Zaman: 15. Eki 2018, 15:50

Tüm zamanlar UTC + 3 saat


Forum Katagorileri
Ara


Advanced Search
Sayfaniza Ekleyin
The HTML code below contain all the necessary code to link to userboard.org please feel free to add it to your site.



Effect of above code: DEVRIM KURTULUS



Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
FollowersFollowers: 0
Sık kullanılanlarSık kullanılanlar: 0
Görüntüleme: 478

 Din Savaslari Özünde Sinif Savaslaridir 
YazarMesaj
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01.2012
Mesajlar: 668
Konum: kurtulusum@hotmail.de
Gender: Male
Mesaj Din Savaslari Özünde Sinif Savaslaridir
"Teorik olarak, her savaşın, politikanın başka araçlarla bir devamı olduğunu unutmak büyük bir yanılgıdır." (Lenin, Sosyalizm ve Savaş, syf 63) diyen Lenin, savaşı sınıf mücadelesinin politik cephedeki en şiddetli, yani "siyasi mücadelenin en yüksek biçimi" olarak ifade etmiştir. Lenin'in de ifade ettiği gibi savaş, içinde bulunulan toplumsal koşullardan, sınıfların ürettiği politikalardan ayrı olarak ele alınamaz.

Savaşların temelinde her zaman çatışan sınıfların, ulusların, politik grupların çıkarları vardır. Sınıflı toplumlar tarihi sınıf savaşımlarının tarihidir. Bir savaşın karakterini, onun halkın mı, yoksa bir avuç egemen sınıfın mı çıkarlarına hizmet ettiğini anlamının tek yolu soruna bilimsel temelde sınıfsal bakmaktır. Bunun için savaşı yöneten sınıfların nitelikleri ve amaçları incelenmelidir.

Egemen sınıfların tarihinde din etkili bir silah olarak önemli bir yer tutmaktadır. Sömürüsünü meşrulaştırmak, sömürge elde etmek, daha iyi yaşam koşulları isteyen emekçi halklara karşı zor kullanmak için çoğu kez din bir maske, bir araç olarak kullanılmıştır. Egemen sınıfların tarihine "din savaşları" olarak geçen Haçlı Seferleri, İslam'ı Yayma Savaşları, Katolik-Protestan çatışması vb... hepsi ancak sınıfsal, ulusal ve sömürgeci amaçlarla açıklanabilir.

Avrupa'da gelişen burjuvazinin Afrika, Asya ve Latin Amerika'da yürüttüğü yağma ve sömürge savaşları burjuva sermayesinin Avrupa'da daha sonra sanayi sermayesine dönüşerek atılım yapmasında temel bir işlev görmesine rağmen bu savaşlar egemenlerin tarihçileri tarafından din adına yapılan, "Hıristiyanlığı Yayma Savaşları" olarak gösterilmiştir. Oysa Avrupa burjuvazisinin önünde yürüyen Haçlı papazlarının hemen ardında egemenlerce dönemin en modern ve tahrip edici silahlarıyla donanmış ordular yürümektedir. Bunlar kimi zaman hammadde, kimi zaman ucuz işgücü, kimi zaman da sermaye ihracı için Afrika'nın, Latin Amerika'nın, Asya'nın gelişmemiş toplumlarını talan etmiş, egemenlerin çıkarı için din adına onbinlerce insanı gözlerini kırpmadan katletmişlerdir. Bunlar ister açıktan egemenlikleri, çıkarları için yapılsın isterse de dini söylemlerin arkasına sığınılarak yapılsın nitelikleri itibarıyla dini yayma amaçlı değil, egemen sınıfların sömürü amacına hizmet eden yayılmacı savaşlardır.

DİN NEDİR?

Din insanların anlayamadıkları, karşısında güçsüz kaldıkları doğa ve toplum olaylarını gizemli doğaüstü güçlerle açıklamaya yönelme olgusudur. Din belli tarihsel koşullarda ortaya çıkmıştır. Dini var eden bu tarihsel koşullar ortadan kalktığında dinin varlığı da son bulacaktır.
İlk insanın ortaya çıkışı birkaç milyon yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Oysa günümüzde yapılan arkeolojik kazılar ve bilimsel araştırmalar ilk dinsel düşüncelerin son 40-50 bin yıl öncesine dayandığını ortaya koymaktadır. Bunun nedeni insanın doğa olaylarının dış özelliklerini az çok kavrama ve yorumlamaya başlamasıyla ilgilidir.

Toplumların gelişimi içerisinde ilk toplumsal evre olan İlkel Komünal toplumda insan topluluklarının varlığını devam ettirebilmesi yaşadığı bölgenin çevresinde besin bulabilmesine bağlıydı. Bu besinlerse daha çok kolayca bulabilecekleri, avlayabilecekleri bitki ve hayvanlardı. Bu nedenle de insanlar bu dönem kendilerine yararlı olan hayvan ya da bitkinin suretini veya sembolünü yaparak veya temsili danslarla hayvanın, bitkinin bollaşmasını sağlayabileceğine ya da doğal afetlerin önüne geçebileceğine inanıyordu. Böylece bu koşullar altında bazı hayvanlara, nesnelere doğaüstü güçler atfedilerek tarihteki ilk din olan "TOTEMİZM" doğdu.
İnsan toplumunun gelişmesine paralel olarak ok, yay, ateş vb. bulunması insanların avcılığa yönelmesini ve besin sorununu çözmesini getirdi. Bu kez TOTEMİZM'in yerini "ANAMİZM" alır. ANAMİZM'in özü doğa olaylarına tapınmaydı. Bu dinde adını doğa olaylarından alan ve insansı özellikler yüklenen tanrılar bulunmaktaydı. Toplumun gelişmesiyle insanları doğadaki kötü ruhlardan koruyacak büyücüler ortaya çıkar. Büyücülerin ortaya çıktığı dönem toplulukların ihtiyaçlarını karşılamaktan öte fazladan ürün elde edebildikleri dönemdir. Çünkü toplumda tek işi büyücülük olan topluluk üyelerini besleyebilecek bir artı ürünün olması zorunluydu. Bu süreç topluluk içinde sınıfsal ayrışmaların öncelleri olarak bireyler arasındaki farklılıkların da ortaya çıkmaya başladığı bir dönemdi.

Yüz binlerce yıl süren ilkel toplumun son dönemlerinde (M.Ö.10-8 bin) tarımın bulunması ve üretimde hayvan gücünün kullanılmasıyla göçebe yaşam yerini yerleşik, en azından yarı-yerleşik bir yaşama bırakacaktır. Tarımla birlikte ilkel topluluk içinde bir çok şey de değişmeye başlar. O ana kadar toplumda var olan ve kadın egemenliğine dayanan anaerkil aile giderek yerini erkek egemenliğine dayanan ataerkil aileye, toplumsal mülkiyet de yerini zaman içinde özel mülkiyete bırakacaktır. Tarımla birlikte insanlar daha iyi ürün elde edebilmelerini sağlayacak, yağmur yağdırmak, sellerden korunmak vb. şeyler için tanrılara yakaracaklar, onlara ayinlerle ulaşmaya, gazaplarından korunmak için kurbanlar vermeye başlayacaklardı. Tüm bunların temelinde yatan ise aç kalmamak için daha iyi ürün almaktı.

Sınıflı Toplumlarda Din

İnsanların tarım, hayvancılık ve avcılıkta yaşadığı gelişmeler tunçtan, demirden silah elde etmesi giderek birlikte yaşama zorunluluğunu ortadan kaldırdı. Toplumsal emek zorunluluğu yerini bireysel emeğe, servet eşitliliği de yerini servet eşitsizliğine bırakmaya doğru evrilecektir. Bunların sonucunda özel mülkiyet ortaya çıkacak, ortaklaşa üretim ve ortaklaşa yaşam dağılmaya başlayacaktır.
İlkel Komünal toplumdan sınıflı ilk toplum biçimi olan Köleci Toplum'a geçişte iki sınıf şekillenir. Bir yanda savaşlar yoluyla ya da ilk başlarda özgür yurttaş olan bireylerin yoksullaşma ve borçlanması yoluyla oluşan köleler, diğer yanda ise köle emeğiyle varlıklarını iyice arttıran köle sahipleri vardır. Yine toplumsal yapıdaki bu değişimle birlikte dinde de değişimler yaşanacak; toplumsal gelişmeye paralel olarak din de biçim ve amaç değiştirecektir. Yani sınıflı topluma geçişle birlikte din de sınıfsal bir içeriğe bürünecektir.

Yazımızın ilerleyen bölümlerinde de görüleceği gibi din toplumların gelişimine bağlı olarak mevcut toplumun içinde bulunduğu koşullara, ihtiyaçlarına, gelişkinlik düzeyine göre biçimler almıştır. Buradan da kolaylıkla anlaşılabileceği gibi din toplumların kendi ihtiyaçları çerçevesinde kendi ürettikleri inanışlardır. İlerleyen süreçlerde toplumlar içinde sınıfların ortaya çıkması ile birlikte ise din asıl olarak egemen sınıfların hizmetinde ezilen sınıfları baskı ve sömürü altında tutabilmenin bir aracı olarak kullanılacaktır.

Tarihte bilinen ilk sınıflı toplum olan Köleci toplumda da din özellikle bu amaçla kullanılmıştır. Uzun yıllar boyunca özgürce yaşamış bir insan (ki, ataları da özgür yaşamışlardı) doğal olarak köleliği isteyerek kabul etmeyecekti. Her iki sınıfın çıkarının karşı karşıya geldiği bu durumda devlet bir baskı ve egemenlik aygıtı olarak tarihteki yerini aldı. Devletin işlevi; bir köle ayaklanması gündeme geldiğinde onun zorla bastırılması ve sömürünün baskı ve zor yoluyla devamını sağlamaktı. Ama devlet ve kurumlarından doğan bu denetim ve zor mekanizmasıyla bir kölenin tüm yaşamının denetim altına alınması mümkün değildi. Öyleyse egemenlere öyle bir araç gerekliydi ki, egemenliklerini, sömürülerini meşrulaştırsın; kölelerin ve diğer çalışanların yaşamının her anını kontrol edebilsin. Egemenler bu araca din vasıtasıyla sahip oluyorlardı.

Ulu ve her şeyi gören, bilen bir büyük güç vardı. Bu güç yani Tanrı, kendisine dolayısıyla da onun temsilcileri olan efendilere itaat etmeyenleri cezalandırırdı. Özgür bir insanın köleleştirilmesi gündeme gelmişse, bu tanrının isteği, yani onun kaderiydi. Eğer bu insan buna itiraz ederse tanrıya isyan etmiş oluyordu. Efendilere boyun eğmenin ödülü ise cennet, yani öldükten sonra mutlu bir yaşam olacaktı.

İlkel toplumda insanların bilmediği ve dolayısıyla da açıklayamadığı olaylardan doğan din böylece egemenlerin, köle sahiplerinin elinde kurulu düzenin sürdürülmesinde devletle birlikte en önemli araçlardan biri haline geliyordu. "... Sömürücü sınıflar... kendi sınıf baskılarını sonsuzlaştırmak için yığınların edilgenliğine, eylemsizliğine, onların tevekkülüne, yumuşak başlılığına, mutsuzluğun kaderde yazılı olduğu inancına muhtaçtırlar, ama, aynı zamanda, yığınların mutluluk umutlarının öteki dünyaya doğru çevrilmesi gerekir; geleceğe ait avutucu cennet umudu, sömürülen yığınlara yer yüzündeki 'fedakarlıklarının' ödülü olarak sunulmuştur..." (Georges Politzer, Felsefenin Temel İlkeleri, syf.193-194)

Tek Tanrılı Dinler

M.Ö. 5. yüzyıl ile M.S.7. yüzyıllar arasındaki dönem günümüzde bile hala en geniş yığınları etkileme potansiyeline sahip egemenlik araçlarından biri olan tek tanrılı dinlerin ortaya çıktığı ve belli bir sistematiğe sokulduğu bir dönem olması açısından oldukça önemli bir zaman dilimi olarak yaşanmıştır.

Tek Tanrılı dinler geçmişteki dini inançlardan bir çok yönüyle farklılık gösterirler. Bunların başında bireylerin en mahrem davranışlarına varana dek bütün hayatı düzenlemeye çalışması gelmektedir. Bu nedenle tek tanrılı dinler için "ahlak dinleri" tanımlaması da yapılmaktadır. Bu dinlerin bir diğer önemli yanı ise, geçmişteki diğer dinlere nazaran insanlara bir "kimlik"de sağlamasıydı; Musevi, Hristiyan, Müslüman gibi...

Yine bu dinlerle birlikte, dinin sömürüye dayalı sınıflı toplumlardaki misyonunu daha iyi yerine getirebilmesi için çok daha nitelikli bir şekillenme söz konusudur. Ayrıca tek tanrılı dinlerin çıkışlarında, içinde bulundukları koşullara göre ilerici yanları da vardı. Ve bu yanlarından ötürü de en geniş halk yığınlarınca kabul görmüşlerdi. Ama zaman içerisinde egemenler bu dinlerde var olan bu yanları törpüleyerek herşeyleriyle dinleri egemenliklerinin destek unsuru haline getirmeye çalışmışlardır. Bu tek tanrılı dinlere sırasıyla bakacak olursak;

YAHUDİLİK (MUSEVİLİK)

Tarihsel kökeni M.Ö. 1440'lara kadar uzanan Yahudilik, tek tanrılı dinlerin en eskisidir. Yahudilik kendi öğretisini zaman içinde sistemleştirirken aynı zamanda Hıristiyanlık ve İslamiyet'in de temellerini oluşturacaktır. Hıristiyanlık ve İslamiyet ayrıntılı olarak incelendiğinde, getirdikleri pek çok şeyin temellerinin Yahudilik'te olduğu görülecektir. Zaten Hıristiyanlık ve İslamiyet Yahudiliği inkar etmez, onun hak dini olduğunu kabul ederler. Fakat bu dinin bozulduğunu iddia etmektedirler.
Köleci toplumun hüküm sürdüğü koşullarda Mısır Firavunları ve köle sahipleri büyük bir bolluk içinde yaşarken, köle haline getirilen halk ağır bir baskı ve sefalet içindedir. Mısırlı egemenler sömürülerinin devamı için dini kullanıyorlardı. Bir yandan egemenlerin yoğun baskı ve sömürüsü, diğer yandan ise kabileler arası yoğun çatışmaların yarattığı koşullar içinde tanrılar giderek inandırıcılıklarını yitiriyorlardı. Çünkü var olan tanrılar ve dinsel öğretiler çok açık bir biçimde köleci sömürüyü ve baskıyı "meşru" göstermekteydi. Kabileciliğin hala güçlü olduğu bu dönemde yeni dinsel arayışlar gündeme gelir. Yahudilik bu tarihsel ve toplumsal koşullar içinde Musa'nın önderliğinde doğar.

Musa farklı kesimlerin çıkarlarını temsil eden "tanrıların yarattığı" kargaşaya son vermek için tek tanrı düşüncesini ortaya atar. İsrailoğulları'ndan Yetro'nun öğrencisi ve damadıdır. İsrailoğulları'nı Mısır köleciliğinden kurtarmak amacıyla yeni bir din ile donatan Musa İsrailoğulları'ndan bir halk yaratmaya yönelir. Bu tek tanrılı din düşüncesi sadece İsrailoğulları kabilesinin kurtuluşu için düşünülmüş olsa da, insanlık tarihinde önemli bir gelişmenin çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa geçişin ifadesiydi.

Yahudilik bir kabile dinidir. İsrailoğulları kabilesinin çıkarlarına göre şekillenmiştir. Ve onları diğer halklardan üstün tutmaktadır. Bu dinin en dikkat çekici yanı, onun bir halka özgü olması ve bu halkın diğer halklardan üstün ve ayrıcalıklı olduğunu ileri sürmesidir. Bu duruma en çarpıcı olan örnek, Yahudiliğin temelini oluşturan ve ahlaki değerleri savunan "On Emir"in içinde yer alan "çalmayacaksın" ve "komşunun varlığına göz dikmeyeceksin" kuralının sadece Yahudiler arası ilişkiler için geçerli olduğudur. Diğer halkların malını çalmak Yahudiliğe göre meşrudur; tanrı da buna izin vermektedir. Musa'nın Mısır'dan çıkmadan önce İsrailoğulları'na seslenişi bu çerçevede oldukça ilginçtir; "Mısır'dan eli boş çıkmayınız. Her kadın, Mısırlı komşusundan gümüşlü, altınlı takılar, süslü değerli giyitler alsın. Bunları oğullarınıza, kızlarınıza dağıtın, aşırın, Mısır'ı soyun."

Yahudilik öğretisi, ahlaksal değerlere önem veren (kendi içinde) diğer halklar karşısında savaşçı ve kendisini üstün gören bir halkın dini olarak şekillenirken, bir kabile dini olması özünde ırkçılığın da yaşam bulmasına neden olmuştur. Daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan ırkçı-şoven Siyonizm anlayışının kökleri Yahudiliğin bu anlayışından beslenmektedir.

HIRİSTİYANLIK

Dar anlamda Hıristiyanlık 1. yüzyılda Köleci Roma İmparatorluğu'nun Doğu eyaletlerinde İsa'nın vaazları ve ölmesiyle havarilerinin görüşlerini yaymasıyla var olmuşsa da öz olarak Museviliğin yeni koşullarla geliştirilmiş biçimidir denilebilir.
İlk Hıristiyanlığı kabul edenler o devirde Filistin'de yaşayan Essene adındaki bir Yahudi tarikatıydı. Bunlar kutsal kitaplarında geleceği müjdelenen Mesih'in bir gün gelip adaletsizliği, kötülüğü ve yozlaşmayı yok edeceğine inanıyorlar ve ortakçı yaşam sürüyorlardı. Hıristiyanlık köleci düzenin son dönemlerinde yani artık iyice bozulduğu, köleci üretim ilişkilerinin toplumsal gelişme önünde engel olduğu bir dönemde gündeme gelecekti. Köleci toplumun bunalımı giderek derinleşirken halkın yaşamı da her geçen gün çekilmez olmaktadır. Halk yığınlarının yaşamının her geçen gün daha da güçleşmesi, keyfi yönetim, insanların bilincinde mutluluğu getirecek Mesih inancını canlı tutuyordu. Çeşitli bölgelere yayılan bir çok vaiz insanlara sabırlı olmasını Mesih'in gelmek üzere olduğunu müjdeliyordu. Yoksul halkın tek umudu buydu ve canlı tutulmalıydı.

İşte bu toplumsal koşullar içinde yaşayan Marangoz İsa, bütün insanların kardeşliğine dayanan yeni bir düzen getiriyordu. Ona göre bütün insanlar tanrının çocuklarıydı ve insanlar sevgiyle bağlanmalıydılar. İsa öğretisi başlangıçta herkesi eşit bir yaşayışla mutlu kılmak istiyordu. Ama bu varlıklıların düzeninde sağlanamazdı. Çünkü varlıklılar yoksulları eziyordu. Bu yüzden İsa gerçek erdemin yoksullukta bulunduğunu ve tanrı katına ancak yoksullukla ulaşılabileceğini söylüyordu. Yine, ona göre insanların yüzlerini bile görmeyecekleri mirasçılarına servet biriktirmek için birbirleriyle boğazlaşmaları mutluluğu yok eden eşitsizliğin tek nedeniydi.

Aslında bu görüşlerin bir çoğu İsa'dan önce biliniyor ve pek çok vaiz tarafından da yayılmaya çalışılıyordu. Oysa hiçbiri İsa'nın yarattığı etkiyi yaratamamıştı. Çünkü İsa hiçbir ayrım gözetmeksizin dünyanın bütün yoksullarına sesleniyordu. Diğerleriyle arasındaki temel fark buydu. Bu seslenişle birlikte özellikle, bu dünyadaki egemen güçlerle herhangi bir uzlaşmanın reddedilmesi, ilk Hıristiyanlığın halkça desteklenmesini sağladı. Ayrıca Köleci Roma İmparatorluğu'nun başlangıçta bu yeni dine karşı sert tavır alması halkın desteğinin ve ilgisinin artmasını sağladı. Çünkü her şeyiyle gerici bir konumda olan imparatorluk halk üzerinde korkunç bir baskı kurmuştu. Ezilenler için yaşamlarından kaynaklı olarak bu yeni dinden başka umut ve sonlarından korkmalarını gerektirecek bir şey yoktu. Bu nedenlerden ötürü Hıristiyanlık kısa sürede özellikle büyük kentlerde ezilen sınıfların özlemlerini temsil eden siyasi bir hareket ve egemen sınıfların baskı araçlarına karşı Doğu halklarının geliştirdiği bir tepki haline geldi. Dönemin koşullarında bilimsel olarak çözümlenmese de toplumsal düzensizliğin aşırı zenginlik tutkusundan kaynağını aldığı görülüyordu. İsa bunun için yoksulluğu övdü, zenginliği kınadı.

Ancak bu toplumsal düzensizliği, halkın büyük kesiminin acı içinde olmasını engellemiyordu. Bu nedenle de görüşlerini metafizik bir sevgi anlayışıyla, hümanizmle pekiştirmek istiyordu. "Kutsal yasayı yıkmaya geldiğimi sanmayın. Ben yıkmaya değil, tamamlamaya geldim. Öldürmeyeceksiniz dendiğini işittiniz, ben bunu kardeşlerinize kızmayacaksınızla tamamlıyorum. Komşularını sev dendiğini işittiniz, ben bunları düşmanlarını da sev ile tamamlıyorum. Sağ yanağınıza kim vuruyorsa, sol yanağınızı da uzatın. İnsanların suçlarını bağışlarsanız, babanız da sizi bağışlar. Yargılamayın ki, yargılanmayasınız. Çünkü nasıl yargılarsanız öyle yargılanacaksınız." (İncil)
İsa'nın ölümünden sonra ikiye ayrılan öğrencilerinden büyük bir bölümü, İsa'nın öğretisini, yenilenmiş bir Yahudilik olarak sürdürmek istediler. Oysa Tarsuslu Paulus, Yahudi olmayanları da bu öğretiye çağırarak İsa'nın öğretisini güçlendirmek ve yaymak istiyordu. Bunun için de birçok Yahudi geleneğinden vazgeçerek, insanları Yahudi kurallarından vazgeçirilmiş bir "Yahudiliğe" çağırarak ilk Hıristiyanlığı kurmuş oldu. Hıristiyanların Saint Paul olarak da andığı Tarsuslu Paulus'un kurduğu bu yeni din başlangıçta egemen sınıfların çıkarlarıyla çatıştığı için ezilmeye çalışıldı.

"Bundan hemen hemen 1600 yıl önce Roma İmparatorluğu'nda da tehlikeli bir devrimci parti ortalığı kasıp kavuruyordu. Bu parti, dinin ve devletin bütün temellerini oyuyordu. İmparatorluğun iradesinin en yüce yasa olduğunu açıkça reddediyordu. Vatansızdı, enternasyonaldi. Galya'dan Asya'ya kadar bütün imparatorluk yüzeyinde yayılıyor, imparatorluğun sınırlarından ötelere taşıyordu. Bu parti, uzun zaman yeraltında gizli baltalama eylemlerinde bulunmuştu ama uzunca bir süreden beri gün ışığına çıkacak kadar güçlü olduğuna inanıyordu. Hıristiyan adı altında tanınan bu devrimci parti ordu da güçlü bir biçimde temsil ediliyordu..."(Engels'in Marks'ın Fransa'da Sınıf Savaşımları, 1848-1850 adlı eserine yazdığı önsözden)

Zaman içindeyse geleneksel Yahudi kavramları, köleci egemen sınıfların çıkarları yönünde değişmeye başladı. Bu süreç köleci toplumun feodal topluma dönüştüğü dönemdi. Ve bu yeni din eski toplumun yenilenmesinde devrimci bir öğe oldu. Yani İsa'dan yaklaşık 300 yıl kadar sonra, Hıristiyanlık bir devlet dini oldu. Gelecekteki yaygın egemenliğin sağlam temellerini atmakla beraber tamamen gericileşti ve özellikle Ortaçağ diye anılan çağda adı baskıyla bir zaman karşı olduğu işkence ile anılmaya başladı. Hıristiyanlık daha sonra zaman içinde Ortadoksluk, Katoliklik ve Protestanlık olarak üç büyük mezhebe ayrıldı.
Başlangıçta özellikle kölelerin ve ezilenlerin dini olarak ortaya çıkan Hıristiyanlık dininde eşitlik önemli bir yer tutuyordu. Ama egemenler arasında yer almakla birlikte çeşitli nedenlerle düzenden memnun olmayan kesimlerin temsilcileri Hıristiyanlığa katılınca, ilişkilerdeki eşitlik ve topluluğun kimi ilerici yanları, yavaş yavaş kayboldu. Ezilen halk yığınlarını sabır ve tevekkülle egemenlere karşı savaşımdan uzak tutan Hıristiyan öğretisi egemenlerin isteğine karşılık vermekteydi. Yapılması gereken bazı yanlarını törpülemekti. Egemenlerin ideologları kısa zamanda gördüler ki, Hıristiyanlığa özgü kadere bağlılık, boyun eğme ve yumuşak başlılık vaazları egemenlerin yararınaydı. Bunun üzerine daha önce İsa'yı çarmıha geren, ilk Hıristiyanları arenalarda aslanlara yem eden Roma egemenleri "ilahi gerçeği" keşfederek tutumlarını değiştirdiler. M.S. 313'te Hıristiyanlık Roma İmparatorluğu'nun resmi dini ilan edildi. Hıristiyan kilisesi önemli ayrıcalıklar elde etti. Ezilen halk yığınları şimdi sadece köle sahipleri için çalışmıyor, sömürüye kilise de katılarak çifte sömürünün kapılarını açıyordu.

Köleci toplumun miadını doldurması ve bunun yerine feodalizmin ortaya çıkışı ve evrimi ile birlikte Hıristiyanlık da feodalizme uygun bir biçim almakta gecikmedi. Feodalizm dönemi aslında Hıristiyanlığın "altın çağı"ydı. Oysa aynı dönem halk içinse "kabusa" dönüşmüştü. Hıristiyanlığın, yani kilisenin en bağnaz, en gerici ve en yobaz bir biçimde hüküm sürdüğü bir dönem. Bu dönemde kilise her şeye tamamen egemen bir durumdaydı. Ekonomiden, sanata, astronomiden hukuka, felsefeye kadar her şeyi tekeline almış ve her şey tanrı bilimine göre şekillendirilmişti. Kilise'nin dogmalarına karşı çıkan, bilime yönelen bir çok aydın, düşünür, bilim adamı bu çağda engizisyon mahkemelerinde işkenceli sorgulardan geçirilmiş, kimi zaman yakılarak, kimi zaman da işkenceyle katledilmişti.
Çünkü kilise bilimsel gelişmeyi iktidarı için tehlike olarak görüyordu: "... Romalı idarecilerin sallanan ellerinden Devletin bütün yetkilerini çok daha resmi bir kuruluşun hızla aldığını, bu kuruluşun adının kilise olduğunu da biliyoruz. Bu andan itibaren Hıristiyanlığın sosyal yanı, özlemleri, kararmıştı..." (Henri Lefebre, aktaran Burhan Oğuz,Türk Halk Düşünce ve Hareketlerinin İdeolojik kökenleri-1, syf 12)

Bu hızlı gericileşme anlaşılırdır. Çünkü artık kilisenin kendisi en büyük toprak sahiplerinden birisiydi. Kilise toprakları içinde çiftlikler, şatolar, bağlar, ormanlar, otlaklar, büyük sürüler ve değirmenler yer alıyordu. Bundan başka her köylü gelirinin onda birini kiliseye vermek zorundaydı. Köylünün ve zanaatçıların aşırı sömürüsü kilise zenginliğinin temelini oluşturmuştu. Engels bu gerçeği şöyle anlatmakta: "feodal kilise hiyerarşisi, aristokratik sınıfı oluşturuyordu; piskoposlar ve başpiskoposlar, manastır başpapazları, manastır başkanları ve öbür yüksek aşamalı papazlar. Bu yüksek kilise görevlileri. Ya imparatorluk prensleri ya da başka prenslerin metbuluğu altında, birçok serfler ve angaryalılar ile birlikte, geniş toprakları egemenlikleri altında tutan feodal beylerdiler. Uyruklarını sadece soyluluk ve prensler kadar acımasızca sömürmekle kalmıyor, ama bu işi daha tipik bir biçimde yapıyorlardı. Dolaysız zor dışında, dinin bütün mızıkçılıklarını; uyruklarının son mangırlarını sökmek ve kilise varlığını arttırmak için, işkencenin korkunçlukları dışında aforoz ve günah bağışlamanın tüm korkunçluklarını kullanıyorlardı. Belge sahteciliği, bu ulu kişiler için, günlük ve alışılmış bir para sızdırma aracıydı. Ama sıradan feodal yükümlülük ve vergiler dışında, ayrıca öşür de aldıkları halde tüm bu gelirler onlara gene de yetmiyordu." (Engels, Köylüler Savaşı, syf 41-42)

Doğu Akdeniz Ülkelerini Sömürgeleştirme Seferleri

Haçlı Seferleri XI. yüzyılın başları Batı Avrupa feodallerinin kilise tarafından kutsanan Hıristiyan ordularının Doğu Akdeniz ülkelerine yaptıkları seferlerle dikkat çeker. 1095-1270 yılları arasında sekiz sefer ile 1291'den sonra bir dizi küçük seferler düzenlenmiştir. Bu seferlerin görünürdeki nedeni dinseldir. Din adına yola çıkan ordular Hıristiyanların başta Kudüs olmak üzere "Kutsal şehirlerini" Müslümanlar'dan geri almaktır. Din egemenlerin yoksul halka hükmetmede kullandığı bir silahtır. Egemenler bu kez bu etkili silahı yeni topraklar ele geçirmek, yağma ve talan elde etmek için başka egemenlere karşı kullanıyorlardı. Geniş halk yığınlarını da bu savaşa çekecek olan "kutsal şehirlerin kurtarılması" söylemiydi.

Oysa gerçek hiç de böyle değildi. Avrupalı feodaller mülklerinin ve makamlarının bölünmemesi için bütün çocukları arasında paylaştırmaya yanaşmıyorlardı. Kalıtsal Yurtluklar Sistemi denen miras yönteminde miras büyük oğula kalıyor, küçük oğullar ise malsız, mülksüz ortada kalıyorlardı. Bunlar yeni toprakların yağması ile zenginleşmeyi, ele geçirilecek topraklarda kendi iktidarlarını kurmayı hedefliyorlardı. Doğu'nun, hayal gücünü zorlayan zenginlikleri üzerine anlatılan masallar da bu isteklerini kamçılıyordu. Bu masallarsa kaynağını Avrupalı tacirler ve Hıristiyan hacılardan almaktaydı. Avrupa ve Akdeniz'in tacirleri özellikle İtalyanlar, Anadolu ve Kuzey Afrika'daki çıkarlarını sağlamlaştırmak, bu pazarlarda egemen duruma gelmek istiyorlardı. Bu nedenle tacirler de bu "din savaşına" ellerinden gelen desteği sunuyorlardı. Öz olarak istekleri Doğu'nun ticaret yollarını ve limanlarını Müslümanların denetiminden çıkarmak ve ele geçirmekti.

Batı Avrupa'daki feodal krallıklar 10. yüzyıldan başlayarak büyük bir nüfus patlaması yaşamış, tarımsal alanların artmasıyla birlikte 11. yüzyılın başından itibaren feodal krallıklar yeni, yeni topraklar daha özcesi pazarlar arayışı içine girmiştir. Yeni topraklar, hükmedecek yeni kullar isteyen Avrupa hükümdarları Doğu'nun zenginliklerine göz dikmişlerdi. İspanyanın 8. Yüzyılda Müslümanlar tarafından Fethi Hıristiyan dünyayı bir İslam kuşatması altına sokmuştu. Hıristiyanlığın Yakındoğu'daki güçlü kalesi Bizans İmparatorluğu Emeviler ve Abbasiler karşısında büyük yenilgiler almış ve toprak kaybına uğramıştı.
1071'de Malazgirt Savaşı'yla Anadolu'ya giren ve İznik'i merkez edinerek Anadolu Selçuklu Devleti'ni kuran Türkler de Hıristiyan egemenliğini tehdit ediyordu. Selçuklu Türklerinin Fetihleri Doğu Akdeniz ve Ortadoğu'daki güçlü Abbasi halifeliğinin ve Bizans'ın iyice zayıflamasının ve dağılmasının nedeni oluyordu. Bölgede görünüşte iktidarlar olmasına karşın açık bir otorite ve iktidar boşluğu yaşanıyordu. Avrupalı feodaller bunu görüyor, yeni topraklar ele geçirmenin zamanı geldiğini, büyük güçlüklerle karşılaşılmayacağını düşünüyorlardı. Ayrıca Avrupa'daki köylüler ağır baskı ve sömürü altında eziliyorlardı. Bunların tepkilerini "Kutsal yerlerin kurtarılması" için Doğu Akdeniz'e akıtmak hem tepkileri yumuşatacak hem de Hıristiyanlığı, dolayısıyla da egemenleri güçlendirecekti.

Feodallerin ve varlıklı tacirler sınıfının çeşitli tabakalarının yağma amacıyla birleşmiş olan temsilcileri, Güney ve Doğu Akdeniz ülkelerine yapılacak askeri bir zafer hazırlıklarına etkin olarak katıldılar. Özellikle Roma Katolik kilisesi, bu hazırlıklarda etkin bir rol oynadı. Papalığın hükümet örgütü yeni toprakların ele geçirilmesi ve Hıristiyanlaştırılması ile gelirlerinin bir hayli artacağını umuyordu. Ayrıca kilise kendisine rakip olarak gördüğü Doğu Hıristiyanlık dünyasını da ele geçirmek, kendi bünyesinde eritmek istiyordu.

Feodaller ve tacirlerle çıkar birliği içerisinde olan kilisenin hükümet örgütü, Müslümanlara karşı bir haçlı seferi ile İsa'nın mezarının ve kutsal torakların kurtarılması sloganını ortaya attı. Hıristiyanlara, kutsal toprakları almak için Haçlı seferlerine katılırlarsa, bu hizmetlerine karşılık kendilerine ele geçirilen hazine ve topraklardan pay verileceği söyleniyordu. Bununla birlikte öteki dünyayla ilgili vaatler de unutulmuyordu. Örneğin sefere katılanların bütün günahlarının tanrı tarafından affedileceği, cennetten kendilerine toprak verileceği vb. kilise tarafından açıklanıyordu.
Din adına haçlı ordularına katılan köylüler aslında egemenlerin zenginliklerine yeni zenginlikler katmak için savaşıyorlardı. İyi örgütlenmemiş, yaya, güçlü silahlardan yoksun çocuk yaştaki köylülerden yaşlı köylülere kadar onbinlerce köylü egemenlerin zenginlik elde etme seferlerinde yaşamlarını yitirdiler. Savaşın sonunda yaşamlarında iyileşme bir yana daha çok sömürüldüler, daha çok baskı gördüler.

Başlangıçta haçlılar Doğu Akdeniz'de ele geçirdikleri bazı toprak parçalarında birkaç feodal devlet kurdular. Ama sefere katılan köylüler ne toprak ne de yağmalanan hazinelerden pay alamadılar. Yerel Müslüman halklar acımasızca katledildi, sömürüldü. Sonunda daha fazla baskı ve sömürüye dayanamayan halklar haçlıların Doğu Akdeniz'deki feodal devletlerine son verdiler. Bu seferler sırasında ilginç olan "din adına" yola çıkan bu ordulardan yerel Müslüman halk gibi yerel Hıristiyanların da baskı görmeleriydi.

Avrupa'da Sınıf Savaşımlarında Din Örtüsü

Feodal sömürünün en nemli ayaklarından birisini oluşturan Hıristiyan Kilisesi aynı zamanda köylülüğün üzerindeki temel baskı araçlarından birisiydi. Oluşturulan engizisyon mahkemeleri "dini korumak" adına iktidarını tehdit eden her hareketi açık zorla bastırmakla yükümlüydü. Ortaçağ boyunca birçok köylü hareketi egemenlerce bastırılırken, on binlerce köylü de kilise tarafından aforoz ediliyor, din düşmanı ilan edilerek katlediliyordu. Feodal sömürünün köylüler ve zanaatçılar üzerindeki azgın sömürü ve baskısı emekçi halk yığınlarının direnişlerini de beraberinde getiriyordu.

Köylülerin sınıf savaşımı çoğu zaman şehirlerdeki yoksul halk tarafından da desteklenmekteydi. Ezenlerle-ezilenler arasındaki çelişki başta Avrupa olmak üzere dünyanın bir çok yerinde kendisini isyanlarla ifade etti. "13. ve 14. Yüzyılda, köylü ve yoksul kentli ayaklanmaları dalgası hemen hemen bütün Avrupa'yı kapladı. 'Küçük çobanlar' isyanı denen 1251 isyanını; Hollanda'nın Güneyindeki ve Fransa'daki 1320 halk hareketini; 1305 ve 1307 yılları arasında İtalya'yı sarsan ve Dolcino tarafından yönetilen hareketi; Fransa'da 1357 ve 1358'in Etienne Marcel ve Jacgueire ayaklanmasını; İngiltere'de 1381'de Wat Tyler İsyanını; Bohemya'da 15. yüzyılın başında Hussite'ler (hüscüler) devrimci hareketlerini belirtmek gerekir. Büyük halk ayaklanmaları, Asya'da açılıp gelişmiş feodalite çağını belirledi. Bağdat Halifeliği'nde 8. ve 9. yüzyıllarda halk ayaklanmalarından; Delhi'de (Kuzey Hindistan) 14. yüzyılın başından, Hacı Molla yönetimindeki yoksulların başkaldırmasından, Çin'de 9. Yüzyılda köylü savaşından ve 14. Yüzyılda "Kırmızı Mendilliler" hareketinden; Kore'de, 1233'teki ve 15. Yüzyılın ikinci yarısındaki başkaldırmalardan sözedilmektedir. 15-16. Yüzyıllarda Japonya'da isyanlar oldu vb..." (İlkel, Köleci ve Feodal Toplum / Zubristki-Mitropolski-Kerov Syf.185-186)

Ortaçağ'da insanların yaşamının her anını belirleyen dinsel olguydu. Savaşım kilisenin baskı ve sömürüsüne karşı Hıristiyanlığın ilk dönemine dönüşünü amaçlayan "mezhep sapkınları" kendilerini çok çeşitli biçimlerde gösterebiliyordu. Belli başlı ayinlere ya da dinsel dogmalara karşı çıkma bunların en faal biçimleriydi. Ancak gerçek olan şuydu ki, her "mezhep sapkınlığının" temelinde üstü örtülü de olsa ekonomik ve toplumsal sorunlar vardı. "Kayıtlara göre 'küçük çobanlar', ütopik bir işe giriştiler; 'Her şeyden önce ruhban zümresinin, sonra keşişlerin kökünü kazımak; en sonu şövalyelerin ve soyluların hakkından gelmek.' Hareket zalimlere karşı açık bir isyan haline dönüştü. Katolik kilisesine karşı savaşım içinde, tanrı tanımaz anlayışlar doğuyordu. Ama o çağda yığınlar, henüz genel anlamıyla dine karşı müdahalede bulunamazlardı. Bunun içindir ki, 'Küçük çobanlar', Katolik kilisesinin yerine, yoksulların artık sömürüye boyun eğmeyecekleri başka bir örgüt koymak istiyorlardı. İsyancıların Katolik tören ve ayinlerini reddetmeleri buradan geliyordu. 'Küçük çobanlar'ın dinsel fikirleri, isyanın en yüksek aşamasında yoksul köylü ve kentlilerin çıkarlarını dile getiren bir tür mezhep sapmasıydı... Yığınların Katolik kilisesinin egemenliğine karşı savaşımı, Hüsçüler hareketini de nitelendiriyordu. Huss, kiliseye ait topraklara el konmasına, bilisiz, zevk ve eğlenceye düşkün açgözlü kişileri ruhban zümresi saflarından kovmaya ve böylece yeniden 'gerçek Hıristiyan kilisesini' yaratmaya çağrıda bulunuyordu. 'Köpeklerin önünden kemiği al, boğuşmayı bırakacaklardır; kilisenin malını elinden al, kiliseden yana olan bir tek papaz bulamayacaksın' diyordu." (İlkel, köleci ve Feodal Toplum, syf 188-189)
Bu örnekleri çoğaltmak fazlasıyla mümkündür. Bu hareketlerin biçimindeki dini motifler hareketlerin özünü belirlemez. Hareketlerin özünü oluşturan yan içinde bulundukları somut yaşam koşullarından kaynaklı ekonomik-toplumsal amaçlardı. "... 16. yüzyılın din savaşları adı verilen şeylerde bile, her şeyden önce, çok olumlu maddi sınıf çıkarları söz konusuydu ve bu savaşlar da, daha sonra İngiltere ve Fransa'da ortaya çıkan iç çatışmalar kadar, sınıf savaşımları idiler. Eğer bu sınıf savaşımları o çağda, dinsel bir nitelik taşıyor, eğer çeşitli sınıfların çıkar, gereksinme ve istemleri din maskesi altında gizleniyor idiyseler, bu hiçbir şeyi değiştirmez ve çağın koşulları ile kolayca açıklanır." (Engels, Köylü Savaşları, syf 52-53)

Yükselen Burjuvazi ve Hıristiyanlık

16. yüzyılda sömürüye karşı köylülerin isyanı giderek daha da keskinleşmeye başladı. Feodal düzen içinde gelişmekte olan kapitalist üretim ilişkileriyle birlikte güçlenen burjuvazi, köylülüğün bu isyanlarını kendi çıkarı için kullanmaya başladı. Pazara tek başına sahip olmak, iktidarı ele geçirmek isteyen burjuvazi, serfliğin kaldırılması, eşitlik, özgürlük gibi taleplerle birlikte köylülüğün gücünü arkasına alarak feodal iktidarlara karşı isyan bayrağını açtı.
Gelişen kapitalist üretim ilişkileri feodal üretim ilişkilerini alt yapıda tasfiye ederek hakim üretim tarzı haline gelmiş ve gelişmesinin önünde engel oluşturan, devlet yönetimi, din vb. kurumlarda da değişikliği zorunlu kılmıştı. Burjuvazinin gelişim çağında başlayan sınıf savaşlarında kilise hiç de kendisini bu savaşın dışında tutmadı. Hedeflenen feodal egemenlerdi. Ve kilise de en büyük feodal egemenlerden birisiydi. İşte bu nedenle Katolik kilisesi kesin olarak gerici feodal güçlerin yanında tüm gücüyle saf tuttu. Birçok karşı devrimci hareket gücünü ve esin kaynağını Katolik kilisesinden aldı. Katolik kilisesinin bu tavrı karşısında emekçi halk kitleleri, Katolikliğe ve din adamlarının gerici eylemlerine karşı ideolojik ve fiili savaşa giriştiler.

Burjuvazi Katolikliğe, yani feodal toplumun ideolojik temelini oluşturan din olgusuna karşı savaşırken sınıflı toplumun sömürücü bir sınıfı olarak dinden vazgeçmedi. Onun için amaç her şeyiyle dini ve kiliseyi ortadan kaldırmak değil, kendi çıkarları önündeki kiliseyi kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmekti.

Böylece burjuvazi kendi sınıfsal çıkarlarını daha iyi yansıtan Protestanlığa yöneldi. Katolikliğin kapitalist üretim tarzı önünde engel oluşturan birçok dogması ya kaldırılıyor ya törpüleniyor ve bu kez burjuvazinin çıkarlarını temel alan dogmalara yöneliyordu. Böylece Hıristiyanlık dinsel öğretisinde yeni egemen sınıfların çıkarına uygun değişiklikler yaparak, egemenlerin koltuk değneği olarak varlığını sürdürüyordu. Feodalizm miadını doldurduğundan; feodal egemenler ve kilise ne kadar direnseler de burjuvazinin gelişmesini engelleyemiyorlardı. Burjuvaziyse gelişebilmek için Hıristiyanlığı kendi ihtiyaç ve çıkarlarına uygun bir kalıba dökmeye çalışmıştı. Protestanlığın ortaya çıkışı da bunun içindi.

Burjuvazinin gelişebilmesi için kiliseyi aşması gerekliydi. Ama bu onun dine ihtiyacı olmadığı anlamına gelmiyordu. Bu dönem başını Almanya'da Luther'in, Fransa'da Calvin'in çektiği kısa bir süre sonra da Avrupa ve İngiltere'yi saran reform hareketlerinin, Protestanlık mezhebi şalı altındaki burjuvazinin emekçi sınıfları da peşine takarak gerçekleştirdiği ayaklanmaların olduğu dönemdi. Ancak bu hareket Almanya'da yenildi, Fransa'da ise başarıyla sonuçlandı. İngiltere'de ise burjuvazinin üstünlük elde ettiği bir uzlaşmayla son buldu. Ama bir süre sonra Calvincilik de Fransa'da ezildi.

Ancak ne varki rüzgar yükselen burjuvaziden yanaydı. Bu süreçten sonra burjuvazi feodalizmle politik, ekonomik, kültürel her düzeyde, radikal bir mücadeleye girdi. Burjuvazinin bu sefer mücadelesi açıktan sahip olduğu ideolojik silahla ve büyüyen ekonomik gücüyle iktidarın en büyük güçlerinden olan kiliseyle cepheden bir mücadele şeklinde sürdü. Ve bu süreç burjuvazinin feodalizmi alt etmesiyle sonuçlandı.
Burjuvazinin, yani yükselen gücün karşısında tutunulamayacağının görülmesiyle Hıristiyanlık öğretisi kendisini ilk olarak Protestanlık biçiminde sürece uyarlamıştı. Ancak bu tarihsel akış karşısında duramayacağını gören Katolikler ve Ortadoksluk da çok geçmeden kendilerini yeni düzene uyarlamışlardır. Burjuvazi iktidarı ele geçirene kadar kilisenin dogmalarına karşı bilimin öncülüğünde savaşmıştı. Ama bu savaş iktidarın alınmasıyla sona ermekte gecikmedi.

Burjuvalar da sınıflı toplumlardaki yeni tip bir egemenlerdi. İktidarları da sınıflı toplumların hepsinde olduğu gibi temel olarak baskı, şiddet ve insanların bilinçlerinin esir alınmasına bağlıydı. İşte bu nedenle burjuvazi iktidarı ele geçirdikten sonra daha kısa bir süre önce amansızca savaştığı kiliseyi yanına almakta ve onu emekçi halklara karşı kullanmakta hiçbir sakınca görmedi. Çünkü burjuvazi kendi karşıtını da var etmişti ve proletaryanın bilinçlenmesine, dinsel dogmalara karşı inançsızlığına bir yerde nokta koymalıydı. "Fransız ve Alman burjuvaları için son çare, tıpkı bir geminin güvertesinde çalımla tüttürdüğü purosunu, deniz tutunca, usulcacık denize bırakıverin delikanlı gibi, özgür düşüncelerini sessizce bırakıvermekti. (dine karşı -bn) alaycı kişiler, birbiri ardına, görünüşte sofulaştılar, kiliseden, onun dogmalarından ve ayinlerinden saygıyla söz ettiler ve hatta sonunculara, kaçınamadıkları ölçüde uydular. Fransız burjuvası, Cuma günleri perhiz tuttu; ve Alman burjuvaları, Pazar günleri kilisedeki yerlerinde uzun Protestan vaazlarını sonuna kadar dinlediler. Materyalizm başlarına belaya sokmuştu." (Marks-Engels, Din Üzerine, syf 293)

Burjuva devrimler çağında burjuvazi kendi pazarı doyunca başka pazarlara yönelir. Bunun anlamı ise hala feodalizmi yaşayan halkların sömürgeleştirilmesi, dolayısıyla da bu tür ülkelerin işgal edilmesiydi. İlerleyen on yıllar içinde Batılı kapitalist ülkeler, dünya halklarını teker teker sömürgeleri haline getiriyorlardı. Bunu yaparken de bazen açık zoru bazen de dini söylemlerle "ikna" yöntemini kullanıyorlardı. Dünyanın sömürge ülkelerindeki bir çok halkın ilk önce İncil'le ardından da sömürü ile tanışmış olması bu açıdan oldukça dikkat çekicidir.

Özellikle Afrika ve Latin Amerika'da yaşananlara bakıldığında bunu somut olarak görmek mümkündür. Öyle ki, bu durum halkların atasözlerinde bile kendine yer bulabiliyordu. "Beyazlar ülkemize geldiği zaman, onlar İncil'e biz toprağa sahiptik; şimdi ise bizim İncilimiz, onların toprağı var". Afrika atasözünde dile getirilenler her şeyi yalın çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

Latin Amerika, Asya ve Afrika içlerine ilerleyen ve burjuvazinin sömürgelerini arttıran işgal ordularının silah kadar ayrılmaz bir parçası da misyonerlerdi. Askeri zorla ele geçirilen, hammadde kaynakları, doğal zenginlikleri ve insan gücü yağmalanan sömürgelerde misyoner papazları tanrının dini Hıristiyanlığı yaymak adına sömürge savaşlarını, işgal ordularını kutsuyordu. Ele geçirilen ülkelerdeki halklar arasında sömürünün kalıcılığını ve halkların uysal, boyun eğen, kaderini kabul eden topluluklar olmasını sağlamak için din adamları halkların eski din inanışlarını, kültürlerini parçalıyor; onlara İncil'i sunuyorlardı.

İSLAMİYET ÖNCESİ ARAP YARIMADASI

Araplar İslamiyet öncesi Arap Yarımadası'nda göçebe olarak yaşıyorlardı. Geçimlerini ise hayvancılıkla sağlıyorlar, ayrıca bazı Araplar da Arabistan'ın iç kesimindeki vahalarda tarımcılık yapıyorlardı. Bunların yanında önemli geçim kaynaklarından biri de çöl adeti olan Kervan soygunlarıydı. Arapların İslam öncesi örgütlenme biçimleriyse Bedevi klasik sistemidir.
Bu sisteme göre kabilenin saygın üyelerinden oluşan bir meclis bulunurdu. Kabile yaşamında kurallar daha çok ataların adetlerine göre şekilleniyordu ve toprakta özel mülkiyet yoktu. Otlaklar, su başları, hatta yer yer sürüler kabilenin ortak malı durumundaydı. Mekke ise bulunduğu konum itibarıyla ticaret merkezi halini almış ve burada yerleşik hayata geçilmeye başlanmıştır. Yerleşik yaşam, ticaretin gelişmesi ve bu yolla edinilen kişisel servet kabile yaşantısının çöküşünü hızlandırıyordu. Kabile bağları gevşedi. Kabileler arası dayanışmanın yerini ticari kaygılar ve daha fazla kazanma anlayışı aldı. Mekke'nin git gide şehirleşmesi, kabile üyeleri ve kabileler arasında doğan hiyerarşi nedeniyle burada ayrı bir yönetim biçimi ortaya çıktı. Bu yönetim biçiminde şehir, bir meclis tarafından yönetiliyordu. Meclis ise yetkileri babadan oğula geçen ve yetkili olanların yetki alanları birbirinden ayrı on reisten meydana geliyordu. Tapınan Kabe sayesinde Mekke kutsal kent kabul ediliyordu. Şehir yönetimi tarafından ticaretin gelişmesi için kabileler arasında barış ilan ediliyor ve bu dönemde kabileler Mekke'deki tapınağı ziyaret ederek hac ziyaretlerini yerine getiriyorlardı. Ekonominin temelini oluşturan Kervanlara, yani ticarete yönelik soygun ve talanlar bu dönemlerde azalsa da devam ediyordu. Süren savaşlar ve parçalanmaya yüz tutsa da kabilecilik ticaretin ve toplumsal yaşamın önündeki en büyük engeldir. Yaşamı ve kabileler arası ilişkileri düzenleyecek bir örgüte ihtiyaç duyulmaktaydı. Bu örgütte devlet olacaktı.
Arabistan'da Kabile yaşamı kökünden sarsılıyordu. Ama gelişen bir kölecilik yaşanmıyordu. İlkel komünal toplumdan sonra doğal gelişim seyri içinde yaşanacak evre, köleci toplumdu. Oysa Arabistan'da köleci ilişkiler gelişmemiş, yani köle emeği toplumsal üretimin ve gelişimin temelini hiçbir zaman oluşturmamıştır. Sosyal yaşam içerisinde köleler ve köle sahipleri bulunmasına karşın köleler daha çok ev işlerinde, kervanların korunmasında ve cariye olarak kullanılmaktaydı. Üretimde köle emeğinin kullanılması çok ender görülen bir şeydi.

Dinsel anlamda ise İslamiyet öncesi egemen olan din putperestlikti. Her kabilenin, her biri bir tanrıyı simgeleyen çok sayıda putu vardı. Putlar genellikle kadın, kuş, aslan vb. şekillerde tasvir edilmişti. Tüm kabilelerce kutsal kabul edilen Kabe'nin içi putlarla doluydu. Arabistan'da Kabe dışında bu dönemde yüz kadar daha tapınak bulunuyordu. Yahudilik ve Hıristiyanlık da zamanla tüccarlar aracılığıyla Arabistan'a girmişti. Ancak Araplar kendilerine yabancı gördükleri bu dinlere ilgi göstermemişlerdi. Bu dinler Arabistan'da tek tük taraftar bulmaktan öteye gidememişti. İslamiyet, Hıristiyanlıktan farklı olarak bu tarihsel koşullar içerisinde var oldu. Hıristiyanlık doğduğunda Roma devleti Köleci bir devletti. Hıristiyanlık da bu köleci devletin otoritesini reddederek ezilen kesimlere umut taşıyarak var olmuştu. Oysa İslamiyet'in çıktığı koşullarda Arap Yarımadası'nda kabile ilişkileri yıkılmaya yüz tutmasına karşın hala egemendi. Bu nedenle de gelişim çizgisi Hıristiyanlıktan farklı bir hat izleyecekti.

İslam İmparatorluğunun Doğuşu ve Gelişimi

Mekke'nin Kureyş Kabilesi'nin Haşimi ailesinden olan Muhammed (570-632) ilk olarak Allah'tan kendisine vahiy geldiğini açıkladı. Kısa sürede toplumun alt kesimlerinde köleler, mülksüzler ve küçük zanaatçılar arasında bu yeni din yayılmaya başladı. Mekke'nin ileri gelenleri bu tektanrılı dinin Mekke'nin kabileler üzerindeki siyasal etkinliğine son vermesinden ve böylece ticaret bağlarının baltalanmasından korkuyorlardı. Bu nedenle Müslümanlar üzerinde baskı kurmaya başladılar. Hatta bu baskıyı Muhammed'in öldürülmesini planlamaya kadar götürdüler. Bu baskılar ve suikast girişimleri karşısında Muhammed ve az sayıdaki Müslüman 622 yılında Mekke'den ayrılarak Medine'ye göç (Hicret) ettiler.

Muhammed'in Medine'ye gelişindeki nedenlerden birisi buradaki Yahudilerin kendisini kitaplarında vaat edilen Mehdi olarak tanıyacakları umuduydu. Bu nedenle de birçok Yahudi geleneğini İslam bünyesine almıştı. Muhammed'in beklentisi gerçekleşmedi, Yahudiler İslamiyet'e yönelmediler. Bunun üzerine Yahudi gelenekleri terk edildi ve Yahudilere karşı düşmanca tavır alındı. Örneğin başlangıçta Müslümanlar dua ederken yüzlerini Yahudilerin kutsal şehri Kudüs'e çeviriyorlardı. Ama artık Kabe'ye çevirdiler. 624 yılına gelindiğinde ise, Medine'deki üç Yahudi Kabilesi'nden ikisi Medine'den zorla çıkarıldı. Medine'de kalan Kurazya isimli Yahudi kabilesinin ise tüm erkekleri kılıçtan geçirildi. Kadın ve çocuklar ise köle haline getirildi. Her üç kabilenin malları da Müslümanlar arasında paylaşıldı. Yahudiler'e yönelik sürgün ve katliamın nedeni dinsel bir konudaydı. Ama bu dinsel çelişkilerin temelini aslında ekonomik çıkarlar oluşturuyordu.

Hayber Vahası'nda bulunan Hurmalıklar büyük bir zenginlik kaynağıydı ve Medine'deki Yahudilerin elindeydi. Yahudilerin elindeki bu zenginliği ele geçirmek isteyen Müslümanların öne süreceği ilk ve en önemli bahane dinler arasındaki çelişkiydi. Medine'de gelişmeye başlayan Müslümanlar Eyuk ve Hazdarj Arap Kabileleri'nin reisleriyle ittifak kurdular. Muhammed 8 yıl boyunca Mekke ile savaştı. Savaş Hicaz'ın Bedevi kabilelerinin Müslümanlar'ın safına geçmesiyle Müslümanların lehine sonuçlandı. Muhammed, Bedevilere Müslümanlarla birlikte Mekkeli zenginlerin kervanlarını yağmalatıyordu. Elde edilen ganimetlerin beşte biri İslam adına bütçeye ayrılıyor; geri kalanı ise Müslüman ve Bedeviler arasında bölüştürülüyordu.

İlk zamanlar İslamiyet Bedeviler arasında pek yayılmamıştı. Muhammed uyguladığı politikalarla Bedevilerin savaşçı yanlarına seslenmesini bildi. Ganimetlerden verilen paylarla ekonomik yanlarına da seslenilmiş ve bedeviler arasında İslamiyetin yayılmasının zemini yaratılmıştır. Medine'de gelişip güçlenen İslamiyet karşısında tutunamayan Mekke ileri gelenleri 630 yılında şehri savaşsız teslim ettiler ve Müslüman oldular. Böylece Mekke İslamiyetin merkezi olurken Kabe de Müslümanların yıllık kutsal hac yeri oldu. Muhammed Mekke'yi ele geçirdikten sonra devlet örgütlenmesini yaratırken Mekkeli zenginlere de önemli görevler verdi. Bu ticaretle uğraşan kesimin arayıp da bulamadığı fırsattı. Kervanlara yapılan saldırılar durmuş, Mekke'nin İslamiyet'in merkezi olmasıyla konumunda bir değişiklik yaşanmamış, ticaret yeniden hız kazanmıştı. Böylece zenginliklerine zenginlik katmalarının önünde engel kalmamıştı. Mekke'nin ele geçirilmesinden sonra Arabistan'ın büyük bir bölümü Müslümanlar'ın eline geçti. Çok geçmeden 632 yılında Muhammed'in karısının babası olan Ebubekir Muhammed'in damadı olan Ali'yle girdiği iktidar savaşını kazanarak Halifeliği ele geçirdi. Böylelikle İslam tarihinde "4 Halife Devri" olarak adlandırılan bölüm başladı. Bu dönem esas olarak dışta fetihlerle, içte ise ayaklanmaları bastırmakla sürdü.

Ebubekir'in halifeliğinin ilk dönemi "Ridde" adı verilen "Dinden çıkma" savaşlarıyla geçti. Ayrıca Ebubekir döneminde Suriye ve Filistin'in önemli bir bölümü İslam topraklarına katıldı. 634 yılında ölen Ebubekir'in vasiyetiyle Halifeliğe ikinci halife Ömer geçti.

Halife Ömer dönemi fetihler dönemi olarak da adlandırılmaktadır. Bu dönemde Suriye ve Filistin'in tamamı ve İran, Irak, Mısır, Tarablusgarp da yeni fethedilen topraklar arasına katıldı. İslam devleti imparatorluk halini aldı. Halife Ömer 644 yılında özgürlüğünü isteyen bir köle tarafından öldürüldü. Ömer tarafından ölümünden önce oluşturulan bir kurul tarafından halife olarak Mekke'nin önde gelen sülalelerinden birisi olan Emeviler'den Osman atandı.
Osman'ın halifeliği döneminde Bizans'la yapılan savaşlar önemli bir yer tutar. İslam ordusu Kayseri'ye kadar ilerler, oluşturulan güçlü donanmayla da artık denizlerde de söz sahibi olunur. Kıbrıs ele geçirilir. 655 yılında Finike yakınlarında yapılan deniz savaşında Bizans donanması bozguna uğratılır. Doğuda ise fetihlere devam edilir. Horasan ve Toharistan yapılan savaşlarla İslam imparatorluğuna katılır. Osman'ın halifeliği döneminde o güne kadar pek görülmeyen uygulamalara rastlanılır. Bunlar; İmparatorluk hazinesinden Emevi sülalesine yüksek miktarlarda servetler dağıtılması, "İslam adına" ele geçirilen toprakların bir bölümünün Osman'ın akrabaları arasında dağıtılması, devletin etkin noktalarına Emevi soyundan olanların yerleştirilmesi ve Kur'an'ın tartışmalı bir şekilde kitap haline getirilmesi vb. Böylelikle Ömer'in sertlikleriyle başlayan tepkiler Osman döneminde doruğa çıkıyordu. Bunların sonucunda içte isyanlar baş gösterir ve 656 yılında Halife Osman Mısır'dan gelen göçebelerce öldürülür. Osman'ın yerine bu kez başından beri Halifelik mücadelesinin içinde yer alan Ali halife olur.

Ali'nin halifeliğinin Emevilerce tanınmaması İslamın en büyük bölünmesini doğurdu. Sünnilik ve Şia'lık (Ali yandaşlığı). Ali'ye desteğini sunan kesimler Küffe, Medine gibi merkeze uzak kalan, bu nedenle de iktidarın nimetlerinden yararlanamayan yoksul halktı. Bu durum Ali'nin toplumsal adalet ve eşitlik kavramlarını öne çıkarmasını getiriyordu. Bu Ali ve yandaşlarına demokratik bir muhteva yüklemekteydi. Başta Kureyş aristokrasisi ve Emevi sülalesi olmak üzere egemen kesimler ise Ali'ye karşı Emevi sülalesinden Şam Valisi Muaviye'yi desteklerler. Sonuçta iki farklı çıkarı temsil eden taraflar ilk olarak 656 yılında Muhammed'in eşi Ayşe'nin de Muaviye safında yer aldığı ve adına (Cemel vak'ası) denen savaşta karşı karşıya gelir. Savaşı Ali yandaşları kazanır. Ali ve Muaviye bir yıl sonra yeniden halifelik iddiasıyla savaşa tutuşurlar. Ali yandaşları karşısında zor durumda kalan Muaviye'nin ordusu hileye başvurarak sorunun belirlenecek hakemlerce çözülmesini ister. Nihayet Muaviye hile ile Halife ilan edildiyse de Ali ve yandaşları bunu hiçbir zaman kabul etmezler. Ali yandaşlarının bir bölümü ise başından beri bu görüşmelere karşı çıkarak orduyu terk etmişlerdi. Bunlara "Hariciler" adı verildi. Ali daha sonra Hariciler'i Muaviye'den daha tehlikeli ilan ederek 658'de Irak'ta büyük bir bölümünü kılıçtan geçirdi.

Hariciler halifelik sorununu çözmek, İslamın ilk dönemindeki uygulamalarına geri dönebilmek ve var olan iki başlılığa son vermek için Ali, Muaviye ve Muaviye'nin önde gelen komutanlarında Amr'ı öldürme kararı aldılar. Yapılan suikastlar sonucunda sadece Ali (661) öldürüldü. Muaviye ve Amr ise suikastlardan kurtuldular. Ali'nin ölümü ile "4 Halife Devri" sona erdi. Ali'nin ölümüyle Muaviye tüm İslam İmparatorluğu'nun iktidarını ele geçiriyor ve başkenti de Şam'a taşıyordu. Böylelikle İslam tarihinde yeni bir dönem açılıyor ve adına Emevi İmparatorluğu deniyordu.

Ali'nin ölümü sonrasında yandaşları büyük oğlu Hasan'ın etrafında toplandılar. Ancak Muaviye'nin artan baskıları karşısında Hasan, bir anlaşmayla Halifelikten Muaviye lehine çekildiğini açıkladı. Emevi Hanedanlığı döneminde ikinci Halife Osman'ın ölümüyle duran fetihlere yeniden yönelindi. İlki 668'de olmak üzere İstanbul iki defa kuşatıldıysa da alınamadı. Kuzey Afrika'ya karşı birçok başarılı seferler yapıldı. Hindistan'ın Sind bölgesinin işgal edilmesiyle İslam orduları ilk kez Hindistan topraklarında yayılmaya başladılar. Daha sonra İspanya ele geçirilip bura üzerinden Fransa'ya yüründüyse de başarılı olunamadı. Afrika ve Avrupa'ya yönelik bu fetih ve yağma akımları sürdürülürken, Doğu'da da imparatorluğa yeni topraklar katılıyordu. Buhara, Semerkant yapılan savaşlar sonucunda Türkler'in elinden alındı.

Dışta bu yayılmacı fetih hareketleri sürerken içte ise oldukça sancılı bir dönem yaşanmaktadır. Muaviye 672'de Ali'nin büyük oğlu Hasan'ı zehirleyerek öldürür. 680 yılında da oğlu Yezid'i İslam geleneğine aykırı olarak Halife ilan eder. Yezid, iktidarına yönelik tek tehdit olarak gördüğü Ali'nin küçük oğlu Hüseyin'i yanındaki peygamber soyundan 72 kişi ile birlikte Kerbela'da katleder. Katliamdan sadece Hüseyin'in küçük oğlu Zeynel Abidin kurtulur. Kerbela katliamı İslam tarihinde silinmez bir etki yaratır. Yezid'den sonra gelen Emevi İparatorları'nın da Ali soyuna karşı saldırıları sürer. Mervan bin Hakem ve Abdül Malik dönemlerinde yüz binlerce Şii öldürüldü. Ancak bu katliamlar Şii'liği daha da güçlendirdi, Emevi yönetimine olan tepkileri büyüttü. Emevi döneminde halka yönelik zulüm inanılmaz boyutlara ulaşır. Halk sömürü ve zulmün nedeni olarak iktidarın meşru sahiplerinde olmamasına inanıyordu. İktidarın asıl sahipleri olarak da Ali soyundan imamlar görülmektedir. 740 yılında Hüseyin'in oğlu Zeyd iktidara karşı Küffe'de ayaklanır. 746-750 yılları arasında ayaklanma İran'a sıçrar ve burada da devam eder. Ebu Müslim Horasani tüm Emevi düşmanlarını bir araya toplar. Emeviler bozguna uğratılarak iktidarlarına son verilir. Bazı tarihçilere göre Ebu Müslim Horasani, Emevilere yakınlığıyla bilinen 200 bin kişiyi bir gecede öldürür. Ayaklanmanın önderliğini Peygamberin amcası Abbas'ın ve Ali'nin soyları yapmaktadır.

Emeviler yok edilince taraflar birbirine yönelir. Ali soyu taraftarları ile Abbas soyu taraftarları arasında savaşlar birbirini izler. Abbas kendini halife ilan eder. Ali soyunun direnişi de yeniden başlar. Abbas'ın ölümünden sonra Halife olarak yerine kardeşi Mansur geçer. Mansur Emevi iktidarını yıkan Ebu Müslim Horasani'yi kendisi için tehlike olarak görür ve öldürür. Abbasiler muhalefette oldukları dönem boyunca halkçı söylemlere sahip olsalar da iktidarı ele geçirdikten kısa süre sonra gericileşir, halktan koparlar.

Sonuçta umduğunu bulamayan halkın peş peşe isyanları baş gösterir. Abbasi iktidarı dönemi büyük oranda içteki bu halk hareketlerini bastırmakla geçer. Ayaklanmalar devleti yıpratır, güçten düşürür. Birçok yerde bağımsız devletler ortaya çıkar. Nihayet İlhanlı hükümdarı Hülagü, son halife Mustasım'ı öldürerek Abbasi İmparatorluğu'na son verir.

İslamiyet'in Toplumsal Yapısı

İslamiyet doğduğu 610 yılından itibaren çok kısa zamanda büyük topraklara yayılmıştır. Bunun başlıca nedeni ise daha önce de belirttiğimiz gibi Arap toplumunun geldiği aşama toplumsal ilişkiler nedeniyle bir sıçrama, yani gelişimi zorunlu kılıyordu. Muhammed de İslamiyeti tam bu aşamada yaymaya başlamıştı. "Yüzlerce yıl çölde dağınık topluluklar ve kabileler halinde yaşayan, birlikte savaşıp, savaştan kazandıklarını birlikte tüketen Şura adı verilen herkesin yönetime belli ölçülerde ortak olduğu bir tarzla Araplar, Hz. Muhammed'in dünyaya geldiği koşullarda, yeni bir evrene adım atmak üzereydiler. Şehirlerde yoğunlaşan ve ticarete dayanan zenginlik, eski eşitlikçi ilişkilerin zeminini ortadan kaldırıyor, herkesin yeniden düzene sokulduğu ve başıboşluğun sona erdiği yeni dönemi zorluyordu. Böyle bir gelişmeye önderlik edecek insan da yine gelişmeye en elverişli şehirden Mekke'den, bu şehrin en etkili ailesi olan Kureyş'ten çıkıyordu. Gelişmenin çekirdeği Mekke'de olgunlaşmıştı." (Oral Çalışlar, Hz Ali-Muaviye Çatışması, syf 55-56)
Sosyal ilişkiler açısından da bir tıkanıklık yaşanıyor, kabileler arası savaşlar durmaksızın sürüyordu. Fuhuş yaygındı. Kervanlara yönelik saldırılar ticaretin gelişmesi önünde önemli bir engeldi. Adam öldürme, kan davası gütme son derece sıradanlaşan olaylardı. Bu duruma karşı Muhammed, hak, hukuk, dayanışma, iyi ahlak gibi insancıl söylemlerle ortaya çıkmıştı. Bu söylemler insanlar tarafından çok çabuk kabul gördü ve bunun sonucunda yeni bir düzen kuruldu. İslamiyet Arabistan'da gelişen yeni sınıfın yani ticaret zenginlerinin "ideolojisi" olarak ilerici bir rol oynamıştır. Ancak bu ilericilik tıpkı Hıristiyanlık gibi çıkış aşamasıyla sınırlıdır. Bu süreç Arabistan yarımadasında feodalizmin yerleşmesi ve gelişip güçlenmesiyle sınırlı kalmıştır. Özcesi İslamiyet toplumsal ilişkileri ileriye taşıyabildiği oranda ilerici olmuştur. Bu aşamadan sonra ise tarihin kaçınılmaz yasası olarak toplumun ve gelişmenin önünde engel olmuştur.

İslamiyet bir kent, kasaba dini olarak doğmuştur. Yerleşik yaşamı teşvik etmiş, göçebeliği ayıplamıştır. Öyle ki, göçebelikten yerleşik yaşama geçiş Muhammed'in Mekke'den Medine'ye göçü (Hicret) ile eşdeğer tutulmuştur. Toplumsal yaşamda ise sınıf farklılıklarını kaldırmaya değil daha da kalıcılaştırmaya hizmet etmiştir. Muhammed konum itibarıyla devlet başkanı durumundaydı. Altında ise sahabeler (yakın dostları) olarak nitelenen bir örgütlenme vardı. İslam toplumunda oluşan sınıflar; Egemenleri oluşturan sınıflar; Sahabeler, Mekke aristokrasisi. Ezilenleri oluşturan sınıflar; Savaşçılar, Mekke toplumu ve köleler. İslamiyet kölelerin yaşamında bir takım düzeltici uygulamalar getirmişse de kölecilik hala devam etmekte, birçok yerde köle pazarları kurulmaktadır. Ancak Arabistan'daki ekonomik yaşam ve üretim düzeyi göz önüne alındığında fazla köle emeğine ihtiyaç yoktur. Daha çok köleler diğer ülkelere satılmaktadır. Bunların dışında Arap toplumu ile sonradan Müslüman olanlar arasında da büyük farklılıklar doğmuştur. Bu farklılıklar özellikle Emeviler döneminde büyümüştür.
Devletleşme ile birlikte düzenli bir sömürünün yaratılması için düzenli bir üretim fazlasının da olması gerekir. Bu yüzden İslamiyet zekat kurumunu yaratmıştır. Zekat İslamiyet'in ilk aşamalarında yoksullara verilse de ilk iki yıl sonunda devlete verilmeye başlanmıştır. Zekat vermek mecburidir ve özel olarak zekat toplama memurları da vardır. Devletin diğer önemli gelir kaynakları da fethedilen ülkelerin halklarından alınan Çizye ve haraçlardır.

İslam Adına Cihat Ya Da Sömürge Ve Yağma Savaşları

İslamiyet doğuşundan itibaren askeri bir yapılanma içerisinde oldu. İslamiyet'in çıkışında her Müslüman erkek savaşlara katılmak zorundaydı. Sözde bu kişilerin isteği değil, Allah'ın kullarına verdiği "görevdi". Muhammed ve Kur'an İslam adına savaşı, yani Cihad'ı kutsal ilan etmişlerdi. Muhammed daha Medine'de bulunduğu dönemde Mekkeli tüccarlara ait birçok kervanı kafirlere ait olduğu gerekçesiyle yağmalatmıştı. Gene Medineli Yahudiler de bu saldırılardan paylarına düşenleri almışlar, "Allah'ın dinini kabul etmedikleri" gerekçesiyle kendileri öldürülürken mallarına el konulmuş, kadın ve çocuklar da köleleştirilmiştir.
İslamiyet doğduğu topraklardaki sınıflı toplumun egemenlerince iktidar ideolojisi olarak kabul edilmişti. Bu yüzden İslam'ın kılıç zoruna dayalı, savaşlara dayanan yayılmacılığıyla feodal Arap sömürgeciliği birbirinden ayrı düşünülemez. İslamiyet'in yayılması adına yapılan savaşlarda ve ele geçirilen topraklarda sömürgecilik döneminin karakterine uygun olarak şekilleniyordu. İslam tarihine bakıldığında görülecektir ki, İslamiyet'in yayılışındaki temel etken dinin yayılması gibi maddi çıkarlardan arındırılmış, saf bir dinsel inanç değil, yağma ve sömürgecilik yani maddi çıkarlar olmuştur.

Din adına işgal edilen yerlerdeki farklı inanç ve milliyetlerden olan halkları büyük bir yağma ve talan beklemektedir. Bunun dini söylemlerle yapılıyor olması gerçeği değiştirmez. Yapılan savaşların temelini elde edilecek ganimetlerin oluşturduğu bir çok İslam önderlerince de çeşitli olaylar vesilesiyle dile getirilmiştir. Maddi çıkar elde etme isteği öylesine güçlüdür ki, kimi zaman İslamiyet'i kabul etmiş ama haraç vermeyi reddetmiş Kabileler de "kafir" ilan edilip onlara karşı da "İslam adına" savaşılmıştır.
Halife Ebubekir, İslamiyet'i seçmiş 18 kabile daha önceden ödedikleri haraçları vermek istemeyince, bu tavırları ayaklanma olarak değerlendirir ve ordu ile üzerlerine yürür. "Ebubekir daha önce de değinildiği üzere bu ayaklanmaları gerçek anlamda kan ve ateşle bastırdı. O kadar ki, bu olayların bastırılmasına Hz. Ömer başlangıçta itiraz ederek şunu söylemişti: 'bunlara karşı nasıl çarpışırsınız. Bize müşriklerle çarpışmamız emrolundu. Çünkü Resulullah'a göre "La ilahe illalah" deyinceye kadar putataparlarla çarpışmamız gerekir. Kimki şehadet kelimesini getirmişse malını ve canını bizden korumuş olur. Bu isyan edenler daha önce şehadet kelimesini, ağzına almış ve Müslümanlık'tan dönmemişlerdir' bunun üzerine Ebubekir aşağıdaki cevabı verdi: 'vallahi kim ki, namaz kılıp da zekat vermiyorsa onunla savaşırım. Resulullah'a verdikleri bir keçiyi benden esirgeyenin boynunu vururum..." (Buhari ve Müslim Rivayetleri'nden aktaran Faik Bulut, Allah devletinde Demokrasi, syf 211-212)
İslamiyet "Cihat" anlayışıyla egemenlerin çıkarları doğrultusunda yağma ve sömürgeciliğe dayanan savaşları "din adına" kutsamış, meşrulaştırmaya çalışmıştır. Cihad, yani Allah yoluna verilen savaşta "kafirlerin" malı Müslümanlar'a "helal" kılınmıştır. "harbi meşruiyet kazanması için düşman önce Allah'a imana, İslam dinini kabule, bu olmadığı takdirde vergi ödemeye çağrılması gerekmektedir. Aksi takdirde meselenin çözümü kılınçlara havale edilirdi." (Z Kitapçı, Aktaran Erdoğan Aydın, nasıl Müslüman Olduk, syf 42)

Ancak uygulamada kafirleri İslam'a çağırıp din değiştirmelerini beklemek çoğu kez gereksiz, bürokratik bir uygulama olarak görülür. İşgal edilen bir yerdeki halklar İslamiyeti kabul etseler dahi, bu da onları tek başına kurtarmaya yetmez. Ele geçirilen yerlerdeki ortak mallara, büyük topraklara, ibadethanelerdeki zenginliklere el konulur. Ayrıca halk vergi vermek zorunda bırakılırdı. İslamiyeti seçmeyenlerden ise alınan vergiler, çok daha yüksek miktarlarda olurdu.

Açıkça görülmekte ki, dinin yayılması adına yapılan, kılıç zoruyla başkalarının egemenliklerini ellerinden almak, zenginliklerine el koymak, güce dayanarak yağmaya girişmektir. Halife Ömer döneminde ele geçirilen, işgal edilen yerlerden daha fazla ve düzenli vergiler alınabilmesi için düzenli bir şekilde nüfus sayımı ve defter düzenlemesi yapılması sağlanmıştı.
İslam Hukuku da başka ülkelerin işgalini dinin yayılması olarak kabul edip, insanları bu yönde maddi ve manevi ödüllerle teşvik etmiştir. Fethedilen ülkelerin zenginliklerinin beşte biri İslam devletine ayrılırken geri kalan ganimetler ise savaşa katılanların sınıfsal konumuna göre dağıtılıyordu. Savaşlar sırasında ölenlerin ise şehit oldukları cennette ebedi mutluluğa ulaştıkları söyleniyordu. "Kutsal değerleri kafirler arasında yaymak" adı altında yaşanan Arap feodallerinin egemenlik alanlarını, pazarlarını ve zenginliklerini büyütmektir. Geniş halk yığınlarıysa bir yandan ganimetlerden az da olsa pay verilerek diğer yandansa egemenlerin çıkarları için cihat adı altında "kutsal bir hale" ile süslenip dini duygularına seslenilerek bu savaşlara katılmaları sağlanmıştır.
Kutsal değerleri kafirler arasında yaymak görünürdeki temel gerekçedir. İşgal, yağma, köleleştirme ve katliamlar da dahil olmak üzere her şey kutsal amacı gerçekleştirebilmenin aracı olarak meşru görülür ve pervasızca uygulanır. Din; işgal edilen ülkelerdeki halkların kendi ulusal ve dinsel değerlerine yabancılaştırılarak köleleştirilmesinin temel aracı olmuştur. Bunun için fethedilen ülkelere yoğun göçler yaşanmış, sömürgeleştirilen ülke ve halklardan egemenlere yoğun bir servet akışı yaşanmış, bunlar kısa sürede büyük zenginliklerin sahipleri olmuşlardır.

Dört halife devrinde yeni fethedilen geniş toprakların nasıl idare edileceği Müslümanlar'ın karşılaştığı önemli sorunlardan birisi olmuştur. Halife Ömer bu sorunu buraya göç eden Araplar'ın tamamını bir ordu halinde teşkilatlandırarak ve ordugah şehirler kurarak çözdü. Ayrıca fethedilen yerlere bir de merkezden vali atanıyordu. Böylelikle sömürünün devamı güvenlik altına alınmış oluyordu. "Bu noktada yinelemeliyiz ki, tüm kutsal gerekçelendirmelere karşın söz konusu yayılmacılık ve bunun kaçınılmaz sonucu olan katliamların Müslüman Araplar özgülünde de temel nedeni maddi çıkar güdüsü olmuştur. Bu nesnel yargımızı pekiştirmek açısından, (Arap tarihçisine 'tarihçimiz' diyecek denli şeriatçı) bir Profesörümüze Z. Kitapçı'ya kulak verelim: '... Genellikle fakrü zaruret içinde yaşayan Araplar harp eden askerlerin, verilen yüksek maaş ve ganimetler dolayısıyla, kısa zamanda büyük bir servet ve zenginliğe kavuştuklarını ve sosyal yaşantılarının bir anda büyük ölçüde değiştiğini görmüşlerdir. Onun içindir ki, Arap kabileleri çeşitli cephelerde savaşmak için daha ilk devirlerde adeta Medine'ye çok büyük kafilelerle akın akın gelmeye başlamışlardır...' Özetle İslamiyet, Arabın, komşu din ve ülke halklarının birikimlerini yağmalamaya ve onlara egemenlik sağlamaya yönelik genişlemesinin ideolojik gerekçelendirmesi olarak biçimlenmişti; öznel olarak ona ne misyon biçersek biçelim, tarihsel olguların açığa vurduğu somut gerçek budur." (Erdoğan Aydın, Nasıl Müslüman Olduk, syf 44-45)

İslamda Zulme ve Yoksulluğa Tepki

Muhammed'in 632 yılında ölümünün ardından Abbasilerin yıkılışına kadar geçen dönem sürekli huzursuzluklar, katliamlar ve kesintisiz olarak süren mezhep çatışmaları şeklinde kendisini gösteren sınıf savaşımlarıyla geçti. Bu dönem içerisinde nispi olarak daha sakin görünen 4 Halife Devri bile bu dönemin olgunlaşma aşamasıdır denilebilir. Bunun en somut göstergesi de 4 Halifeden yalnızca Ebubekir'in yatağında ölmüş olmasıdır. Diğer 3 halife düzenlenen suikastlar ile ölmüştür. Mezhep çatışması şeklinde kendisini gösteren sınıf savaşımlarının kendini açık olarak ortaya vurması ve süreklilik kazanması Ali'nin halifelik dönemine denk gelir. İlk iki halife Ebubekir ve Ömer'in dönemleri daha çok İslam devletinin-İmparatorluğu'nun kurumlarıyla birlikte şekillendiği, sınıfların kutsandığı bir dönem olmuştu. Fetihler sırasında ele geçirilen ganimetler ve imparatorluk içindeki halkların sömürülmesi egemenlerin servetlerine servet katmıştı. 3. Halife Osman döneminde sınıfsal sömürünün temelini oluşturan İslam İmparatorluğu Emevi sülalesinin eline geçti. İmparatorluğun olanaklarını alabildiğince pervasız kullanan Emevi sülalesi hem ezilen halk yığınlarının hem de Emevi sülalesi dışında kalan egemenlerin tepkisini artırmaktaydı. Artan sömürü ve yoksulluk karşısında dayanamayan Mısırlı göçmenlerin küçük çaplı bir isyanıyla Osman'ın öldürülmesiyle sınıflar arasındaki iktidar mücadelesi açık savaşım halini aldı.
Ali'nin halifeliğini kendi çıkarlarına uygun görmeyen Emevi sülalesi ise Ali'nin karşısında kendi çıkarları için ayaklanır. Özünde yaşanan Haşimoğulları soyundan Ali ile Emevi soyundan Muaviye'de odaklanan iki egemen kesimin iktidar savaşıdır. Muaviye bu iktidar mücadelesinde sırtını her şeyiyle egemenlere dayarken, Ali ise; iktidardan sürekli uzak kalmasıyla halka yakınlaşmıştı. İki kesimin çıkar farklılıkları sonucunda yaşanan çatışmalar sonuç getirmez.

İslam İmparatorluğu artık kısa da sürecek olsa iki ayrı yönetim merkezine sahiptir. Mekke'de Ali iktidarı, Şam'da Muaviye iktidarı.
Ali'nin yönetiminde Muaviye'ye, daha doğrusu zulme ve sömürüye karşı tavır alan çeşitli gruplar vardı. Bunların temel isteği o günün koşullarında Muaviye ve Emevi hanedanlığında somutlanan İslam egemenleriyle hesaplaşmak, iktidarı sömürücü sınıfların elinden almaktı. Bunların o dönem en güçlüsüyse toplumun en yoksul kesimlerinden oluşan Hariciler'di. Ortakçı bir yaşamı savunan Hariciler'in temel istemi merkezi devlet baskısına son vermekti. Hariciler Ali'nin Sıffın Savaşı'nda Muaviye'nin halifenin hakemlerce belirlenmesi önerisini kabul etmesi üzerine Ali'yi terk ettiler. Haricilere göre Halifeliğin meşru mirasçısı Ali'ydi ve hakem önerisini kabul ederek dine ters düşmüştü. "Hariciler'in Ali'ye, İslam aristokrasisine tepkileri yalnızca hakeme başvurulmasıyla sınırlı değildi. Birçok temel konuda daha farklı görüşlere sahiptiler. Onların düşünceleri genellikle eski göçebe geleneklerinin eşitlikçi anlayışlarını yansıtmaktadır. Ali'nin Muaviye ile uzlaşmasına tepkilerinin asıl nedeni onun İslam Aristokrasisi ile uzlaşması, Kuzey'de iktidarı eline geçiren eski Mekke zenginlerine iradesini teslim etmesidir. Hariciler'in Ali'ye göre yelpazedeki yerleri ondan daha radikal bir şekilde İslam'daki eşitsizliğe karşı çıkmalarıdır... ...

Hariciler... 'hakem ancak Allah'tır, hükmü yalnız Allah verir.' diyerek İslam yönetimini elinde tutan aristokratlara güvenmediklerini dile getiriyorlardı. Tepkilerinin siyasi nedeni buydu. Hz. Ali'ye kızmalarındaki en büyük etken, iktidarı hakeme başvurmayı kabul ederek İslamın en güçlü kesimlerine, zenginlere teslim etmesiydi." (Oral çalışlar, Hz Ali-Muaviye Çatışması, syf 119)

Hariciler Ali'nin saflarından ayrıldıktan sonra hem Ali'nin hem de Emevilerin büyük baskısına maruz kaldılar. Birçok Harici Ali yandaşlarınca ateş kuyularına atılarak öldürüldü. İslam'ın yaşadığı kargaşayı egemenlere bağlayan Hariciler sonuçta hem Ali'yi hem Muaviye'yi ve Muaviye'nin önde gelen komutanlarından Amr'ı öldürerek sorunu çözme yolunu seçtiler. Her üçüne de düzenlenen suikastta yalnız Ali öldürüldü. Muaviye ve Amr ise suikasttan kurtulmayı başardılar. Hariciler bundan sonra bütün güçlerini Muaviye ve sonrasında gelen Emevi halifelerine karşı mücadeleye harcadılar. Birçok Emevi Valisi'ni öldürdüler. Binlercesi bu mücadele içinde ya kılıçtan geçirilerek ya da işkencelerle öldürüldü.

Sürekli olarak egemenlerle çatışma halinde olan Hariciler, zaman içerisinde küçük gruplara bölünerek etkisizleştiler. Muaviye 660 yılında Ali'nin öldürülmesiyle İslam dünyasının tartışılmasız hakimi durumuna gelmişti. Ali'nin büyük oğlu Hasan'ın kimine göre dünya işlerine önem vermemesi, kimine göre de iktidarı eline geçirecek gücünün bulunmaması nedeniyle halifelik iddiasını sürdürmemesi ile Emevi sülalesi iktidarı her şeyiyle kucaklamıştı. Muaviye daha sonra Hasan'ı da zehirleterek öldürdü. 680 yılında Muaviye'nin ölümüyle oğlu Yezid halife oldu. Böylelikle halifelik ilk kez babadan oğula geçiyordu. Yezid halifeliği ele aldığında ilk iş kendisine muhalefet olabilecek, halkın tepkisini örgütleyebilecek kesimlere saldırmak oldu. Bu nedenle Ali'nin küçük oğlu Hüseyin'den kendisine biat etmesini ister. Hüseyin bunu kabul etmez. Kufe'deki yoksul halktan kendilerine yardımcı olması için çağrı alan Hüseyin, Yezid'e karşı tepkileri örgütleyebileceğini düşünerek yanındaki 72 kişi ile birlikte Kufe'ye gider. Ama Yezid'in baskıları nedeniyle şehirde kimse Hüseyin'le birlikte hareket etmez. Hüseyin şehri terk etmesi yönünde baskıların artmasıyla şehri terk eder. Daha sonra Kerbela Çölü'nde yolu kesilen Hüseyin, Yezid'in ordusu tarafından yanındakilerle birlikte katledilir. Yaşanan katliamdan sadece Hüseyin'in oğlu Zeynel Abidin kurtulur.

Emeviler'in süreklilik kazanan baskıları, yoksul halkın yaşamını her geçen gün daha da güçleştiren sömürü, ahlaki yozlaşma ve bunlara ek olarak da yaşanan Kerbela katliamı tepkileri yükseltir. Bu hareketler giderek toplumsal desteğini yitiren Emevi iktidarının kökünden sallanmasını da beraberinde getiriyordu. Son noktayı vuracak olan ise en geniş emekçi halk yığınlarının katıldığı ve önderliğini Ebu Müslim Horasani'nin yaptığı halk hareketiydi. Ebu Müslim Şii'ydi ve Halifeliğin Ali soyuna ait olduğunu ileri sürüyordu. Ancak ayaklanmayı var eden halkın düzene duyduğu tepkiydi. Ebu Müslim, Emeviler'e karşı gelişen tepkiyi birleştirmesini bildi. Halktan alınan yüksek vergilere karşı çıkan, zengin ile fakir arasındaki uçurumun giderilmesi, Müslümanlara eşit davranılması vb sloganlar hareketin sosyal yanını oluşturuyordu. Ebu Müslim Horasani hareketin ilk günlerinde zenginlere baskınlar düzenleyerek elde ettiklerini köylü ve şehirli fakirlere dağıttı.

Bu eylemler kısa sürede hareketin gelişip güçlenmesine, imparatorluğun her tarafındaki tepkilerin örgütlenmesine olanak sağladı. Ebu Müslim Horasani'nin kitle gücünü köleler, yoksul köylü ve şehirliler ile birlikte imparatorluk sınırları içindeki Arap olmayan çeşitli halklar oluşturuyordu.

Muhammed'in amcası Abbas'ın soyundan gelen ve iktidar yarışında olan Abbasiler de imparatorluğun en ücra köşelerinde bile Emeviler'e karşı gelişen hareketi sahiplendiler. Ellerindeki örgütlü güçlerle Şam'a yakın bir yerde karargah kurarak Basra, Cizre, Kufe, Horasan, Yemen vb yerlerdeki ayaklanmacılarla irtibat kurdular. Görünüşte ezilen emekçi halkların zulme ve sömürüye karşı başkaldırılarını destekliyorlardı. 750 yılında Ebu Müslim Horasani komutasındaki ordu Dicle nehri kıyısında Emevi ordusunu yenerek Şam'a girdi. Emevi halifesi 2. Mervan yıllarca halka çektirdiklerinin karşılığı olarak öldürüldü. Böylece Emevi dönemi kapanırken, Abbasiler dönemi başlıyordu. Ayaklanmanın her ne kadar görünüşteki nedeni iktidarın Ali soyuna ait olduğu iddiasıysa da ayaklanma sonucunda örgütlü olan Abbasiler iktidarı ele geçirmişlerdi. Abbasiler, iktidarı ele geçirdikten sonra çok hızlı bir şekilde gericileştiler ve halkçı tüm söylemlerinden uzaklaştılar. İktidarları döneminde sosyal yapı her şeyiyle olduğu gibi korundu. "Kureyş kabilesinin Haşimi kolundan Abbasoğulları ve yakınlarına büyük imtiyazlar tanıdılar. Büyük tüccarlarla, büyük toprak ağalarının egemenliğini pekiştirdiler. Dönemine göre bir hayli ileri olan mali oligarşinin serpilmesine olanak tanıdılar. Çokuluslu şirketler, faizle çalışan bankerlik kurumları ve sarraflar, kentte oturup Irak'ın verimli Sevvad topraklarındaki ürün ranta/köle emeğine el koyan kabile aristokratları ile toprak ağaları halkı iliğine kadar sömürdü. Köle ve kadın ticareti, had safhaya çıktı... Bağdat ve Kahire sokaklarında has ipek kumaşlardan defile yapacak kadar kendini fütursuzca sergileyen bir İslam sosyetesi türedi. Muazzam servetlere sahip bir tüccar tabakası oluştu." (Faik Bulut, İslam Komüncüleri-Karmatiler, syf 35)

Emevi döneminde yoğunlaşan ve kendisini çeşitli dini hareketler olarak gösteren sınıf temeline dayanan halk hareketlerini var eden koşullar Abbasiler döneminde de aynı şekilde varlığını koruyordu. Bu kaçınılmaz olarak yeni sınıf savaşlarını var edecek olguydu. Öyle de oldu. Abbasi döneminde de iktidarı hedefleyen halk hareketleri birbirini izledi. Resmi tarih kitaplarında bunlara yönelik olarak birçok karalama getirildiyse de bu hareketlerde kesin olan yan bu sınıfsal olarak gücünü ezilen halklardan alıyor olmalarıydı. "Bağdat Halifeliği'nde (Abbasiler -bn) ayaklanmalar, köleliğin dertlerini gözetiyordu. 8. yüzyılın sonunda Gurgan'da büyük bir köylü hareketi kendisini gösterdi. Orada, belki tarihte ilk kez emekçi yığınlar, isyanın amblemi olarak kırmızı bir bayrak kullandılar. Harekete katılanlar 'Kızıl Bayraklılar'(Sourkh Alem) adını taşıyordu. 9. yüzyılın birinci yarısında başında Babek olmak üzere köylü savaşı patlak verdi; Babek isyanı bu ülkelerdeki en büyük halk isyanı oldu. Azerbaycan'a ve Kuzey-Batı İran'a yayıldı. Emekçilerin kötü yazgılarının düzelmesini amaçlayan köylü savaşları feodal toplumun üretici güçlerinin ilerlemesine katkıda bulundu. Öyleyse bu savaşların önemi, devrimci ve nesnel olarak da ilerlemenin etkeni olmasındaydı..." (İlkel, Köleci ve Feodal Toplum, Zubritski, Mitropolski, Kerov, syf 187)

Yenilgiye uğrayan her hareketin yerini kısa sürede bir yenisi almakta gecikmiyordu. Çünkü Abbasiler ayaklanmalar sonrası baskı ve sömürüyü azaltmak bir yana daha da ağırlaştırmaktan geri durmuyorlardı. Afrika sahillerinden köleleştirilerek getirilen on binlerce zenci Abbasiler döneminde en zor işlerde çalıştırılıyordu. Köleler daha önceleri yalnızca ev işlerinde ve istisnai olarak tarlada çalıştırılırken şimdi on binlercesi tarlada, su kanalı açılmasında, yol yapımında en zor şartlar altında ölesiye çalışıyorlardı. Yalnızca Basra Bölgesi'nde çalıştırılan zenci kölelerin sayısı 200 bini buluyordu. Zor koşullar altında ölesiye çalıştırma, aşağılanma 689 yılında başlayan ve 14 yıl süren büyük zenci ayaklanmasını yarattı. Zencilerin isyanına sadece köleler değil, başta Basra olmak üzere ayaklanmanın baş gösterdiği yerlerdeki yoksul köylüler ve göçebeler de katıldı. Yoksul köylüler, göçebeler ve köleleri aynı kaderde birleştiren baskı ve sömürüydü. İsyancılar, Basra, Huzistan, Abadan başta olmak üzere kölelerin toplu olarak çalıştıkları birçok yerde özgürlüklerini kazandılar. İsyan giderek İran ve Irak içlerine yayıldı. Üzerlerine gönderilen birçok orduyu dağıttılar. Denetimlerine geçen yerlerde toprakları eşit olarak paylaşarak aralarında sosyal adaleti sağlamaya çalışmışlardı. 14 yıl boyunca yerel iktidarlarını koruyan isyancılar sonunda kanlı bir yenilgiye uğramaktan kurtulamamışlardır. Abbasiler dönemindeki irili ufaklı birçok halk hareketi içerisinde dikkat çeken hareketlerden birisi KARMATİLER HAREKETİ'dir. "Geniş anlamda ise Karmat tabiri IX.-XII. yy'lar arası İslam alemini sarsan bir eşitçilik temeline dayanan geniş bir sosyal ıslahat ve adalet hareketini ifade ediyor." (Burhan Oğuz, Türk halk Düşüncesi ve hareketlerinin İdeolojik Kökenleri, Cilt 2, syf 140)

Karmatilerin ilk çıkışları Hamdan Karmat önderliğinde 890-891 yıllarında Kufe Bölgesi'nde olmuş ve buradan Abbasi Halifeliği'nin dört bir yanına yayılmıştır. 899 yılında ise Ebu-Said Hasan önderliğindeki Karmatiler El-Ahsa'yı ele geçirdiler. Başkenti Mümine olan bir devlet kurdular. 900 yılında bu kez Suriye'de güçlü bir hareket başlatmışlardır. Hareket kısa sürede bütün Suriye'ye yayılmış Damaşk, Hama, Homs ve daha başka şehirler Karmatilerin eline geçmiştir. Oldukça güçlenen Karmatiler Bedeviler'in yardımıyla İslam imparatorluğunun eski merkezi Mekke'yi ele geçirdiler. Kabe'de bulunan Müslümanlar için büyük manevi değeri olan "Kara Taş"ı El-Ahsa'ya götürdüler. El-Ahsa'da kurdukları iktidar 150 yıl ayakta kalmayı başardı. Ayrıca Abbasi İmparatorluğu'nun bazı bölgelerinde birbirinden kopuk yerel iktidarlar da yarattılar.

Karmati düşüncesi Teberistan, İsfahan, Azerbaycan, Curcan vb. yerlerde de kendisine yaygın olarak taraftar buldu. Karmatiler kendilerini çıkışta Ali yandaşı olarak yansıtmalarına karşı dinle pek ilgilerinin olmadığı söylenebilir. Karmati hareketini ve düşünce yapısını tamamlayacak olan dini bir sıfat değil, "ortakçılık ve eşitlikçilik" anlayışıdır. İktidar oldukları yerlerde özel mülkiyeti kaldırmışlar, savaşlardan elde ettikleri ganimeti, topraktan aldıkları ürünü ortak olarak paylaşmışlardır. Halkın elinde bulunan buğday vb. bedava öğütmesi için genel değirmenler kurulması gibi birçok uygulamayı hayata geçirmişlerdir. Hiç kimsenin bir başkasına üstünlüğünü kabul etmez, insanların eşitliğini savunurlar. Kimin hangi dine inandığı, dinin farz kıldığı ibadetleri yerine getirip, getirmediği kişinin kendisini ilgilendiren bir sorun olarak görülür. İktidarları altındaki yerlerde sadece bir cami açık tutarlar. Bu da şehre gelen yabancıların rahatça ibadetlerini yapması içindir. Karmatilerin önemli bir yanı da doğayı anlama çabasında İslam'ın, en genelde ise dinin dogmalarının dışına çıkmaya çalışmalarıdır. Bilime önem vermişler, her peygamberi bir filozof, her filozofu da bir peygamber olarak kabul etmişlerdir.

Büyük Selçuklu Devleti Ve İslamiyet

10. yüzyılda Oğuz boylarının Orta Asya'dan başlayan büyük göçleri sırasında Selçuk adlı Oğuz Beyi'nin yönetimindeki göçebe Türkmenler Siri-Derya bölgesine gelerek buraya yerleştiler ve İslamiyeti kabul ettiler. Burada bölgedeki Samani devletinin sınır güçlerine katıldılar. 985 yılında da Buhara şehri çevresine yerleştirildiler. Oğuzlar hayvancılıkla uğraşıyor, yağma ve talan ekonomilerinin temelini oluşturan bir gelenek olarak varlığını koruyordu. Samani devleti iki Türk ve Müslüman devleti olan Karahanlılar ve Gazneliler tarafından yıkılır. Gaznelilerin sınırlarını İran ve Kuzey Batı Hindistan Bölgesi'ndeki topraklar oluşturuyordu. Gazneli Devleti'nin hükümdarı Mahmut, Samani devleti yıkıldıktan sonra Selçuklu Türklerini Horasan'a yerleştirdi. Daha bu dönemde Selçuk ailesi Sünnilikte ifadesini bulan İslam tutuculuğuyla özdeşleştirilmişlerdir.

Selçuk Bey'in torunları olan Çağrı ve Tuğrul Beyler zaman içerisinde Gazneliler'in zayıflamasından yararlanarak çevreye akınlar düzenlemeye ve bazı yerleri kendi denetimleri altına almaya başladılar. Gazneliler'in ağır vergilerinden bunalan Horasan egemen çevreleri açısından bir tercih sorunu gündeme gelir. Gelişen gücü temsil eden Oğuzlar'dan yana tavır alırlar. İslam Halifesi'nin tavrı ise Gazneliler'i desteklemek olur. Bu koşullar altında Horasan'da ikili bir iktidar ortaya çıkar ve yaşanan birkaç küçük çatışmadan sonra sonucu belirleyecek bir çatışma kaçınılmaz hale gelir. 1040 yılında iki güç Mevr yakınlarındaki Dandanakan'da karşılaşır, savaşta Gazneli Sultanı Mesut yenilir.

Gazneli Devleti'nin bu savaş sonucunda yok oluşuyla Horosan'dan İran yaylarına kadar uzanan bölgede Selçuklular'ın egemenliği başlar. Arap İslam İmparatorluğu 10. yüzyıla gelindiğinde çöküş sürecine girmişti. Siyasi bakımdan birçok devletçiklere bölünmüş olan İslam imparatorluğu kendisini mezhep çatışmaları olarak gösteren halk ayaklanmalarıyla temelinden sarsılıyordu. Şii hareket iyice güç kazanarak Hilafet merkezinde de etkin hale gelmişti. Ortaya çıkan küçük devletçiklerle merkezi devlet yapısını büyük oranda yitirmişti. Geniş İslam imparatorluğu topraklarında açıkça bir çürüme ve iktidar bunalımı yaşanmaktadır. Bu koşullarda Selçuklu egemenleri açısından iştah kabartan bir ortam oluşmuştu. Dandanakan zaferiyle Selçuklu egemenleri aradıkları fırsatı artık yakalamış oluyorlardı. Selçuklular'ın egemen çevreleri etki alanlarını genişletmek, iktidarlarını güçlendirmek için Sünniliği kurdukları devletin resmi dini haline getirirlerken ağırlıkla muhalif İslam anlayışı olan Aleviliği benimsemiş Türkler kendi var ettikleri iktidar tarafından Sünnileştirme politikalarıyla yüz yüze geliyorlardı.

Merkezi Bağdat olan Abbasiler imparatorlukta halifeliklerini ve iktidarlarını görünüşte korumalarına karşın dizginler asıl olarak Şii olan Büveyhoğulları Sülalesindedir. Selçuklular'ın büyük bir güçle Gazneli devletine son vermesi Abbasiler ve Selçuklu egemenlerini uzlaştıracak zemini yaratır. Abbasiler iktidarlarının üzerindeki karabulut olan Şii Büveyhoğulları'ndan kurtulmak istemektedirler. Selçuklular ise bir imparatorluk istemekte, imparatorluğun yolu ise İslam halifesinin desteğinden geçmektedir. Şartların olgunlaşmasıyla Abbasi halifesi Kaim bi- Emrillah, Selçuklu hükümdarı Tuğrul'a başvurarak Abbasi Hilafeti üzerindeki Büveyhoğulları iktidarına son vermesini ister. Selçuklular Bağdat'a hareket eder. Büveyhoğulları ve ordu ile birlikte Bağdat halkı da Selçuklular'ın Bağdat'a girmesini hoş karşılamaz. 8 fil ve 60 bin kişilik ordusuyla "halifeyi kurtarmak için" Bağdat'a giren Selçuklular ile halk arasında çatışmalar başlar. Direniş her yana yayılır.

Direnişi bastıran Selçuklu ordusu şehirde katliam ve yağmaya girişir. Halifeyi kurtarmak için Bağdat'a giren Selçuklu ordusunun yağmaladığı yerler arasında halifelerin türbeleri de bulunmaktadır. "Sonunda her iki gücün el ele vermesiyle Bağdat'a girilmiştir. Buidler'in (Büveyhoğulları -bn) Türk ordusunun başkumandanı el-Basari ise kaçmıştır. Yüz yılı aşkın bir süreden beri askeri kumandanların 'korumasına' katlanmak zorunda kalmış Halifelik, öncelerdeki gücünü yeniden ele geçirmeyi bekleyemezdi. Fakat ona daha büyük ölçüde saygı gösteren ve hiç olmazsa Sünni olan bu Türk beyinin koruması altında, bazı umutlar besleyebilirdi. Nitekim daha rahat bir yaşam sürdürmeye, bağımlı da olsa gerçek bir hükümet alanı olan Bağdat yönetiminde daha büyük rol oynamaya başladı. Halife, Tuğrul Bey'e 'Doğu'nun ve Batı'nın Hakanı' unvanı verdi. Bu unvan ona bütün Müslüman topraklarını, özellikle Abbasi Halifeliği'ni tanımayan bölgeleri fethetmek yetkisini ve görevini veriyordu." (Claud Cahen, Osmanlılar'dan Önce Anadolu'da Türkler, syf. 42)

Bağdat ele geçirildikten sonra burası artık Büyük Selçuklu Devleti'nin merkezi olacak, yerleşik İran kültürü kısa sürede Selçuklu egemenlerini kendi bünyesinde eritecektir. Devleti kuranlar, yönetenler Türklerdir ama devlet ve egemenler İranlılaşmıştır. Yönetimin üst kademesinde İranlı memurlar görülür. Türkmenler horlanır, aşağılanır. Tuğrul Bey'in yanındaki Türkmen Beyleri onu o güne kadar Beylerbeyi olarak görmektedirler. Oysa o şimdi İranlı Müslüman bir hükümdar gibi davranmakta, atalarının gelenekleri yerine iktidar hırsıyla İran ve Sünni geleneklerini benimsemektedir.

Ayrıca Türkmenlerin temel ekonomik yapılanması hayvancılık ve o günün koşullarında doğal kabul edilen yağma ve talandı. Göçebe bir yaşam sürdürüyorlardı. Selçuklu egemenleri ise devletlerini merkezileştirerek yerleşik devletin zorunluluğu olarak yağmacılığı yasaklamışlardı. Aynı yerde uzun süre kalmak, iklim ve coğrafi koşulların hayvancılığa uygun olmaması tepkiyi hızla artırmaktadır. Tepkilerin yoğunlaşmasıyla birlikte Selçuklu Beylerinden İbrahim Yınal, 1058'de Tuğrul Beye karşı ayaklanır. İbrahim Yınal, Mısır'daki Şii Fatımi halifesi tarafından desteklenir. Ve Sultan olarak ilan edilir. Böylelikle ipler tamamen kopar. Görünürde Şii Halife'nin desteklediği İbrahim Yınal'la, Abbasi Halifesi'nin desteklediği Tuğrul Bey karşı karşıyadır. Ama bu karşı karşıya gelişi sağlayan neden yerleşik egemen feodal devlete karşı Türkmenler'in eski günlerine dönme isteğidir.

Somut olan, iki farklı kesimin kendi çıkarları temelinde karşı karşıya gelişidir. Çıkarlarını savunan iki ordu karşı karşıya gelir. On binlerce asker ölür ve savaşı Tuğrul Bey kazanır. Ancak Tuğrul Bey rahatlayamaz. İbrahim Yınal isyanıyla eşzamanlı olarak başlayan başka bir Türkmen ayaklanması iktidarını tehdit etmektedir. Oğuz Beyleri'nden Kutalmış, Tuğrul Beye karşı ayaklanmıştır. Türkmenler Büyük Selçuklu Devleti'ne karşı ayaklanan her Bey'in yanında yer aldıkları gibi Kutalmış'ın da yanında yer alırlar. Aslında her ayaklanmanın Türkmenlerce desteklenmesi Türkmenler'le devlet arasındaki uçurumu göstermesi açısından ilginçtir. "Bu mücadele Kutalmış açısından salt bir taht mücadelesi olarak belirmekte ise de Türkmenler açısından ekonomik ve toplumsal kapsamlı olarak siyasal iktidarı paylaşma, hakettikleri yeri elde etme çabasıdır. Türkmenler, bu amaçla Kutalmış'ın yönetimi altında toplanmışlardır." (Çetin Yetkin, Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, syf 45)

Ayaklanma 1061'de başlar. Kutalmış, üzerine yollanan orduyu yener. 1063'te Selçuklu Veziri Girdkuh Kalesi'nde bulunan Kutalmış ve on bin askerini kuşatır. Bu sırada Tuğrul Bey'in ölümü üzerine kuşatma kaldırılır. Kaleden çıkan Kutalmış'ın ordusu Türkmenlerin sürekli katılımıyla 50 bin savaşçıya ulaşır. Rey kenti üzerine yürüyen ayaklanmacılar şehri kuşatırlar. Bunun üzerine Tuğrul Bey yerine tahta oturacak olan Alp Aslan, Kutalmış üzerine yürür, savaş başlar. Savaşın sonunda Kutalmış ölürken yenilen ayaklanmacılar binlerce ölü vererek dağılırlar.

Büyük Selçuklu Devleti'nin başına geçen Alp Aslan'ın önünde duran en önemli sorun savaşçı göçebe Türkmenleri disiplin altına almaktı. Türkmenler bir yanıyla yağmacılıkları, göçebe yaşam tarzları ve merkezi devlet yapısına yabancılıklarıyla Selçuklu için tehlikeliydiler. Diğer yandansa üstün savaşçı yapıları ve büyük sayılara varan kitleleriyle gözden çıkarılamayacak güçlü bir silahtılar. Selçuklu egemenleri için adeta iki yanı keskin hançer gibiydiler ve iktidarları için doğru kullanılmalıydılar. Sonuçta Alp Aslan çıkışı dinde bulur.
İslam Cihadı kutsamıştı ve Selçuklu Devleti de Tuğrul Bey şahsında "meşru" Halife tarafından "Doğu'nun ve Batı'nın Hakanı" ilan edilerek dinin yayılmasıyla görevlendirilmişti. Yapılması gereken Türkmenleri "kafir" Bizans içlerine din adına akınlara göndermekti. Böylelikle hem Türkmenler'in tepkilerinin önü alınacak hem de Selçuklu Devleti ganimet ve yeni topraklar elde edecekti.

Bizansa düzenlenecek seferler öncesinde başka bir "görev" durmaktadır. Mısır'daki Şii Fatımi Halifeliği'ne son vermek. Böylece tüm İslam topraklarındaki muhalefeti ezecek ve tüm İslam ülkeleri onun denetimine girecekti. İlk elden Fatımilere bağlı küçük devletlere saldırarak buraları aldı. Ardından da 1071 yılında Fatımiler'e düzenlenecek seferin hazırlıklarına başladı. Hazırlıkların bitmesiyle Alp Aslan başka bir mezhepten de olsa Müslüman olan Fatımiler'e karşı "din adına" savaşmak için yola çıkar. Oysa bu sırada Hıristiyan Bizans İmparatorluğu ile Selçuklu devleti sınırdır. Bu Alp Aslan'ı ilgilendirmez. Çünkü her ne kadar o bu sefere "din adına" çıktığını söylese de amacı tüm İslam ülkelerini kendi egemenliği altında toplamaktır. Alp Aslan Mısır'a doğru ilerlerken Bizans ordusunun Doğu seferine çıktığını öğrenerek geri döner. İki ordu 1071'de Malazgirt'te karşılaşır ve Alp Aslan Savaşı kazanır.

Malazgirt savaşı ile Anadolu kapısı da Türklere açılır. Ancak Anadolu'nun Türkleşmesi de Selçuklu sülalesinin değil Selçuklu'ya başkaldıran Türkmenler sayesinde olmuştur. Alp Aslan'ın ölümüyle tahta ünlü Selçuklu Veziri Nizamül Mülk'ün vesayetinde oğlu Melikşah oturur. Büyük Selçuklu devleti Melikşah döneminde Harezm'den Horasan'a, İran'dan Mezopotamya'ya ve Suriye'ye uzanan topraklarıyla en büyük sınırlarına ulaşır. Sınırların büyümesiyle orantılı olarak içte de halka yönelik baskı ve sömürü büyür. "Özetle Nizamülmülk'ün mimarlığı ve diğer baskın faktörlerin belirlediği dengelerde Selçuklu Devleti'nin kültürel olarak Türkmen'e yabancı, onu küçümseyen, dilini bile hakir görüp konuşmayan, ancak profesyonel, ücretli ordusuyla başında ceberrut gibi duran, ondan vergi ve savaşlarda asker alan, ancak yeni işgal alanlarından esas olarak profesyonel orduyu (ikta dağıtımı yoluyla) faydalandıran ve tabii bu durumunu meşrulaştırabilmek için 'Hak mezhebi' diye Sünniliği topluma egemen kılma ve bunun için katliam da dahil her yolu mubah gören bir devlet geleneği dönemi başlıyordu." (Erdoğan Aydın, Nasıl Müslüman Olduk, syf 243)

Halkı Sünnileştirme adı altında süren baskı ve sömürüye karşı, halk da Şiiliği kendisine kalkan yaparak çıkarlarını savunur. Birçok ayaklanma birbirini izler. Özellikle Hasan Sabbah önderliğindeki İsmailiye Tarikatına bağlı fedailer birçok üst düzey Selçuklu komutan ve memurunu öldürürler. Devlet temelinden sarsılır. Fedailerin ölümle cezalandırdıkları arasında Selçuklu devletinin ünlü veziri Nizüm ül Mülk de bulunmaktadır. Birçok eserde Selçuklu hükümdarı Melikşah'ın da fedailer tarafından öldürüldüğü ileri sürülmektedir. Melikşah'ın ölümüyle Selçuklu Devleti'nde başlayan taht kavgaları devletin parçalanmasıyla son bulur. Büyük Selçuklu iktidarı döneminde Anadolu topraklarında Anadolu Selçuklu Devleti kurulmuşsa da bu devletin ömrü çok uzun olmamıştır. Anadolu Selçuklu Devleti'ne karşı gelişen geniş halk yığınlarının katıldığı Babailer Ayaklanması (1240) dini görünümde gelişen ve döneminin en geniş planlı ve iktidarı hedefleyen ayaklanmasıdır. Önderliğini Baba İshak'ın yaptığı Babailer Ayaklanması Selçuklu Devleti'ni ciddi anlamda zayıf düşürerek sonraki yıllarda yıkılmasında önemli bir etken olmuştur. Bu ayaklanma daha sonraki yıllarda gerçekleşen birçok ayaklanmanın da esin kaynağı olur.

Osmanlı'da Din Savaşları
Osmanlı İmparatorluğu'nda çeşitli dinsel görünümler altında halk hareketlerinin görülmesine 15. yüzyıldan itibaren rastlanır. Bunun nedeni devletin 15.yy'da güçlü merkezi devlet yapısına karşın aslında en zayıf dönemini yaşıyor olmasıydı. Osmanlı Devletinin ekonomik yapısı temel olarak dışta fetihlere yani yağma ve talana içte ise toprağa bağlı reayanın yani köylünün sömürülmesine dayanıyordu. 15. yy'da Avrupa'da gelişen ve atağa geçen, kendisine Pazar, daha uygun deyimle sömürge arayan kapitalistler Osmanlı'ya yeni fetih ve yağma alanları tanımıyorlardı. Osmanlı'nın yapabileceği tek şey bir yandan yeni fetihler için yüzünü doğuya çevirmek diğer yandan da içte sömürüyü en dizginsiz şekliyle artırmaktı. Öyle de oldu. Emekçi halk yığınlarının içler acısı durumdaki yaşantısı her geçen gün daha da zorlaşmaktadır. Bir yandan ağır vergiler, bir yandan salgın hastalıklar bir yandan da kuraklık ve tüm bunların üstüne bir de Osmanlı'nın hırsı yüzünden ardı arkası kesilmeyen savaşlar...

Osmanlı'nın resmi tarihi sayabileceğimiz Peçevi tarihinde 16. yy Osmanlı'sı; "Ülke baştan başa harap olup harabeye döndü, halk gebermiş hayvan leşleri yedi" denilerek anlatılmaktadır. Toplum düzeni tamamen bozulmuş, haraçsız, rüşvetsiz iş görülemez olmuştur. Adalet haktan, haklıdan yana değil, güçlüden, parası olandan yana işlemektedir. Rüşvet yemek öyle bir noktaya gelmiştir ki, "Allah'ın yeryüzündeki gölgesi" Padişah bile vezirleri aracılığıyla rüşvet almaktadır. Lütfü Paşa isimli bir saray müfettişi 16.yy'da saraya sunduğu raporunda rüşvetin yarattığı tehlikeyi, "Devlet adamlarının rüşvet alması büyük bir hastalık ve ilacı olmayan kötü bir derttir, devletin yıkılmasına nedendir" diyerek anlatmaktadır. Bu dönemde halk ise, Osmanlı'ya bakışını; "Şalvarı Şaltak Osmanlı Eğeri kaltak Osmanlı Eken de yok biçen de yok Yiyende ortak Osmanlı" diyerek ifade etmiştir.

Osmanlı padişahları bile halktan tüm kopmuşluklarına, adaletsizliklerine rağmen zulmün ve sömürünün halkta yarattığı memnuniyetsizliğin, tepkilerin farkındaydılar. 1509 yılında İstanbul'da yaşanan 1610 ev ile yüz caminin yıkıldığı deprem sonrasında vezirlerini toplayan Beyazıt "O kadar haksızlık ve zulüm yaptınız ki, ezilenlerin şikayetleri göğe yükseldi" diyordu. Bu döneme kadar dıştaki fetihler ve stratejik öneme sahip ticaret yollarının Osmanlı'nın elinde bulunması 15.yy sonlarına kadar içte sınıf çelişkilerinin keskinleşmesini önlüyordu. Ama gelişen Avrupa kapitalizminin bir yandan Batı'daki fetihlere son vermesi diğer yandan da denizciliğin gelişmesiyle ticaret yollarının önemini büyük oranda yitirip ticaretin deniz yollarına kayması ve sonuçta Osmanlı'nın artan baskıyla sınıf çıkarlarına dayanan ama genellikle kendisini dinsel bir kılıf altında ifade eden ayaklanmalar hızla yayıldı. "Osmanlı saltanatının egemenlik ideolojisi Sünnilik olduğundan, saltanatla çelişki içinde olan, saraya karşı 'dirlik düzenlik kavgası' veren halk kitlelerinin karşı bir ideolojiyi, yani Aleviliği kabul etmesi oldukça doğal. Ve öyle de oluyor. Sünnilik saray ve çevresinin, Alevilik halkın ideolojisini belirliyor... Alevilik Osmanlı'da yoksul halk kitlelerinin saraya karşı başlattıkları halk muhalefetinin ideolojisi oluyor." (Sadık Eral Alevi Katliamları syf.22)

Osmanlı Devleti'nin oluşum ve gelişim aşamalarında Anadolu'da yaşayan halklara karşı dini inanış açısından yansız ve saygıyla yaklaştığı biliniyor. İlk padişahlar ve devlet içerisindeki etkin görevliler genellikle Aleviliğe sempati duyan kimselerdi. Alevi Türkmen halkta Osmanlı'nın kuruluşuna katılmış, Alevi düşünür ve din adamları da bu çaba içerisinde yeralmışlardı. II. Mehmet (Fatih) döneminde devlet herşeyiyle kendisini halktan koparır. Fatih'in düşlerini süsleyen dünya imparatorluğu için Sünni'lik en elverişli 'ideoloji'ydi. Devletin en yetkin dönemine ulaşmış olmasıyla da askeri ve bürokratik yapıda gerekli değişim fazla zorlanılmadan sağlanır. Alevi Türkmen'ler hızla devlet yapılanmasından tasfiye edilir. Sünni ve devşirme görevliler ise yönetim yapılanmasının basamaklarını hızla tırmanırlar. Fatih Sultan Mehmet döneminden 1550'lere kadar Osmanlı'da görev yapan 48 vezirden sadece dördü Türktür. Osmanlı artık çıkarlarına ulaşmada temel araç olarak gördüğü Sünniliği benimsemiştir. Böylelikle Osmanlı sınırları içerisinde kuruluş aşamasında varolan dinsel hoşgörü yerini zorla Sünnileştirme politikalarına bırakır. Başta eğitim olmak üzere devletin tüm kurumları buna hizmet eder. Medreselerde Alevi Türkmen'leri Sünnileştirme politikaları güdülürken, katliamlar vazgeçilmez yöntem olur. Bu süreç Yavuz Sultan Selim döneminde yaşanan katliamlarla doruğa tırmanır.
Osmanlı, zulmünden doğan ayaklanmaları, yine zulümle bastırma yolunu seçer. Osmanlı'nın15.yy'dan itibaren mezhep farklılıklarını öne sürerek katliamlara yönelmesinin önemli bir nedeni de Anadolu'daki Alevi Türkmen'lerin yerleşik yaşama geçmeyip genel olarak yarı göçebe yaşamlarını sürdürüyor olmalarıdır. Bu Osmanlı'nın istediği gibi Alevi Türkmen'leri sömürmesinin önünde engel teşkil ediyordu. İstediği gibi vergi toplayamıyor ordusuna asker alamıyordu.

Osmanlı'nın artan sömürü ve baskısına karşı gelişen en önemli hareketlerden birisi 1511 yılında başlayan Şahkulu ayaklanmasıdır. Şahkulu isyanı örgütlü bir isyandır. Antalya, Burdur, Sivas, Isparta ve Kütahya gibi geniş bir alanı kapsamış, doğrudan Osmanlı iktidarını hedeflemiştir. Ayaklanmaya katılanlar Alevi Türkmenler olmasına karşı halkı harekete geçiren yoğun sömürü, toprakların elinden alınması ve sarayın zulmüdür. Ayaklanma sınıfsal olarak toplumda en çok ezilen, sömürülen köylülere dayanmaktadır. Osmanlı'nın Sultan Korkut kumandasındaki bir ordusunun Şahkulu'na saldırmasıyla ayaklanma başlar. Şahkulu'nun çağrısıyla etrafında onbine yakın insan toplanır. Şahkulu çevresindekilere "devlet ve saltanat bizimdir" demekteydi. Ayaklanmacılar önce üzerlerine saldıran Sultan Korkut'u ardından da Antalya subaşısı Hasan beyin ordularını dağıttılar. Osmanlı'nın yenilgi üzerine gönderdiği Karagöz Ahmet Paşa Komutasındaki orduyla savaşa başladılar. Savaşın başında Osmanlı ordusu üstünlük kurduysa da Şahkulu savaşı kazanmasını bildi. Son olarak Sıvas yakınlarında Sadrazam Ali Paşa ordusuyla savaşan ayaklanmacılar savaşı kazanmalarına karşın Şahkulu'nun savaşta ölmesiyle dağılırlar.

Şahkulu ayaklanmasının bastırılmasından sonra da ayaklanmaya yolaçan nedenler varlığını koruduğundan ve Osmanlı toplumsal yapısı içinde kaldırılması mümkün olmadığından yeni ayaklanmalar kısa aralıklarla birbirini takip eder. Bir yandan tarihsel şartların olgunlaşmamış olması bir yandansa ayaklanmaların birbirinden kopuk ve gerekli deneyime sahip olunmaması Osmanlı'ya zor anlar yaşatmalarına karşın başarıya ulaşmalarını önler.

Bu ayaklanmalardan birisi de 1525'te gerçekleşen Baba Zünnun ayaklanmasıdır. Baba Zünnun ayaklanması Osmanlı'nın halka yönelik baskıcı politikalarının ve halkın tepkisinin anlaşılması açısından örnektir. Yozgat Sancak Beyi Mustafa Bey'in buyruğu ile köyleri dolaşıp vergileri belirleyen görevliler Süğlün Koca adlı bir Alevi ileri geleninden ikiyüz akçe fazladan vergi yazarlar. Köylü bu verginin haksız ve çok fazla olduğunu söyleyince beyin adamları Süğlün Koca'nın zorla sakalını ve bıyığını keserler. Dönemin koşullarında sakal ve bıyığın kesilmesi büyük bir hakarettir. Süğlün Koca bunun üzerine köylülerden yardım ister. Osmanlı'nın baskısına tepkili olan halk ayaklanır. İsyanın başına yörede çok sevilen Baba Zünnun geçer. Köylüler ilk olarak beyin konağını basar, beyi, kadıyı, katibi ve beyin adamlarının tümünü öldürürler.

Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın akrabası olan beyin öldürülmesi sarayın büyük tepkisini çeker. Baba Zünnun üzerine Hürrem Paşa komutasında bir ordu gönderilir. İsyancılar Hürrem Paşa ve yanındaki toprak ağalarını öldürüp Osmanlı ordusunu dağıtırlar. Ardından Rumeli beylerbeyi Hüseyin Paşa, Dulkadirli askeri ve Maraş hakimi Mahmut bey gönderilir. Malatya sancakbeyi İskender beyi de sonradan bin adamıyla bu kuvvete katılır. İsyancılar, Rumeli Beylerbeyi Hüseyin Paşa ile Höyüklü yakınlarında çarpışmaya başlarlar. Bu savaşta Baba Zünnun öldürülür. Ancak aynı günün akşamı önderlerini yitirdikleri halde toparlanan köylüler Osmanlı ordusuna saldırarak bozguna uğratırlar. Osmanlı Ordusunun kumandanı Hüseyin Paşa da öldürülmüştür. Hareket öndersiz de olsa devam eder. Ancak çok geçmeden büyük bir güçle ayaklanmacılara saldıran Diyarbakır beylerbeyi büyük bir katliama girişir, ayaklanma bastırılır.

Osmanlı pek çok ulusal kökenden ve dini inançtan bir çok halkı bünyesinde barındıran bir halklar hapishanesiydi. Osmanlı'nın zulmü ve sömürüsü de çeşitli inanış ve halklardan olupta egemenler arasında yeralmayan herkesi kapsıyordu. Bir yerde Osmanlı egemenleri açısından önemli olan "kulları"nın hangi din ve inançtan olduğu değil, onu en fazla ve en rahat nasıl sömürebileceğiydi. Doğal olarak bu anlayış imparatorluk sınırları içerisindeki tüm halkların azgın bir sömürü ve baskı ile karşılaşmasını sağlıyordu. Baskı ve sömürü ise biryere kadardı. Bundan ötesi Ermeni olsun, Bulgar olsun, Süryani olsun... halkların meşru isyanı demektir. Osmanlı ise zulme ve sömürüye karşı gelişen bu ayaklanmaları bazen direk ordusuyla, bazen de politikalarına emekçi halkları alet ederek saldırıyordu. Elinde insanları canevinden vuran bir silah vardı; DİN...

Osmanlı azınlıkların geliştirdiği ayaklanmalara hemen yaftasını asıyordu; "Hıristiyanlar Müslüman Halife'ye karşı ayaklandılar, din tehlikede". Böylelikle baskı ve katliamlarına halk nezdinde meşruluk ve destek sağlamaya çabalıyordu.

1875-78 yılları arasında Osmanlı sınırları dahilindeki Bulgaristan'da köylüler ayaklanırlar. Ayaklanmanın nedeni Osmanlı'nın zulmü, sömürüsü ve Bulgaristan üzerindeki baskıcı siyasetidir. Osmanlı devleti "Osmanlı'da oyun çok" sözüne uygun olarak ayaklanmaya karşı Müslüman halkı kışkırtarak cevap verir. Osmanlının zulmünü hedefleyen ayaklanma, sarayın oyunlarıyla Müslüman Hıristiyan çatışmasına dönüşür. "1875-1878 Bulgar ayaklanmaları kısa sürede sosyal temeli olan bir köylü ayaklanması özelliğini yitirmiş ve Müslüman Hıristiyan içsavaşına dönüşmüştür" (Osmanlı'dan Günümüze Gizli Devlet Suat PARLAR syf. 26)

Halife'nin onayıyla yüzlerce insan, haklarını aradıkları, zulme karşı çıktıkları ve sömürülmek istemedikleri için Hıristiyan oldukları bahanesiyle katledilir. Osmanlı böylelikle zulmüne ve sömürüsüne karşı gelişen ayaklanmayı dini kullanarak bastırır. Osmanlı devleti kuruluşundan itibaren dışta sürekli olarak yayılmacı işgalci bir çizgi izledi. Din adına yapıldığı söylenen fetihler esas olarak Osmanlı egemenlerinin çıkarları doğrultusunda zenginliklerini ve hükmettikleri toprakları artırmak için yapılıyordu. Onların isteği dini yüceltmek yada İslam'ı yaymak değil daha fazla ganimet, vergi ve haraç alabilmekti. Merkezi yapılanmasını güçlü ordusunu Osmanlı egemenliklerini Asya'dan Avrupa'ya Afrika'ya kadar pek çok ülkeye taşımışlardı. Ele geçirdikleri yerlerde ilk elden alabilecekleri savaş ganimetlerine el koyarlarken diğer yandan da ülkeleri, yıllık olarak belirlenen bir vergiye bağlamaktaydılar. Buna karşın ele geçirdikleri ülkelerdeki sosyal ve ekonomik yaşama genel olarak karışmamışlardır. Bunun temel nedeni Osmanlı devletinin buralara ekonomik anlamda müdahale edebilecek, yıktığının yerine koyabilecek bir şeyinin olmamasıdır. Bunun içinde yerel egemenlerle işbirliğine girmişler, kendilerinin en büyük payı aldığı yeni bir sömürü çarkı oluşturmuşlardır. Doğal olarak ta bu çarkın dişlileri fethedilen ülkelerdeki emekçe halkı ezmiştir.

Osmanlılar işgal ettikleri ülkelerde sadece doğal zenginlikleri kendilerine aktarmakla, vergi almakla yetinmemiş, devletin düzenli ordusu olan Yeniçeri ordusuna savaşçı sağlamakta da kullanmıştır. Ele geçirilen ülkelerdeki çocuklar 'devşirme' adı verilen uygulamayla ailelerinden koparılarak gelecekte devlete hizmet edecek şekilde yetiştirilmiş ve Yeniçeri ocağına verilmiştir. Osmanlı, yayılmacılığı ve fetihlerinin gerçekte dini yaymak için yapılmadığını tersine sömürü ve talan ağının genişletilmesi amacıyla yapıldığını gösterecek pek çok örnek vardır. "Bu dünya bir padişaha az gelir" diyen Osmanlı'nın dokuzuncu padişahı Yavuz Sultan Selim; Doğuya açılabilmek, denizcilikteki gelişmelerle önemi artan Doğu Akdeniz ve Kızıldeniz ticaret yollarının ve limanlarını elde etmek ve Halifeliği elinde bulunduran Memlükler'e karşı seferler düzenleyebilmek, Şah İsmail'in Osmanlı içindeki ayaklanmalara destek vermesini önlemek amaçlarıyla Şii olan Safevi devleti üstüne yürür. Ama Yavuz'un Safevi hükümdarı Şah İsmail'in üzerine yürüyüşünün nedeni olarak Safevi devletinin Şii olmasını gösterilir. Yavuz'un Çaldıran Savaşı başlamadan kısa bir süre önce Şah İsmail'e gönderdiği mektubunda "Şah'ın Müslümanlığı musayır hareketlerinden, mezaliminden bahis ile kendisini Müslümanlığı takviye ve mezalimi kaldırmak için faaliyete geçtiğini, yaptığı işler sebebi ile katline fetva verildiğini ve kılıçtan evvel İslamiyet'i kabul etmesi lazım geldiğini ve atlarının ayaklarını bastıkları yerlerin kendisine verilmesini... bildirmiştir." (İ. H. UZUNÇARŞILI Osmanlı Tarihi Cilt 2 syf.260)

Yavuz Şah İsmail'e yazdığı mektupta bir yandan İslam adına yola çıktığını söylerken bir yandan da "... atlarının ayaklarını bastıkları yerleri..." kendisine vermesi karşılığında savaştan vazgeçebileceğini belirtiyor. Açıkça görülen Yavuz'un Safevi seferine çıkarken din vb konuları düşünmediği, amacının egemenliğini geliştirmek güçlendirmek olduğudur. Yavuz Sultan Selim iki devlet arasındaki mezhep farklılığını ileri sürerek saldırganlığını dini bir kılıf altında haklı ve kutsal göstermeye çalışmıştır. 1514'de Çaldıran Savaşı'nda Safevi'leri yenen ve topraklarının önemli bir kısmını ele geçiren Yavuz üç yıl gibi kısa bir sonra "İslam adına, dinin yüceltilmesi adına" yeni bir sefere daha çıkar.

Bu seferde ilginç olan İslamiyet adına yapıldığı söylenen bu seferin Mısır'daki İslam Halifesine karşı yapılıyor olmasıdır. Osmanlı'nın bu dini kendi yayılmacı politikaları için kullanması bugün kendisini İslamcı olarak tanımlayan çevrelerin yayınlarında da ifade edilebilmektedir. "Ancak burada, girişilecek seferin meşru zeminini oluşturmak meselesi ortaya çıkıyordu. Safevi'lere karşı girişilen seferi izah etmek kolaydı; fakat Kur'an'ın açık hükmü ortadayken Sünni bir İslam devleti üzerine yürümek İslam Dünyasına nasıl açıklanabilirdi? Burada Osmanlılar daha önceki tecrübelerini ortaya koydular; Vaktiyle Anadolu Türkmen beylikleri üzerinde tatbik ettikleri gibi Memlükleri kendi tebaası üstünden zulmü kaldıramayan müstebit ve aciz bir idare olarak nitelediler. Portekiz tehdidi de meşru zeminin oluşmasında yardımcı oldu. Haremeyn ve mukaddes yerler üzerindeki Hıristiyan tehlikesini ortadan kaldırmak davası ileri sürüldü. Bunu temin edebilecek tek güçlü gazi devlet ise Osmanlı'lardı. Böylece Osmanlı'lar İslam dünyasını korumak gibi mukaddes bir misyonu üstlenmiş oluyorlardı." (Osmanlı Devleti Tarihi CİLT I ZAMAN GAZETESİ YAYINLARI syf.31)
Kendince istediği meşruluğu yaratan Osmanlı 1517'de Memlükler üzerine saldırır, Mısır'ı işgal eder. "Korumak" ve "zulmü önlemek" için girdiği Mısır'da ilk işi yağma ve talan olur. Yavuz, Abbasi halifesi üçüncü mütevekkilden Halifeliği ve İslam'ın kutsal emanetlerini alır. "Hıristiyanlara karşı korunacağı" söylenen Halife ise İstanbul'a getirilerek Yedi Kule Zindanlarına atılır. Osmanlı'nın dine de Halifeye de verdiği değer budur.

Evet, yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi din olgusu toplumların gelişimi içerisinde ortaya çıkmış ve günümüze kadar değişik biçimler alarak gelmiştir. Tarihte bir çok savaş "din adına" denilerek yapılmıştır. Ancak bu savaşlar özünde sınıf savaşlarıdır ve sınıf savaşlarında egemen sınıflar halkı kendi çıkarları için kullanmanın yolunu dini kullanmada bulmuşlardır.
Din adına denilerek halk egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda savaşlara sürülmüş, seferlere çıkarılmıştır. "Kazanılan" "kaybedilen" savaşlar olmuştur. Ancak bunların hiçbirisinde gerçekte halkın kazandığı bir şey olmamış, sonuç egemenler açısından ne olursa olsun halk canını ve malını kaybetmiştir.

BUGÜN DE DİN OLGUSU HALA SINIF SAVAŞLARINI PERDELEYEN BİR UNSUR OLARAK KULLANILMAYA ÇALIŞILMAKTA, EGEMEN SINIFLARIN HİZMETİNDE KULLANILMAKTADIR...

_________________
Devrim Kurtulus
Resim
kurtulusum@hotmail.de


3. Ara 2014, 04:55
Profil Web sitesini ziyaret et
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 3 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma eklentiler gönderemezsiniz

Aranacak:
Geçiş yap:  
cron
© phpBB® Forum Software • Designed by Vjacheslav Trushkin for Free Forums/DivisionCore.
Türkçe çeviri: phpBB Türkiye Archiv | Contact & Abuse free forum hosting

web tracker