ölçüde fiyaskoyla sonuçlanmıştır.

Birkaç örnek verelim. Kadının erkekle eşit haklara kavuşturulduğu iddiasının koca bir yalan olduğu ortada değil midir? Şapka ve kıyafet devrimi gereğince “modernleşmedikleri” için onlarca insanın idam edildiği bir başka ülke var mıdır? Ya da “devrimin” üzerinden 82 yıl geçmişken halen başörtüsüyle uğraşan bir başka ülke? Lâkap ve unvanların kaldırılmasıyla övünülür, ancak yasaklanan sıfatların birçoğu kullanılmaya devam edilmiştir; bugün bile ortalık “beyler”den, “hanımefendiler”den geçilmediği gibi, Kemalist devrimlerin koruyucusu sıfatlı generaller kendilerine “Paşa” denilmesinden büyük gurur duyarlar. Bir taraftan “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar ülkesi olamaz” denilip geleneksel dini mekânlar kapatılırken, diğer taraftan birçok “Şeyh”in tek parti rejimi sona erene dek daimi mebusluğa atanmasına ne demeli? İnsanların ölülerden medet ummaması gerekçesiyle türbeler yasaklanır, oysa kendileri kişi putlaştırmasının en alasını yaparlar. Ya da pek laik eğitim sisteminde zorunlu din derslerine, devlete ait imam-hatip liselerine, ilahiyat fakültelerine, okullardaki mescitlere ve en başta da Diyanet İşleri Başkanlığına ne demeli? Öztürkçeleştirme amacıyla girişilen dil devriminin en önemli sonuçlarından biri, dilin kısırlaşmasına yol açarak torunların dedelerinin söylediklerini ve yazdıklarını anlamamaları olmadı mı?

İktisadi bir temele dayanmaksızın da birtakım kararnamelerle toplumun gündelik yaşantısının bugünden yarına dönüştürülebileceğini, kültür kararnameleriyle bir kopuş yaratılarak Batı seviyesine çıkılabileceğini hayal eden bu tepeden inmeci, seçkinci anlayışın gündelik yaşam içerisinde yaratabileceği tek şey muazzam bir toplumsal travma idi. Tek parti diktatörlüğü dönemindeki bu çabaların en önemli sonucu, bir bütün olarak toplumsal yaşamda kent ile kır arasındaki çatlağın genişlemesi ve uçurumun derinleşmesi oldu. Nüfusun çok küçük bir kesiminin yaşadığı kentlerde mülk sahibi sınıfların mensupları ve bu arada öğretmenler, hâkimler, müdürler, valiler, kaymakamlar, devletlû aydınlar vb. gibi düzenin gözbebeği durumundaki ayrıcalıklılar ordusu, Batı’dan aynen kopyalanmış, ama içi boş kalan bir modern kapitalist kültürle yaşamlarını sürdürürlerken, toplumun sözde efendisi olan köylüler, bir Amerikalı gözlemcinin sözleriyle, Hititlerden kalan yöntemlerle tarımla uğraşıyor ve onlar gibi yaşıyorlardı. Bu muazzam kopukluk, bugün “Beyaz Türk” lakabıyla anılanların atalarının, kırı sürekli bir tehdit ve gericilik kaynağı olarak görüp horlamalarını da beraberinde getirmişti.

Bir bütün olarak bakıldığında bu dönüşüm çabalarının esas amacı, Kemalistlerin iddia ettiği gibi, modernleştirerek halkın yaşam düzeyini yükseltmek değildi. Bu reformlar, esas olarak mülk sahibi sınıfların kapitalist Batı dünyasıyla ilişkilerinde ortaya çıkan uyumsuzlukları ortadan kaldırmayı, özel mülkiyet rejimini ve emeğin sömürü olanaklarını genişleterek güvence altına almayı amaçlıyordu. Özel mülkiyet sisteminin önü bir kez açıldığında, zaman içerisinde kapitalist gelişmenin hızlanması zaten kaçınılmazdır. Ne var ki, geniş emekçi kitlelerin seferberliğine dayanarak toprakta pre-kapitalist ilişkileri Jakoben bir tarzda ortadan kaldırmakla, kırsal kesimde kapitalist gelişimi Prusya tipinde sancılı bir evrimsel sürece havale etmek arasında dağlar kadar fark vardır. Kemalist rejim, ikinci yoldan yürümüş ve kırı kendi kaderine terk etmiştir. Hatta bununla da yetinmemiş, kırın geri unsurlarıyla (toprak ağaları, şeyhler, vb.) ittifak kurarak onları meclise taşımıştır.

Kurtarıcı mesihlere aldanma

Gördüğümüz gibi CHP’nin meşhur altı oku, Milli Mücadelenin başarıyla sonuçlanmasının ardından kurulan ve 20’li yılların sonlarına doğru ancak pekiştirilebilen bir olağanüstü burjuva rejimin ideolojik dayanakları olarak sonradan imal edildiler. Kemalizme boyundan büyük bir anlam yükleyenlerin, onu anti-emperyalist bir hareket olarak değerlendirip, ona son derece abartılı bir ilericilik hatta solculuk atfeden sol çevrelerin temel yanılgılarından biri, Kemalizm denen program ya da ideolojinin, bir olağanüstü burjuva düzenin resmi ideolojisi olarak şekillendiğini görememektir. Bu ilkeler, halk kitlelerinin devrimci seferberliği için daha baştan ortaya konan bir “burjuva devrim programı”nın ilkeleri değildirler. Düpedüz, halk kitlelerinin sınırlı etkinliğinin de boğulması üzerinden kurulmuş ve ardından kendisini pekiştirmeye girişmiş bir burjuva diktatörlüğün resmi ideolojisi olarak ortaya konulmuşlardır.

Burjuvazi adına hareket ederek onun kolektif çıkarlarını hayata geçiren bürokratik önderlik, bir taraftan halkın devrimci etkinliğinin en küçük belirtilerini bile boğarken, diğer taraftan burjuvazinin sınıf egemenliğini kurmakla tepeden bir devrim gerçekleştirmiş oldu; halk kitlelerinin içinde yer almadığı ve böyle olduğu için de onların gündelik yaşantısını köklü bir değişikliğe uğratamayan bir “devrim”! Burjuvazinin toplumsal ve iktisadi gücünün zayıflığıyla ters orantılı olarak, onun adına hareket eden önderliğin toplum üzerindeki baskısı alabildiğine yoğun oldu. Bu yoğun baskıya son derece eklektik, yapaylığı paçalarından akan, keyfi ve hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, sonradan imal edilmiş ve kişi putlaştırmaya dayanan bir resmi ideoloji eşlik etti. Zafer kazananlar, geriye dönüp tarihi de kendi arzularınca, kendilerini yücelten bir tarzda yeniden yazarak resmileştirdiler. Kemalist kadronun hiçbir öğreti ve sistematiğe dayanmıyor olması, yani ciddi bir düşünsel temelinin olmaması, yüce bir erdem olarak sunuldu. Tarih, şaşmaz ve yanılmaz önderin kafasının içindeki planların açılıp serpildiği bir süreç olarak resmedildi; oportünist manevralar önderin politik dehasının göstergesi olarak aklandı; nitekim o en başından itibaren neyi hedeflediğini ve hedeflenen şeye nasıl ulaşılacağını en ince detaylarıyla bilmesine rağmen “şartlar ve zemin” oluşmadığından bunları saklamış ve ancak zamanı geldiğinde hayata geçirmişti! Halk kitleleri denileni yaptığı sürece, süreç zaten onun dışında gelişen ve mülk sahibi sınıfların arasındaki bir politika oyunundan ibarettir. Ve bu oyunda, ideolojik berraklık ve buna uygun açık, net politik tutumlar en para etmez ilkelerdir. Çünkü tepeden devrimler Bizans entrikalarının da en parlak sahneleriydiler.

20. yüzyıl yalnızca Türkiye’de değil dünyanın birçok bölgesinde emekçi halkları kurtaracağı iddiasındaki bürokratik önderliklere şahit oldu. Kemalist rejimden Stalinist diktatörlüklere, Arap sosyalizminin babası Nasır’dan “21. yüzyıl sosyalizmi”nin mucidi Chavez’e kadar birçok önderlik, farklı sınıfsal temellere dayansalar da, kendi iktidarlarını işçi sınıfını ve emekçileri kurtardıkları ya da kurtaracakları iddiasıyla meşrulaştırmaya çalıştılar, çalışıyorlar. İşçi sınıfının kurtarıcılara ihtiyacı yok, tepeden devrimlere de artık karnı tok olmalı. Her türlü emekçi düşmanı ideolojiye karşı kendi bağımsız sınıf çıkarları temelinde, kendi ideolojisiyle yani Marksizmle donanıp harekete geçtiği sürece, Marx’ın, “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır” düşüncesinin gerçek kılınmasının önünde hiçbir engel yoktur.
Özgür Doğan


5. Eki 2014, 16:59
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
Türkiye

Türkiye'de Cumhuriyet'in İlanından beri açık bir şekilde partileşmiş faşist hareketlenmeler olmamıştır. gibi gorunsede, 1946 ya kadar Askeri Fasist Diktatorlukle yonetilmis, Turkiye`de Irkci ve Milliyetciligin ust saflarda ilerlemis, Mussolini ve Adolf Hitlerin ustasi olma unvanini elinde bulunduran,Ataturk`un kurdugu yasa ve kanunlar yukaridaki Irkci ve Milliyetcilere onderlik yaptigi, Fasizmin temel dusuncesinin Kemalizmden dogdugu aciklanmamaktadir, Cunku Turkiye`de Kemalizmin savunuculari cogunlukta oldugundan dolayi, Yasaklar ve fasist cezalar sonucu suskun bir toplum haline getirilmistir, ayrica 1944'te gerçekleşen Irkçılık-Turancılık Davası'nda Hüseyin Nihal Atsız ve arkadaşlarının aşırı Türkçü söylemleri onların faşizme onderlik ettigi. Ayrica Hüseyin Nihal Atsız'ın II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası'nı desteklediği söylenmektedir. Ancak bu konu ile ilgili herhangi bir yazılı belge veya siyasi söylem bulunmamaktadır. Bununla beraber, iddiaların aksine Türkçülerin -özellikle Hüseyin Nihal Atsız'ın- faşizme ve nasyonal sosyalizme karşı olduklarını gösteren pek çok yazılı belge ve söylem mevcuttur. İddialar karşısında en güvenilir belge, Hüseyin Nihal Atsız'ın "Yolların Sonu" adlı şiir kitabındaki "Davetiye" şiiridir. Birçok kişi tarafından 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 tarihlerinde gerçekleşen askeri darbe dönemleri Turkiye ye gelmemis sozde demokrasinin yara almasının yanında faşist olarak nitelenmesinden bile korkanlar, Kemalizmin Fasizm oldugunu inkarindan baska bir sey degildir. . Özellikle 12 Eylül rejimi kuvvetli antikomünist vurgusu ve şiddete dayalı yöntemleriyle Şili'deki Pinochet iktidarına benzer bir takım özellikler göstermiş olsa da Pinochet rejiminden farklı olarak 12 Eylül rejimi, darbenin başında bulunan Kenan Evren'in cumhurbaşkanı olmasına karşın, siyasi partilerin yeniden kurulmasına ve parlamentonun yeniden faaliyete geçmesine olanak sağlamıs olmasini gerekce gostererek, Kenan Evren gibi eli kanli canileri aklamaya gitmistir, Tipki Ataturk ve onun kurdugu fasist yasalari korumak gibi. Günümüzde internet üzerinden örgütlenen ufak Türk neonazi oluşumları bulunsa da aktif siyasette bulunmamaktadırlar. cunku gunumuze kadar gelmis yalan ve hilelerle ilerlemis fasist Kemalizm yapilanmasi olusmustur. Turkiye`de Fasizm Cumhuriyetin kurulusundan beri vardir ve devam etmektedir...


5. Eki 2014, 17:02
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
Yine tepeler, yine öldürürüm
Ataturk.

20.03.1923: konya türk ocaginda verilen çayda:

Atatürk''ün söylevleri sirasinda türk ocagi azasindan (üyesinden) operatör eyüp sabri''nin:
- milletimizin inkilabina muhalefet eden ve kendini din irsadiyle (yolunu gösterme ile) mükellef (yükümlü) telakki eyleyen (sayan) bir sinif var, bu sinifa karsi ne gibi tedbirler alinmistir?
Sorusu üzerine mustafa kemal ayaga kalkarak sözüne tekrar baslamis ve sonunu söyle bitirmistir:
- benim ve benimle hem fikir (ayni görüste) arkadaslarimin yapacagi sey mutlaka ve mutlaka o adimi atani tepelemektir.
Sizlere bununda ötesinde bir söz söyleyeyim. Mesela bunu temin edecek kanunlar olmasa, bunu temin edecek meclis olmasa, öyle menfi adimlar atanlar karsisinda herkes çekilse ve ben kendi basima yanliz kalsam, yine tepeler ve yine öldürürüm.
"Söylev ve Demeçler'' Atatürk

Adolf Hitlerin Ustasi iste boyle olmalidir.
Yok degilse Hitler ve onun gibi Irkci, Milliyetci ve Fasist kimlige sahip olamaz. Tarihi cok iyi incelersek, Adolf Hitler, Ataturk`un yaninda ciliz kalir....


5. Eki 2014, 17:06
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”

İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği

ATATÜRK (bursa söylevi)


5. Eki 2014, 19:05
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
KEMALIZM; SADECE IRKCI, MILLIYETCI FASIST DIKTATORLUK DEGIL. AYNI ZAMANDA DINCI YOBAZDIR.

* Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.
M. Kemal Ataturk.


* Bizi yanlış yola sevk eden habisler, biliniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşlerdir. Saf ve nezih halkımızı hep şeriat sözleriyle aldatagelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz, görürsünüz ki, hep din kisvesi altındaki küfür ve alçaklıktan gelmiştir. Onlar her hayırlı hareketi dinle karşılarlar, halbuki hamdolsun hepimiz dindarız, artık bizim dinin icaplarını, dinin yasaklarını öğrenmek için şundan bundan derse ve akil hocalığına ihtiyacımız yoktur. Milletimizin içinde hakiki, ciddi alimler vardır. Milletimiz bu gibi alimleriyle iftihar eder. Bu gibi alimlere gidin, bu efendi bize böyle diyor, siz ne diyorsunuz deyin. Fakat umumiyetle buna da ihtiyaç yoktur. Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Eğer bizim dinimiz akla mantığa uygun bir din olmasaydı mükemmel olamazdı, dinlerin sonuncusu olmazdı.
M. Kemal Ataturk

* Bütün zorba hükümdarlar hep dini alet edindiler; Hakiki ulema, dini bütün alimler hiçbir vakit bu zorba hükümdarlara boyun eğmediler. Fakat gerçekte alim olmamakla beraber, sırf o kılıkta bulundukları için alim sanılan, çıkarına düşkün haris ve imansız bir takım hocalar da vardır. Hükümdarlar işte bunları ele aldılar ve işte bunlar dine uygundur diye fetva verdiler. Gerektikçe yanlış hadisler uydurmaktan çekinmediler. Gerçek ve imanlı ulema her vakit her devirde bunların kinine hedef oldu.
M. Kemal Ataturk

* Şu anda batıl itikatlardan oluşan ikinci bir din mevcuttur.Fakat bu cahiller sırası gelince aydınlatılacaktır.
M. Kemal Ataturk

* Milletimiz daha da dindar olmalıdır diyorum.Ama bütün sadelik ve güzelliği ile.Dinime,bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum.Şuura aykırı ilerlemeye engel hiçbir şey ihtiva etmiyor.
M. Kemal Ataturk.

* Size Bombasırtı vakasını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperlerimiz arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm muhakkak, muhakkak... Birinci siperdekiler hiçbiri kurtulamamacasına tamamen düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar gıptaya şayan bir itidal ve tevekkülle, biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir fütur bile göstermiyor; sarsılmak yok. Okumak bilenler ellerinde Kur'anı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler, kelimei şahadet getirerek yürüyorlar. Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren, şaşılacak ve övülecek bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.
M. Kemal Ataturk

* Hiçbir zafer gaye değildir. Zafer ancak kendisinden daha büyük bir gayeyi ede etmek için belli başlı vasıtadır. Gaye fikirdir. Bir fikre dayanmayan zafer yaşayamaz. Her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir alem doğmalıdır. Yoksa başlıbaşına zafer boşa gitmiş bir gayrettir.
M. Kemal Ataturk.

* Efendiler, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapmak lazım geldiğini düşünmek yani meşveret için yapılmıştır. Millet islerinde her ferdin zihni başlıbaşına faaliyette bulunmak elzemdir.
M. Kemal Ataturk.

* Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır, bu`da islamdir.
M. Kemal Ataturk.

* Bizim dinimiz, milletimize hakir, miskin ve zelil olmayı tavsiye etmez. Tam tersine Allah da, Peygamber de insanların ve milletlerin izzet ve şerefini korumalarını emrediyor.
M. Kemal Ataturk.

* Türkiye'de Bolşeviklik olmayacaktır. Çünkü Türk Hükümetinin ilk gayesi, halka hürriyet ve saadet vermek, askerlerimize olduğu kadar sivil halkımıza da iyi bakmaktır.
M. Kemal Ataturk.

* Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını söyler. Bazı kimseler modern olmayı kafir olmak sayıyorlar. Asil kafirlik onların bu inanışıdır.
M. Kemal Ataturk.

* İlk olarak KURAN'ın dilimize çevrilmesini emrettim. Bu da ilk defa olarak Türkçe'ye çevriliyor.
M. Kemal Ataturk.

Bu Irkci, Milliyetci ve Gericinin bir yigin olumsuzluklarini saymakla bitiremeyiz. gizli tutulan ve aciklanmiyan bir yigin gerceklerinde ortaya cikmasi ile... Adolf Hitleri golgede birakacak bir yapilanmaya sahip oldugu gercegini gormemek icin kor olmak gerekir....
Adolf Hitlerin Ustasi Olan, Irkciligin, Milliyetciligin ve Fasizmin Temel Tasi Olan Ataturku Devrimci, Ilerici, Aydin veya Demokrat Gostermeye Calismak!!!! Karsi Devrime Hizmet Etmektir. Anti Komunizme ve Anti Sosyalizme Hizmet Etmektir.....
Baskoylu.

Saygi ve Insani Sevgilerimle.


8. Eki 2014, 03:53
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
Saygideger Dostlar.

Kemalizmi kavramak ve dogru tahlil etmenin yolu, Irkci ve Milliyetci yanimizi rafa kaldirmamizdan gecer.
Gizli Irkcilik ve Milliyetcilik, Asiri Irkci ve Milliyetcilikten daha tehlikeli ve zararlidir, Cunku boylesi mantiga sahip olanlar, Devrimin onunde en buyuk engeldirler.

Turkiye`de kendisine Demokrat, Aydin, Ilerici ve daha ileri giderek Sosyalist, Marksist, Kominist Devrimci olarak goren ve gormeye calisanlar bile Kemalizmin gercek yuzunu gormekten korkmaktadirlar.

Turkiye Halklarin Bas Dusmani Olan Kemalizmin Yaptigi Milli Burjuva Devrimlerin Halka yonelik devrimler (Yenilikler) olmadigini, Turk Irkciligi ve Milliyetciligine yonelik yenilikler oldugunu gormenin yolu, Duyarli olmaktan gecer.

12 Eylul Askeri Fasist Cunta, 1923 den 1946 ya kadar olan Askeri Fasist Diktatorlugun yaninda ufak bir kivilcim ve onun ufak bir yansimasi oldugunu gormek icin, Turkiye tarihini kavramaktan gecer.

1 Mayis Dunya Emekciler Bayramini, Bir Mayis Bahar Bayrami Olarak Ceviren, 1 Mayis Dunya Emekciler Bayramini Yaskliyan, Fasist Yasa ve Kanunlarin kurucusu`nu Devrimci, Ilerici, Aydin ve Demokrat gormeye calismak!! Siyasi yetersizlik ve zayifliktir.

Mustafa Suphi ve 14 yoldasini Karadenizde turlu oyunlarla hunarca katleden mantik, Sosyalizmin ve Kominizmin bas dusmani oldugunu, Adolf Hitlerin ustasi oldugunu gosteren en guzel ornekleridir.

Turkiye Ezilen Halklarin Kardes Olduguna dair hic bir yazisi ve nutku bulunmiyan, Butun Nutuklari Irkci, Milliyetci ve Gerici soylemlerle gercek kimligini acikliyan mantik, Turkiye Halklarin Dusmani olup,

NE MUTLU TURKUM

Ey Türk gençliği ! Birinci vazifen Türk istiklal ve cumhuriyetini ilelebet korumak ve müdafaa etmektir.Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük isler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.

ve benzeri bir yigin Kurtcu ve Turanci mantigin en guzel ornekleridir...

Kendisini Demokrat, Sosyal Demokrat, Aydin, Ilerici ve daha ileri giderek Sosyalist yapilanma icinde goren ve gormek istiyenler, 1 Mayis Dunya Emekciler Bayraminda Alanlara Gidip Kutlamaya Calisirken, Diger Yandan 1 Mayisi Yasakliyan Zihniyetin takipcisi ve savunusu olmaya calismanin anlami! Ayni anda hem beyaz hemde siyah olmayi savunmaktir, kabacasi Riyakarlik ve Inkarciliktir, Iki Yuzluluktur....

Kendi Ateslerinde Yanamayanlar, Baskalarinin Ateslerinde Yanamazlar.

Kendi Ateslerinde Sinamayanlar, Baskalarina Sinamada Ornek Olamazlar.

Devrimcilik Bir Yasam Bicimidir.

Kendisinden Baskasinin Olamayanlar, Asla ve Kesinlikle Devrimci Olamazlar....
Baskoylu.

Saygi ve Insani Sevgilerimle


8. Eki 2014, 03:55
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
Almanya’nın caddeleri ve şehirleri kanla sulandı. Viyana’nın işçi semtleri,askeri birliklerin ateşiyle yakılıp yıkıldı., harabeye döndü.Yoksulluk, yıkım, felaket ve acı. Üstünde insanlığın en ünlü beyinlerinin eserlerinin yakıldığı ortaçağa özgü odun yığınlarının alevleriyle aydınlatılmış kapitalist baskı ve uygarlığın batışı, giyotin ve cellat baltası. Faşizm işte bunları getirdi. Ayrıca dünyayı felakete, yeni bir korkunç katliama sürüklemek tehdidini de beraberinde getirmektedir. Dimitrov

Bir devlet biçimi olan faşizm, birinci emperyalist paylaşım savaşı sonrasında Turkiye, İtalya ve 1933’de Almanya’da iş başına gelmesini takip eden 2. emperyalist paylaşım savaşı sırasında ve şimdilerde olmak üzere milyonlarca insanın canına mal olmuştur. Faşizm elbette tesadüfü bir olay değildir.

Faşizmi anlamak, sınıfsal özünü ortaya çıkartmak önemlidir. Sınıf savaşımın her aşamasında; köle sahipleri, feodal zorbalar ve burjuvazi kendi zorunu her zaman uygulamış ve ezilenleri daima yok etmek istemişlerdir. Bu baskı ve yok etme biçimleri faşizm olarak adlandırılmamaktadır. Faşizmin tarihsel olarak ortaya çıkışını emperyalizmden ayrı olarak izah etmek, öncesinde bunu aramak yanlıştır. Faşizm, proleter devrimler çağında, başta işçi sınıfı olmak üzere, onun öncüsüne, köylüğe ve toplumun diğer katmanları için bir karşı-devrimdir. ‘’varoluşu rastlantı değildir.’’ Emperyalizmin özünden fışkırmıştır.

Tekelci sermaye faşizmle, kendine kapitalizmin bunalımından bir ‘’çıkış yolu’’ aramıştır. Bu gerçek, tekelci kapitalizmin ekonomisinde yatmaktadır; emperyalizmin her türlü politik ve ideolojik görüngüleri son tahlilde bu ekonomiyle açıklanır. Faşizmin sınıfsal niteliğini belirleyen kökleri işte bu toplumsal ve ekonomik temelde yatmaktadır.’’ (Komünist ent. Faşizm tahlili s.151)


8. Eki 2014, 04:00
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
"Ne Mutlu TURKUM Diyene" Irkci ve Milliyetci Mantik Kamalizm`i destekliyen ve onun Inkilapci, Laikci, Devrimci, Ilerici vs vs goren, Mantik Devrimci ve Ilerici olamaz.

Kemalizm kurtulus savasindan sonra ulkeyi emperyalizme peskes cektiren, ulkeyi Emperyalizme bagli kilan mantigin da kendisidir, Ulkeyi Emperyalist isgalden Kamalist Mantik kurtarmadi, Turkiye halklarin kani ve cani bahsina veridigi mucadele ve Sovyetlerin verdigi destekle, Igalciler kovuldu, akabinde Emperyalislerin usagu olan Kemalist mantik kendisine karsi gelen havada ucan kusu bile yok etmeyi kendisine gorev saydi...


Izmir Iktisadi Kongresinde Soylemleri ve Nutuklari, neye ve kime hizmet ettigini, Turkiye Halklarin Bas Dusmani Oldugunu, Iflas Eden Osmanli Hanedanligini bitirmek adina kendi Diktatorlugunu kurmus, Fasist Diktatordur.

Alıntı:
"Kac Milyonerimiz var? Hic Bundan Doalyi Biraz Parasi Olanalara da Dusman Olacak Degiliz"
Mustafa Kemal


Kemalizm Koprador Burjuvazi ve Emperyalizm Hayranidir. Kemalizm, Yoksulun, Iscinin, Emekcinin, Koylunun, Demokrasinin, Sosyal Demokrasinin, Sosyalizmin ve Kominizmin Dusmanidir.

Ulkeyi Amerikaya Pazarlamak icin buyuk ugraslar veren Kemalist Mantigin Amerika icin sarf ettigi sozlerle ornek verebiliriz.

Alıntı:
"Turk Milleti Amerika Milleti Hakkinda Derin ve Kuvvetli Bir Muhabbet Ister.

"Temsil Etmekle Mubayi Oldugum Tukr Milletinin, Yeni Turkiye Cumhuriyetinin Gayesi, turkler ve Amerikalilar Arasindaki Sevgiyi Baki Kilmaktir"

"Amerika Milletinin Turk Milleti ile Beraber Oldugundan Suphem Yoktur"
Mustafa Kemal


Yalanın “sır”ları bir bir dökülüyor, gerçek, bütün çıplaklığıyla gün yüzüne çıkıyor.

Çok önceden olmalıydı, bir gecikmişlik halidir yaşadığımız. Zamanı geçen her şey gibi. O da bütün çürümüşlüğü ve kokuşmuşluğu ile ortalık yere akıverdi.

Bazen bir bendin arkasında biriken suyun basıncı, zamanında kapaklar açılıp yeterli su akıtılmadığı için öylesine yükselir ki, o bentte küçücük bir delik açıldığında su basıncının bütün şiddeti o deliğe doğru yoğunlaşacağından delik patlar ve bütün bir bent bir anda sulara kapılır.

Onur Öymen'in Kürtlere yönelik devlet katliamlarını Meclis kürsüsünden savunduğu konuşması Kemalizm bendine ilişkin tam da böyle bir rol oynadı.

Kemalizm küçük burjuva ideolojisi midir, burjuva ideolojisi mi? Sol kanadı, sağ kanadı var mıdır, ilerici midir, “Cumhuriyetin kazanımları”ndan geriye düşülür mü vb. tartışmalar birden geri plana düştü ve Kemalizm faşizm midir, “******* faşist miydi” sorgulaması her şeyin önüne geçti. 80 yılda tartışılmayan ne varsa 8 saatte tartışılır hale geldi.

Kemalizmin ideolojik hegemonyası, Kürtler ve politik İslamcılarca önemli ölçüde kırılmıştı, şimdilerde kalan Aleviler de çemberin dışına çıkma arayışında. Kemalizmin temel ideolojik paradigması olan “tek tipleştirme” darmadağan oldu.

70-80 yıl önceki politikalarla bugünün yönetilemeyeceğini burjuvazinin egemen kesimleri de biliyor, onların emperyalist efendileri de. Faşist devlet aygıtını yönetme ayrıcalığını elinden kaçırmak istemeyen faşist subaylar ve onların bürokrasi ve yargı içindeki faşist uzantıları ile onlarla aynı doğrultudaki faşist siyasi partilere kaldı Kemalizm. Kuşkusuz ırkçı-faşist eğitimle beyinleri dumura uğratılmış, kirli savaşın ırkçı-şoven ideolojik atmosferi içinde yetişmiş, yaşam tarzını korumak için Kemalizmi tutunacak son dal olarak gören, ana gövdesini şehirli küçük burjuvazinin oluşturduğu önemli bir kitle de varlığını korumaktadır. Ne ki, art arda açığa çıkan gerçekler bunların bir kısmını faşizm yönünde tutuculaştırırken giderek artan bölümün hayal kırıklığı içinde ana kitlenin dışına savrulmasına neden oluyor.

Kemalizme dair gerçekler hangi biçimde ve kim tarafından dile getirilmiş olursa olsun devrimci bir rol oynamaktadır. Türk halk bilincinden Kemalizm sökülüp atılmadıkça halk bilincinin aydınlanmasından söz edilemez. Kemalizm bu coğrafyanın en büyük karanlığıdır.

Bu karanlığın sür git devam etmesinde ne yazık ki Türkiye'nin ilerici kuvvetlerinin de payı büyüktür. Her şeyden önce onlar kendi bilinçlerinden Kemalist karanlığın perdesini bütünüyle yırtıp atabilmiş değildir.

Kemalizmin bir burjuva ideolojisi olduğu kuşku götürmez bir gerçek.

Peki nasıl bir burjuva ideolojisidir bu, belirleyici niteliği nedir, ilericilik mi gericilik mi?

Bu soru yanıtlamaya çalışılırken çoğunlukla ne Türkiye'nin özgünlükleri hesaba katılmıştır, ne de tarih bir “süreç” olarak kavranmıştır. Kemalizmin en sert eleştiricilerin bir bölümü dahi ondaki “tarihsel ilerlemecilik”ten kuşku duymamışlardır.

Kemalizmin Mustafa Kemal'le başından itibaren var olmadığı, M. Kemal'in eylemlerinin belirli bir tarihsel andan sonra oluştuğu çoğunlukla hesap dışı bırakılmaktadır.

Kemalizmi işgal karşıtı mücadeleyle başlatmak en büyük yanılgıdır. İşgal karşıtı mücadelede Kürtler vardır, yoksul köylü gerilla hareketi vardır, komünistler vardır, İslami kurtuluş gayesi ile katılanlar vardır; Türk toprak ağaları ve ticaret burjuvazisinin temsilcileri, İttihat ve Terakki'nin ardılları vardır. M. Kemal bu son üç kesimin en önde gelen politik sözcülerinden biridir.

İşgalden kurtuluş mücadelesinde M. Kemal vardır ama Kemalizm yoktur. Bu dönemin bütün aktörlerinin az çok temsil edildiği bir Meclis, işgale karşı mücadelenin en üst organıdır. Türk toprak ağaları ve ticaret burjuvazisi ile Osmanlı artığı ittihatçı bürokratların temsilciliğini yapan M. Kemal liderliğindeki burjuva koalisyon her türlü burjuva hile ve despotlukla Mecliste ipleri eline geçirmiştir. Bu burjuva koalisyonun Kemalizmle hiçbir ilişkisi yoktur, bu yönde bir programdan da söz edilemez. Kaldı ki, bu koalisyon içinde daha sonra M. Kemal'in idam ettirdiği ya da sürgüne gönderdiği onlarca şahsiyet vardır. Bütün burjuva dalavere, despotizm ve katliamcılıklar, emperyalist işgalin sona erdirilmesini söyleyenlerden ve saltanatın kaldırılmasını onaylayanlardan olan bu burjuva aktörlerin tarihsel olarak ilerici bir rol oynadıkları gerçeğini karartmaz.

Cumhuriyetin ilan edilmesi, 1924 Anayasası'nın hazırlanması ve Hilafetin kaldırılmasında M. Kemal'in birinci derecede etkili olduğu doğrudur, yine de bunlar birebir Kemalizmle eşitlenemez.

Cumhuriyetin ilanı, 1922'de saltanat yönetimine son verilmesinden sonra ortaya çıkan devlet biçimine göre bir tarihsel ilerleme sayılmaz. Saltanatın ilgasıyla birlikte kesin olarak eski devlet biçimi reddedilmiş, “hakimiyetin kayıtsız şartsız millete” ait olduğu yeni bir devlet biçimi benimsenmiştir. Bu, adı konmamış demokratik yönü zayıf da olsa burjuva cumhuriyet yönetimidir. 1923'te cumhuriyetin ilanı, daha ileri bir hamle değildir. Tam aksine cumhuriyetin ilanı M. Kemal'in diktatörlük hevesini ifade eder. M. Kemal'in amacı Meclisin denetiminde ve Meclise karşı sorumlu olan hükümeti kendi denetimine ve sorumluluğuna almaktır. Cumhuriyetin ilanından önce her bakan Meclis içinden, Meclis tarafından ayrı ayrı seçilirken cumhuriyetle birlikte hükümet topyekün Meclis onayına sunulmakta ve bakanlar kurulunu onaylamak Cumhurbaşkanı yetkisine bırakılmaktadır. Meclisin bu yetki devrinin tarihsel bir ilerleme sayılmayacağı açıktır. M. Kemal'in belirleyici rolü ne derece olursa olsun, hangi biçimde değerlendirilirse değerlendirilsin cumhuriyetin ilanı Kemalizmin bir tezahürü olarak değerlendirilemez. Ortada henüz bir “Kemalizm” yoktur ve cumhuriyetçilik saltanatın kaldırılmasından sonra yalnızca M. Kemal'in değil burjuva koalisyonun genel eğilimidir. Aralarındaki tartışma cumhuriyete dair değil, bu vesileyle M. Kemal'in kendine diktatörlük yolunu döşemesine ilişkindir.

Aslında cumhuriyetin kendinden önceki döneme (1. Meclis) göre bir gerilemeyi temsil ettiği 1924 Anayasası ile de bellidir. Cumhuriyetin ilanından sonra yürürlüğe konan yeni Anayasa, 1921'in görece demokratik Anayasasına göre açık bir geriye düşüşü resmeder. Aynı zamanda Kürtlerin cumhuriyetten dışlanarak bunun bir Türk Cumhuriyeti ve Türklerin egemen ulus olduğunu tescil eder bu Anayasa.

1922'de saltanat kaldırılırken Hilafet de Meclise bağlı bir kurum haline getirilmişti. 1922'den geriye kalan bu ceset 1924'te gömüldü. 1924 Anayasası gibi Hilafetin kaldırılması da salt M. Kemal'in değil burjuva koalisyonun genel yaklaşımını ifade ediyordu. M. Kemal'e muhalefet eden işgal karşıtı burjuva koalisyon önderlerinin Hilafetin kaldırılmasına karşı çıkışları söz konusu değildi.

İşgal karşıtı mücadelede Türk toprak ağaları ve burjuvazisi ile kader birliği yapan hatta bu kader ortaklığına sadakatin gereği sayıp o dönemde patlak veren kimi Kürt isyanlarının bastırılmasına onay veren Kürt yerel egemenler, ulusal hakları ve varlıkları yok sayılarak ihanete uğramalarına 1925 isyanıyla karşılık verdi. M. Kemal ayaklanmayı vahşice bastırmakla yetinmedi, bu vesileyle Takrir-i Sükun Kanunu ilan ederek bütün muarızlarından (muhaliflerinden) kurtulmanın yolunu aradı.

M. Kemal önderliğindeki burjuva koalisyon daha önce Çerkes Ethem ve komünistleri hile ve despotlukla ezmişti, sonra Kürtleri aşağılayarak ve katlederek bir kenara itti. Ve en sonunda M. Kemal kendi fraksiyonu dışında kalan işgal karşıtı mücadelenin diğer burjuva önderlerini (K. Karabekir, R. Orbay, A. F. Cebesoy vb..) saf dışı bıraktı. Bu, aynı zamanda onun tam diktatörlüğü için artık hiçbir engel kalmadığı anlamına geliyordu.

“Kemalizm”le ifade edilen M. Kemal'in tasarımlarını ve uygulamalarını en doğru biçimde onun tam hakimiyeti sağladıktan sonraki süreçte yaptıklarıyla değerlendirebiliriz.

Her ne kadar “Kemalizm” terimi 1930'lu yıllarda kullanılmış olsa da gerçekte onu Şeyh Said isyanının bastırılması ve Takrir-i Sükun'la başlatmak daha yerinde olur. 1930'larda Kemalizm her şeyiyle ete kemiğe büründü. 1925-'38 yıllarındaki uygulamaları Kemalizmin biçimlenme dönemi olarak tespit etmek 1925 öncesini yok saymak anlamına gelmez. Yine de daha önce de belirtildiği gibi M. Kemal'in her türlü muhalefet basıncından kurtulduktan sonra ve kendini sınırsız yetkilerle donatmasıyla birlikte atılan adımların Kemalizmin içeriğini doldurduğunu söylemek gerekir. Kuşkusuz bu dönemde, kimisi ilerlemeyi ifade eden burjuva modernizme dair kimi düzenlemeler yapılmıştır, ama bunlar Kemalizmin niteliğini belirleyici değildir.


8. Eki 2014, 04:04
Mesaj Re: Kemalizm Fasizmdir.
Peki nedir Kemalizm?

1- Kemalizm soykırımcılıktır. İttihatçıların soykırımcılığı Kemalistlerce devralınmıştır. Şeyh Said, Ağrı ve Dersim isyanları sırasında Kürtlere karşı uygulanan vahşi saldırılar birer “katliam” düzeyini aşan planlı birer soykırım niteliğindedir. Yapılanlar, BM'nin çerçevesini çizdiği soykırım tanımına bir değil bir çok bakımdan uygun düşmektedir.

Kadınlar ve çocuklar da dahil hedef alınan topluluğun bütün üyeleri ya canlı canlı yakılmış, ya kurşuna dizilmiş, ya da “fare gibi zehirlenmiş”lerdir. Topraklardan sürülme, ailelerin dağıtılması, çocukların zorla ailelerden alınması diğer soykırımcı uygulamalardandır. Keza, Anadolu'nun gayrimüslimleştirilme süreci Kemalistlerce devam ettirilmiştir.

2- Kemalizm asimilasyonculuktur. Kürt ulusu ve diğer Müslüman ulusal azınlıklar ancak Türklüğe intikal etmeleri halinde vatandaşlık haklarından yararlanabilirlerdi. Bu, ulusal kimlikler kadar bunların binlerce yıllık tarih içinde oluşmuş kültürel birikimlerinin de reddi anlamına geliyordu. Anadillerini konuşma, anadilde eğitim hakları gasp edilmiş, bunların tarihi ve kültürel değerleri Türklüğe mal edilmiştir.

Hristiyan azınlıklara da Türk kimliğine boyun eğme dayatılmış, ulusal kimlikleri kabul edilse de onların da kültürel tarihi birikimleri Türklüğe asimile edilmeye çalışılmıştır.

Asimilasyon salt ulusal-kültürel-tarihi nitelikte değildir, aynı zamanda mezhep asimilasyonu söz konusudur. Devlet eliyle tek mezhep dayatması bunun açık kanıtıdır. “Türk”e özgü bir mezhep yaratma arayışıdır bu. Sünniliğin Hanefi mezhebi devletleştirilmiştir. Böylece, hem Kürtler içinde yaygın olan Şafiliğin asimilasyonu üzerinden Kürt kimliği zayıflatılacak, hem de Türkmen ve Kürt Alevileri Türk Sünniliği içinde zamanla eritilecekti. Kemalist “laiklik” tam da bu ırkçı-asimilasyoncu temeldeki Türkleştirme çabasının manivelalarından biriydi; ve gerçekte ilerici burjuva laiklikten uzak bütün coğrafyada tek tip Türk yaratma gayretinin ifadesiydi.

3- Kemalizm ırkçılıktır. Öyle ki, eşi benzeri görülmemiş bir ırkçılıktır bu. Bir yandan kafatasçıdır. “Türk kafatası” ölçüleri doğrudan M. Kemal yönetimi altındaki “bilimsel” bir kurul tarafından ortaya atılmıştır. Bu yönüyle Kemalizm Nazizmle özdeşleştirilebilir. Ama Hitler'in ırkçılığı Kemalizm yanında soluk kalır. Hitler, Germen ırkının üstünlüğünden dem vurmuştu. Kemalistler ırkçılıkta öylesine kendinden geçmişlerdi ki, Türkçenin bütün dillerin ve Türklerin bütün milletlerin (Afrikalılar hariç; onlar Türklerin aşağı ırkı sayılıyordu) atası sayıyorlardı; bir başka deyişle bütün diller Türkçeden ve bütün milletler Türklerden meydana gelmişti.

Öyle ki, Amerikan yerlilerinin Türkçe konuştuğu ve eski Anadolu medeniyetlerinin tıpkı Amerikan yerli medeniyetleri gibi Türk oldukları ileri sürülebiliyordu.. “Türk” efendiydi, üstündü, “damarlarında asil kan” dolaşırdı, coğrafyasında yaşayan ve kendini Türk saymayan herkese düşen tek görev Türklere hizmetkarlıktı. “Vatandaş Türkçe konuş”, “Ne mutlu Türk'üm diyene” vb. söylemler bu ırkçılığın popüler tezahür biçimlerindendi.

4- Kemalizm sömürgeciliktir. Kürtler, Kemalistlerin soykırım, asimilasyon ve ırkçılık politikalarına en çok maruz kalan toplum kesimini oluşturuyordu. Hepsi bu değildi, Kürtlerin ulusal varlığı inkar edilerek yaşadıkları topraklar siyasi ilhaka tabi tutuluyor, siyasi ilhakın gerçekleştiği yerlerde yer altı ve yer üstü zenginlikleri yağmalanıyordu. Keza, siyasi ilhakın tamamlandığı Kürt ahalinin bir kısmı zorla yerlerinden-topraklarından koparılıp sürgüne gönderilirken onların yerine Türk ya da Türklüğe asimile edilmiş unsurlar tipik kolonizasyon biçiminde yerleştiriliyor, böylece hakim ulusun yerel dayanakları oluşturulmaya çalışılıyordu. Bunlar tipik sömürgeleştirme politikalarıydı. Elbette ekonomik ilhakın Kürdistan'ın daha yüksek düzeyde iç pazara bağlandığı 1950'lerden sonra derinleştiği, böylece siyasi ilhaka ekonomik ilhakın her bakımdan eşlik etmediği doğrudur. Fakat bu, 1925-'38 döneminde uygulamaya sokulan politikaların sömürgeleştirme amacına bağlanmış olduğu gerçeğini değiştirmez.

5- Kemalizm vahşi kapitalizmdir. İttihatçıların Ermeni ve Rumların soykırımdan geçirilmesi ve sürgün edilmesi yoluyla mal varlıklarına el konulmasına yönelik vahşi sermaye transferi politikası Kemalistlerce sahiplenilmiş ve sürdürülmüştür. Türk burjuvazisi bir ölçüde bu vahşi sermaye birikiminin ürünüdür. Kemalistler bu vahşi birikim sofrasına Yahudileri ve sürgün edilerek mal varlıklarına el konulan Kürtleri de kurban etmiştir.

Devlet yöneticileri, büyük ticaret ve sanayi burjuvazisi ve büyük toprak sahipleri egemen sınıf blokudur. Bunlar çoğunlukla iç içe geçmiştir. Devlet yöneticileri banka ve işletme ortağı, büyük toprak sahibi haline gelmiş, toprak ağaları ve türevleri parti ve devlet yöneticisi olmuşlardır. Emperyalizmle daha ilk anda sıkı bir işbirliği içindedirler. 1930'larda Nazi Almanyası ile ilişkiler çok güçlenmiştir. Bu dönemde, işçi sınıfı ve köylülük korkunç bir sömürü altında inletiliyordu. Çalışma koşulları herhangi bir yasaya bağlanmamıştı, iş günü yer yer 16-18 saate yükseliyordu, çalışanların hiçbir sosyal hakkı yoktu, ücretler düşük vergiler yüksekti. Temel ihtiyaç maddeleri ticareti devlet tekelindeydi ve devlet bu tekelci hakimiyete dayanarak bu maddelere çok yüksek fiyatlar dayatıyordu. Her bakımdan Türk kapitalizminin en vahşi birikim dönemiydi bu.

6- Kemalizm faşizmdir. Her türden demokratik hak ve özgürlükler rafa kaldırılmıştı. Tek parti vardı ve o da devletle bütünleşmişti. Sendika kurmak yasaktı. Ceza yasaları faşist Mussolini İtalya'sından alınmıştı. Nazi tipi kurumlaşmalar (Halkevi gibi) oluşturulmuştu. Sınırsız bir devlet terörü hüküm sürüyordu. Bir çok CHP-devlet yöneticisi kendisini faşist olarak tanımlıyordu. Tek şef diktatörlüğü vardı, şef kanunlar üstüydü. Ulusçuluk ırkçılık esaslıydı. Antikomünizm başlıca ideolojik argümanlardan biriydi. Antikomünizm-ırkçılık-şef kültüne koşulsuz tabiyet eğitimin temel felsefesiydi, bütün toplumu tek tipleştirme başlıca amaçlardandı. Sınıf farklılıkları yok sayılıyordu. İşte, Kemalizm bu altı oktur.


8. Eki 2014, 04:05
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 26 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 3 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma eklentiler gönderemezsiniz

Aranacak:
Geçiş yap:  
cron
© phpBB® Forum Software • Designed by Vjacheslav Trushkin for Free Forums/DivisionCore.
Türkçe çeviri: phpBB Türkiye Archiv | Contact & Abuse free forum hosting

web tracker