Zaman: 15. Eki 2018, 16:23

Tüm zamanlar UTC + 3 saat


Forum Katagorileri
Ara


Advanced Search
Sayfaniza Ekleyin
The HTML code below contain all the necessary code to link to userboard.org please feel free to add it to your site.



Effect of above code: DEVRIM KURTULUS



Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 4 mesaj ] 
FollowersFollowers: 0
Sık kullanılanlarSık kullanılanlar: 0
Görüntüleme: 1402

 Kadin Nasıl Köleleştirildi? Nasıl Özgürleşecek? 
YazarMesaj
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01.2012
Mesajlar: 668
Konum: kurtulusum@hotmail.de
Gender: Male
Mesaj Kadin Nasıl Köleleştirildi? Nasıl Özgürleşecek?
"Kader size üç acı pay ayırdı:
ilki, bir köleyle evlenmek,
İkincisi, bir kölenin annesi olmak,
Üçüncüsü, bütün hayatınız boyunca bir köleye itaat etmek."


Bir şair böyle sesleniyordu Rus kadınlarına. Ama aslında seslenişi bütün kadınlaraydı. Çünkü bu "kader", bütün kadınlara yazılmıştı!

Kat kat köleliğe mahkum edilmişti bütün kadınlar.

Türban tartışmaları sürerken, aslında tartışılması gereken kadının bu binlerce yıllık köleliğidir. Fakat tartışmıyorlar. Tartıştırmıyorlar.

Oysa tartışılmalı. Tartışmalıyız. Ve tartıştırmalıyız. İçi boş, kadının köleliğini pekiştiren gündemleri bozup atmanın yolu bundan geçer...

Siyasal ve toplumsal her alanda erkek egemenliğinin olduğu tartışmasızdır. Yüzyıllardır yaşadığımız toplumda kadının ikincil cins olarak görüldüğü de bir gerçek. Peki bunun nedeni nedir? Erkekler "kötü" olduğu için mi? Bu durum, erkeklerin bencilliğinden ya da başka yanlış düşüncelerinden mi kaynaklanıyor?

Bu sayıdan itibaren başladığımız yazı dizimizde bir anlamda işte bu sorunun da cevabını vermiş olacağız. Köleci toplumda, feodal toplumda, kapitalist toplumda ve nihayet sosyalist toplumda kadının tarihine bakacağız, kısa ve özet bir bakışla da olsa.

"Kadın sorunu", başka herhangi bir sorunla kıyaslanamayacak kadar büyük, genel ve kapsamlıdır.

Çünkü, dünya nüfusunun yarısını oluşturur kadınlar. Tek başına bu bile sorunun çapını göstermeye yeter zaten. Ama devam edelim.

Kadınlar, dünyadaki toplam işgücünün yaklaşık olarak üçte birini oluşturmaktadır. Tarımda çalışan kadınların ürettikleri ise, dünyanın yarısını beslemektedir.

Dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadın, dünya yönetiminin yarısında yoktur. Dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadın, emeğinin değeri sözkonusu olduğunda erkeğin aldığı ücretin ancak yarısı kadarını alabilmektedir.

Tüm ülkelerde okuma yazma bilmeyenlerin çoğunluğunu kadınlar oluşturmaktadır. Ve dünyadaki tüm kadınların yüzde kırkına yakını okuma yazma bilmemektedir. Çocuk ölüm oranlarında da kız çocuklarının ölüm oranları, erkek çocukların ölüm oranlarının iki katıdır.

Yani kadınların cephesinden her şey tersine, her şey alabildiğine adaletsizdir. Çok olması gereken az, az olması gereken ise çoktur kadınlar sözkonusu olduğunda.

Üstelik bu, sadece birkaç ülkeye özgü bir durum değildir. Üstelik bu, sadece birkaç yıla, sadece bir döneme özgü de değildir. Neredeyse binlerce yıldır sürüp gelmekte olan bir adaletsizliktir.

Evet, binlerce yıl! Kadınların bugünkü durumunu nedenleriyle birlikte anlayabilmek için, işte bu yüzden binlerce yıl geriye gitmek gerekiyor.Ki biz de böyle yapacağız.

Hep 'İkinci Sınıf' Değildik!

Başta dedik ki, kadının ikinci sınıf insan haline getirilmesi binlerce yıl önceye uzanır. Ama bundan kimse, "bu her zaman böyleydi" sonucunu da çıkarmamalıdır.

Burjuvazinin tarihçileri, nasıl ki sömürü ve eşitsizliğin insanlığın tüm tarihi boyunca olduğunu iddia eden bir tarih yazıyorlarsa, kadınlara ilişkin de tarihi çarpıtıyorlar. "Her zaman fakir ve zengin vardır ve her zaman da olacaktır" diyen ve aslında bunu demekle yalan söyleyen, tarihi çarpıtan sömürücü egemenin ideologları, "kadın ve erkek hiçbir zaman eşit olmamıştı ve hiçbir zaman da olmayacaktır" diye devam ediyor. Kadınların tarih boyunca "ikincil durumda" olduğunu iddia ediyorlar bunlar.

Oysa öyle değildi.

Toplumların ilk oluşum sürecinde, insanlar "efendiler ve ezilenler", "yönetenler ve yönetilenler" diye ayrılmamışlardı. Bu toplumda sömürü yoktu. Bu toplumda henüz devlet ve baskı da yoktu. Bu toplumda kadın-erkek eşitsizliği de yoktu. Bu toplum, insanlık tarihindeki ilk toplum biçimidir, ki adına ilkel komünal toplum denilmiştir.

Tarihin bu ilk dönemlerinde insanlar küçük gruplar halinde ve toplu olarak yaşıyorlardı. Bu ilk insanlar, yiyecek ve içecekleri kadın-erkek ortaklaşa topluyor ve ortaklaşa tüketiyorlardı. Bu yaşam içinde kadın ve erkekler arasında özel bir ayrım, sözkonusu değildi. Cinsiyet ayrımı henüz yoktu ortada.

Zamanla toplumların nüfusları arttı, daha çok yiyeceğe, içeceğe ihtiyaç duyuldu. Bu ise beraberinde daha çok yiyecek ve içecek elde etmeyi sağlayacak aletleri gerekli kıldı.

Bu ihtiyaç sonucunda önce basit av aletleri yapıldı. İlk aletler de taşın, sopanın yontulmasıyla elde edilen aletlerdi. Hani herkesin ilkokuldan hatırlayacağı "yontma taş devri, cilalı taş devri" diye anlatılan dönemlerdir bunlar. Bu basit aletler, ilkel komünal toplum insanının üretim aletleriydi. Sonra aletler giderek çeşitlendi; ok, yay yapıldı. Yiyecek ona paralel olarak çoğaldı.

Bugünden bakıldığında küçük veya çok önemli görünmeyen bu gelişmeler, toplumları adım adım şekillendiren gelişmelerdi oysa. Kadınların binyıllarca sürecek kaderleri de işte o zaman şekillenmeye başlamıştı.

Üretim aletlerinin ve üretimin çoğalması, toplumlar tarihinde ilk kez yaşa ve cinsiyete göre (kadın- ve erkekler, çocuklar ve yaşlılar arasında) doğal bir işbölümünü ortaya çıkardı. Bu ilk işbölümünde; erkekler fiziki olarak daha güçlü olmalarının sonucunda avcılıkla uğraşırken, kadınlar, hamilelik, çocukları besleme ve bakma gibi zorunluluklardan dolayı, kimi ağır işlerden uzaklaşıp, kök toplama, bitki yetiştirme gibi işlere yöneldiler. Doğal işbölümü, toplumların bundan sonraki gelişiminde iki cinsin sosyal evriminde de çeşitli farklılıkları beraberinde getirecekti.

Toplumsal gelişimin bu aşamasında kadın ve erkek arasında böyle "doğal" bir işbölümü olsa da, her şey yine ortaktı ve üretilenlerin bölüşümü de eşitti. Daha önemlisi, kimsenin söz hakkı ötekinden az ya da çok değildi. Toplumun üyeleri arasında onların cinsiyetine ya da üretimdeki yerine göre bir üstünlük ya da ayrıcalık yoktu. Cinsellik konusunda da her iki cins de eşit toplumsal koşullara sahipti.

Doğal işbölümünde erkeklere avcılık, kadınlara bitki toplama, yetiştirme işinin düşmesi, bir zayıflık yaratıyor gibi olsa da, bunun sağladığı bir avantaja da sahip olmuştu kadın. Av işi, rastlantılara bağlıydı, erkeğin topluluğa yiyecek bulması garanti değildi, ama kadının bitki toplama ve yetiştirme işi, daha düzenliydi, rastlantılara bağlı değildi. Bu ise, anaerkil toplumların maddi zeminini oluşturdu.


Anaerkil toplum ve kadını yıkan özel mülkiyet!

Yaşadığımız toplumu erkek egemen toplum olarak adlandırıyoruz. Erkek egemen toplum, aynı zamanda ataerkil toplum olarak da adlandırılır. Bu, toplumsal gelişimin ve soy ağacının "erkeklere göre" belirlenmesi demektir. Ama her zaman böyle değildi. Kadın egemen toplumlar da vardı insanlığın tarihinde. Ki onlara da anaerkil toplumlar denilmekteydi. Toplumun, ailenin lideri, kadındı bu toplumda.

Çünkü toplumsal ilişkilere o şartlarda yön veren tek üstyapı kurumu soy-sop ilişkileriydi ve bu ilişki o dönem sadece analık üzerinden belirlenebiliyordu. Anaerkil toplumun hukuku, analık hukuku olarak da adlandırılmıştır bu anlamda. Kadının toplumsal üretimde ve sosyal yaşamdaki belirleyici rolü, toplumun temel özelliklerinden biridir ve toplumsal yaşamdaki bu özellik, kadınların erkeklerden daha fazla söz sahibi olmasını da beraberinde getirmekteydi.

Anaerkil toplumlarda soy zinciri kadına göre belirleniyordu. Bu nedenle ailede lider kadındı. Hemen herkes Amazonları duymuştur sanırız. "Kadın savaşçılar" denilip geçilen bir "sinema malzemesi!"dir daha çok. Oysa Amazonlar, anaerkil topluluklarının son temsilcilerinden biriydiler ve belki kimi okurlarımız şaşıracaktır ama onlar, Anadolu'da Karadeniz'in kuzey ve güneyindeki topraklarda yaşamış bir topluluktular. Neyse, biz tarihsel gelişime dönelim yine.

Toplumsal işbölümünde fiziki güç gerektiren işlerin önem kazanmasıyla, kadının topluluktaki yeri ilk kez sarsıldı. Ama kadının yerini asıl sarsan, özel mülkiyetin ortaya çıkışı oldu.

Özel mülkiyetle birlikte, miras olgusunun gündeme gelmesi, mirasın bırakılacağı çocuğun babasının belli olması zorunluluğu, kadını liderlikten düşürdü. Anaerkil toplumlar, özel mülkiyetin gelişimine bağlı olarak dönüştüler. Erkeğin üstünlüğüne dayalı ataerkil aile ve ataerkil toplumlar doğdu. Kadın üretimde ve toplumsal yaşamdaki söz hakkını, saygınlığını yavaş yavaş yitirdi; ve işte bu sürecin sonucunda erkeğin kölesi haline geldi.

Kısacası, özel mülkiyet kadını erkeğe yenik düşürdü, erkeğin "keyif ve çocuk doğurma aleti" haline getirdi. Kadın, erkek için, mirasını devredeceği çocukları doğuran bir araçtan, evindeki işlerini görecek bir hizmetçiden başka bir şey değildi artık.

Bundan sonrası erkeğin adım adım "egemenlik" kurma sürecidir. Nasıl geliştiğinin satır başlarını aktaralım yine.

Fiziki güçleriyle madenleri işleyen, ondan alet yapan da erkekler oldular. Özel mülkiyetin çıkmaya başlamasıyla birlikte, erkekler bu konumlarını kullanarak, ilk üretim aletlerine ve üretim fazlasına da el koymaya başladılar. Üretim fazlasıyla birlikte savaş tutsaklarının öldürülmeyip köleleştirilmeye başlamasıyla birlikte, köleleri besleyecek üretim fazlasına sahip olanlar, o kölelerin de sahibi oldular. Erkek giderek mülk sahibi oluyor, kadın üretimden ve mülkten uzaklaşıyordu. Üretim fazlaları, köleler, ilkin toplulukların ortak malı iken, artık onların sahibi erkeklerdi.

Bu düzenin sürebilmesi için analık hukukunun da yıkılması lazımdı. Analık hukukunun egemen olduğu bir yapıda, erkek, elde ettiği serveti kime miras bırakacaktı? Analık hukukunda çocukların babasının değil, anasının kim olduğu esastı. Bu hukuk değişmeliydi. Üretim ilişkilerinin gelişmesi, köleciliğin yavaş yavaş yerleşmesiyle kendini dayatan bu değişiklik, belli bir toplumsal evrim içinde, babalık hukukunun üstünlüğüyle sonuçlandı.

Analık hukukunun yıkılışı, kadın cinsinin büyük tarihi yenilgisi'dir aynı zamanda. Çünkü, kadının erkeğin egemenliğine girmesi, üretimden koparılıp eve hapsedilmesi, sadece cinsel tatmin aracı olarak görülmeye başlanması, erkeğe göre daha fazla sömürülmesi ve bütün olarak ikinci sınıf konumuna sürüklenmesi, işte bu tarihi yenilginin ardından gelişti. Bugün "kadın sorunu" olarak tartıştığımız hemen tüm sorunlar, işte bu tarihi temeller üstünde ortaya çıktı.

Elbette anaerkil dönemin "ilkel toplumuna" dönecek değiliz, kimse de bunu istemiyor, savunmuyor. Fakat burada özel olarak belirtilmesi gereken, "Böyle gelmiş böyle gider" diyenlere karşı tarihsel gerçeklerin hatırlatılmasıdır. Dememiz o ki, kadınların insanlık tarihinin başından beri "erkeğin kölesi" olduğu yolundaki inanış yanlış ve boş bir inanıştır.

Kadın ikinci sınıf değildi. Aşağılanmıyordu. Mal gibi satılmıyordu; bir süs eşyası gibi pazarlanmıyordu. Kadınların toplumsal yaşama katkısı "evinin kadını olmak"la, yani çocuk büyütmek, yemek pişirmekle sınırlı değildi. Doğurganlığının ona sağladığı bir saygınlık vardı.

Bunları kısaca özetleyerek ortaya koymuş oluyoruz ki, kadın erkek eşitsizliğine dair böyle gelmiş böyle gider diyenler, tarihi çarpıtıyorlar. Böyle gelmemişti, o halde böyle gitmesi de gerekmiyor. Böyle sürüp gitmesi ne "Allah'ın emri"dir, ne da doğanın!

Ama ilkel komünal toplumdan bu yana, her sömürücü toplum biçimi kadınların sorunlarını daha da ağırlaştırdı. Köleci toplum, feodal toplum ve bunların ardından kapitalist toplum, kadınların sorunlarını, ezilmişliğini, ikinci sınıf olmasını ağırlaştırdıkça ağırlaştırdı.

Burjuvazi, bunu kabul etmez. Tam tersine, köleciliğin, feodalizmin ezdiği kadını kapitalizmin ve burjuvazinin özgürleştirdiğini iddia eder. Kapitalist toplumda kadının yeri konusuna geleceğiz ilerleyen bölümlerde. Şimdi köleci toplumdaki konumunu kısaca özetleyerek devam edelim.

Kölenin kölesi ağanın malı:

İlkel komünal toplumu köleci toplum izledi. Bu, ilk sınıflı toplumdu. Kölelik ve sömürü bu toplumun temeliydi. Köleci toplumda, kadının köleliği de tahmin edileceği gibi iki kat arttı. Çünkü o hem diğer erkekler gibi, köle sahibinin kölesiydi, hem de kocasının kölesi.

Köle bir kadının kocası da köleydi elbette. Bu durumda kadın, aynı zamanda bir kölenin kölesi olmak durumunda kalmıştı.

Kadınlar, bu dönemde bir savaş ganimeti ve de esir pazarlarının başta gelen malı durumundaydılar. Erkek köleler de alınıp satılıyordu, ama kadının ezilmişliği yine de onun iki katıydı.

Fakat, bu dönemde kadınlar bir başka alandan daha büyük bir darbe yediler. Kadınlara bu darbeyi vuran bu kez dinlerdi. Yukarıda "kadının yerini asıl sarsan, özel mülkiyetin ortaya çıkışı oldu" demiştik ya. Tarihi gelişimin bu evresinde de şunu söylemeliyiz: "Kadının ikinci sınıf olarak yerini asıl pekiştiren, bunu adeta değişmez kadere dönüştüren etkenlerden biri din oldu."

Köleci dönemde adeta toplumsal hayattan silinen kadınları, feodalizmde de daha büyük ezalar ve ezilmişlikler bekliyordu. Ve din –Hıristiyanlık, İslamiyet veya ötekiler– bu ezmeye meşruluk sağlayan yeni dayanaklar olacaktı.

Feodal toplumda en temel üretim birimi aileydi. Ailenin tüm fertleriyle birlikte kadınlar da üretime katılır, tarlada, bahçede çalışırdı. Fakat feodalizmin en önemli niteliklerinden biri, üretimin alabildiğine fazla insana ihtiyaç duymasıydı. Bu ise, kadının daha fazla çocuk yapması demekti.

Evlenme, çocuk yapma gibi doğal olaylar, tamamen dinin kontrolü altına alındı bu dönemde. Evliliğin kuralları, biçimi, vergiler, her şey feodal egemenler tarafından belirleniyordu bu toplumda.

Feodal dönemde kadın, özellikle batı toplumlarında önce senyörün, sonra da evlendiği erkeğin malıydı. Senyör ona koca seçer, satar, döver, cezalandırabilir, başkasına verebilirdi. Doğu'da da ağalar, beyler, sultanlar, aynı hakkı görürlerdi kendilerinde. Kadın toprağı işleyen bir emekçi, bir zevk aracı ve anaydı.

Batı'da feodalizm dönemini ideolojik siyasi olarak belirleyen kiliseydi ve kilisenin kadına bakış açısı, onu aşağılayan, günah unsuru, şeytanın yeryüzündeki temsilcisi olarak gören bir bakış açısıydı. Ama İslamiyet de bu noktada çok farklı değildi; İslamiyet de kadını aşağılıyor, onu "şeytanın yönlendirebileceği bir tehlike" olarak niteliyordu.

İncil diyordu ki; "Kadın erkeğin izzetidir. Çünkü erkek kadından değil, kadın erkektendir. Ve erkek de kadın için değil, kadın erkek için yaratıldı."

Ve Kuran, İncil'in bıraktığı yerden devam ediyordu: "Erkekler kadınlardan üstündür. Çünkü Allah onları bir çok şeyde kadınlardan üstün etmiştir." ... "Erkekler, kadınlar üzerinde yönetici ve koruyucudurlar. Çünkü bir kere Allah bazılarını diğerlerinden üstün kılmıştır."

Dinsel otoriteler, erkek için suç sayılmayan her şeyi kadın için suç sayıyordu. Kadının taşlanarak öldürülmesi, kırbaçlanması veya yakılması, hem doğuda, hem batıda dinsel otoritelerin kadınlara sıkça reva gördüğü cezalardı.

Kız çocuklarının diri diri toprağa gömülebilmesi, erkek egemen iktidar anlayışının kadınlara bakış açısını hiç tartışmaya yer bırakmaksızın ortaya koyuyordu zaten.

İslamiyet, kuşku yok ki, dönemi açısından bazı ileri yanlar taşıyordu ve bunun kadına yansıyan yanları da olmuştu. Çünkü islamiyet, çürüyen kölecilik ilişkilerinin içinden çıkmış bir dini anlayıştı. Buna bağlı olarak İslamiyet; kadını, diri diri gömülmekten kurtardı, kısmen miras hakkına kavuşturdu, ama köleci ilişkilerin tutsağı olmaktan çıkardığı kadını bu kez feodal gericiliğin karanlığına soktu. Kadının, ezilip horlanması bu kez islamla meşrulaştırılarak devam edecekti.

Kısacası, kadının üzerindeki baskılar giderek artıyordu. Köle sahibinin ve köle kocanın baskısı vardı önce. Şimdi, kadını kuşatan baskılar zincirinde, toprak ağalarının, evdeki kocasının yanına, kilisenin veya şeriatın kuralları da eklenmişti. O, önce bir toprak kölesiydi, sonra evin kölesi ve en sonu anaydı...

_________________
Devrim Kurtulus
Resim
kurtulusum@hotmail.de


4. Mar 2013, 05:41
Profil Web sitesini ziyaret et
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01.2012
Mesajlar: 668
Konum: kurtulusum@hotmail.de
Gender: Male
Mesaj Re: Kadin Nasıl Köleleştirildi? Nasıl Özgürleşecek?
Kadın secde etmek için mi yaratıldı?

Feodalizmde kilisenin belirleyiciliğiyle birlikte kadın o zamana kadar ki en ağır, en onur kırıcı, en çok aşağılandığı bir dönemi yaşamak zorunda kaldı. Baskılar, Hıristiyanlığın hükmettiği Batı'da daha farklı, İslamiyet'in hükmettiği Doğu'da daha farklıydı... Batı'dan ve Doğu'dan kadına yaklaşıma dair örnekler görelim şimdi.

Mesela dul bir kadının erkek çocuğu, 7 yaşından itibaren ailenin reisi olurdu ve öz annesi ona itaat etmek zorunda kalırdı. Aşağılanmanın tarihteki en rezil örneklerinden biri "ilk gece hakkı"ydı. Batının soylusu, toprak ağası olarak da adlandırabileceğimiz Senyörler, kiliseyle birlikte mutlak otoritenin temsilcisiydiler. Senyörün izni olmadan kimse evlenemezdi. Ve Senyörler, "ilk gece" hakkına sahipti.

Bilimsel çalışma yapanları, muhalifleri, dini veya iktidarları sorgulayanları "cadı", "şeytana satılmış" olarak ilan ederek yakma, manastırlara kapatma en sık uygulanan cezalardı ve bu cezaların en çok hedefi olan da kadınlardan başkası değildi.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, İslamiyet'in ve Hıristiyanlığın kadına baskı biçimleri farklıydı; mesela, kilise boşanmayı hemen hemen tümüyle yasaklamışken, İslamiyet kadının geleceğini erkeğin dudakları arasından çıkacak "boş oI" sözüne bağlamıştır. Ama sonuçta kilise de, İslamiyet de, birbirlerine ters görünen iki biçimde, kadını erkeğe mahkum etmiş olmaktadır.


Kadın Secde Etmeli: Allah'ın, İktidarın, ve Kocasının Önünde!

Dinlerin hemen hepsi, erkeği yüceltmiştir. İslamiyet'te de durum özünde aynıdır. Kadını erkeğin yarısı, erkeğine itaat eden bir köle, çocuk doğuran bir varlık olarak görmüştür. Cennetin annelerin ayağının altında olduğunu söylemesi de, aslında bu bakış açısının dışında bir şey değildir. Başka bir şey için değil, çocuk doğurduğu için layık görülmektedir cennete.

İslamiyet, gelişme süreci içinde, kadının toplumsal yaşamdaki konumunu en geriye iten din haline geldi. Kadını toplumsal yaşamdan dışlamakta hiçbir din bu kadar ileri gitmemişti.

Kocanın kadını dövebileceği de yine İslamiyet'te bizzat hadislerde onaylandı. İslamiyet, kadınların zayıf ve korunmaya muhtaç olduğunu iddia ederek, erkeğin dört kadın birden "almasını" meşru bir hak olarak gördü.

Bu anlayış hemen hiç değişmeden –ki dini inancın bir özelliği de değişmeyen bir dogma niteliği taşımasıdır– sürüp geldi. Mesela bugün İslam ülkeleri olarak adlandırılan ve İslamcılığın yönetimde veya toplumsal yaşamda önemli ölçüde belirleyici olduğu İran, Suudi Arabistan, Sudan, Cezayir, Yemen, Afganistan, Irak, Kuveyt, Basra Körfezi, Bangladeş, Mısır gibi ülkelerde kadınlara yönelik giyim yasakları, çarşaf, türban, burka gibi zorunluluklar, kadınlarla erkeklerin aynı yerlerde bulunamaması, tokalaşmamaları gibi yasaklar sözkonusudur. Bazılarında kadınların çalışması da yasaklanmıştır. Kadınlar, yanlarında erkek olmadan veya erkeklerin izni olmadan seyahat edemiyorlar.

Aşağıdaki hadisler, bu konudaki anlayışın Hz. Muhammed'e kadar uzandığını gösterir:

"Ebu Hüreyre anlatıyor: "Ey Allah'ın Resulü. dendi, hangi kadın daha hayırlıdır?''

"Kocası bakınca onu sürura garkeden, emredince itaat eden, nefis ve malında, kocasının hoşuna gitmeyen şeyle ona muhalefet etmeyen kadın! diye cevap verdi."

Bir başka hadiste de şöyle deniyor:
"Şayet ben, bir kimseye, Allah'tan başkasına secde etmeyi emretseydim, kadına kocasına secde etmesini emrederdim. ... Bir kadın, kocasının hakkını eda etmedikçe Rabbinin hakkını da eda edemez."
Devam ediyoruz Hadislere:

"Resülullah buyurdular ki: "Allah'a ve ahiret gününe inanan bir kadına, bir gece ve gündüz devam edecek bir mesafeye, yanında bir mahremi olmadıkça gitmesi helal değildir."

Kadını, erkeğin önünde secde etmesi gereken, 24 saat yalnız başına bırakılmaması gereken bir mahlukat olarak gören bir anlayış sözkonusudur. Bu anlayışın kadına "değer verdiğini" iddia etmek mümkün değildir.

Saçı uzun aklı kısa deyiminin temelinde de İslam vardır. İşte aşağıdaki şu hadis, bunun belgesidir:

"Kadınlar... sorarlar: 'Aklımızın, dinimizin eksiği nedir? Ya Resu'llah?'

Bu soru üzerine Muhammed onlara Kur'an'ın Bakara suresinin 282inci ayetini hatırlatır: 'Kadının şahadeti, erkeğin şahadetinin yarısı değil midir?' Kadınlar, 'Evet' diye yanıt verirler. Onların bu doğrulaması üzerine Muhammed tekrarlar: "İşte bu aklınızın eksikliğindendir." (Buhari Muhtasari Tecrid-i Tercemesi, 1970-, I, 222, Hadis No 209)

Gerek Kur'an'daki ayetler, gerekse hadisler, kadının yeri konusunu tartışmaya yer bırakmayacak kadar açık ortaya koyuyorlar. Ama hepsinin özeti olması bakımından islam yorumcularının bu konudaki tespitlerinin bir özetini aktaralım:

"Erkek kadından birçok yönden üstündür:
- Erkeğin akılca üstünlüğü vardır.
- Diyette üstünlüğü vardır.
- Miras konularında üstünlüğü vardır.
- Erkek, kadı (yargıç), hükümdar olur, kadın ise olamaz. Erkek tanıklığa da daha elverişlidir.
- Erkek, kadının üzerine evlenebilir. Dilerse karısının, karılarının üzerine cariye de alabilir. Kadın için, kocasının üstüne evlenmek gibi bir hak yoktur.
- Mirasta erkeğin payı daha çoktur.
- Erkek kadını boşayabilir. Kadın, erkeği boşayamaz. Erkek kadını boşadıktan sonra da süresi içinde dönüş yapabilir, kadının bu yönde bir hakkı yoktur.
- Erkeğin ganimetten payı kadınınkinden çoktur."


Kilisenin Kadına Reva Gördüğü "Gerekli Kötülük"

Ticaretin ve şehirlerin gelişmesiyle, şehirler feodal egemenlerin zorbalığından kaçan, toprağını terk eden insanlarla doldu. Feodal üretim tarzında ne kadar çok ırgat olursa o kadar iyi olur denilerek teşvik edilen evlilik, şehirlerin bu gelişme evresinde artık engellenmeye çalışılacaktı. Bu dönemde evlilik ağır vergiler ve yasaklarla engellenmeye çalışıldı.

Bu durum ise, kadının cinsel açıdan sömürülmesini, başka deyişle fuhuşu yaygınlaştırdı. "Harem"ler, sadece Doğu'da değil, Batı'da da bu dönemde yaygınlaştı mesela. Feodal soylular, ya doğrudan haremlik olarak ya da "metres", "kapatma" gibi adlar altında kadını onursuz bir yaşama hapsettiler. Bu şekilde "kapatılan" kadınlar, erkeğin zevk nesnesi olarak beslenip süslenmek dışında tüm üretim faaliyetlerinden ve toplumsal yaşamdan uzaklaştırıldılar.

Kilise, evliliği ruhların birleşmesi olarak kabul etmişti, cinselliği reddediyordu. Fakat, fuhuşu, "gerekli bir kötülük" olarak adlandıran da Kilise'den başkası değildi.

Aleni fuhuşta yaygın bir gelişme oldu bu dönemde. Fuhuş yasallaştırılarak yeni kurallara bağlandı. Belediyeler, hatta dini kurumlar tarafından fuhuş için özel yerler ayrıldı. Fuhuş loncaları (genelevler) kuruldu.

İlginç olan, bazı yerlerde bu fuhuş loncalarından elde edilen gelir de kilise gibi dini kurumlara gidiyordu. Böylelikle feodalizmin, dinin fuhuşu teşvik eden, kadınları cinsel açıdan sömürmeyi ve bu sömürüden alenen kâr elde etmeyi meşru gören politikası sistemleşti.

Fuhuşu yasallaştıran düzen, tam bir ikiyüzlülük içinde kadının kocasını aldatmasını da ağır cezalara maruz bırakıp, erkeğin karısını aldatmasını "normal" sayan bir yasallık ve kültür geliştirdi. Bazı yerlerde kadının çocuk düşürmesi ölümle cezalandırılacak kadar ağır suç kabul edildi. Ahlak, "erkeğe mutlak itaat"te somutlaştırılırken, ahlaksızlık ise, beylerin, ağaların, parayla satın alabilecekleri bir şey haline getirildi. Kadın, her halükarda aşağılanıyordu.

Neticede, feodal toplum, erkeği toplumda ve ailede mutlak egemen konuma getirirken, kadını ise erkeğin kölesi, cinsel doyum aracı, çocuk yapma aracı, horlanan, aşağılanan, aldatılan ikincil cins konumuna soktu. Bu konum, tarihsel kimi alt üst oluşlara, değişikliklere karşın, bugün de şu veya bu biçimde süren bir şekilleniştir. Feodalizmin tarihsel mirası, kapitalizm tarafından da çeşitli biçimlerde sürdürüldü.


Kapitalizm ve kadın

Kapitalizmin ve buna bağlı olarak burjuva demokratik devrimlerin kadınlar açısından getirdikleri oldukça çok yönlüdür. Artılar ve eksiler, içiçe geçmiştir bu değişikliklerde. Kapitalizmde elbette kadınlar açısından değişiklikler oldu. En başta, kapitalizm kadın sömürüsünün daha modern ve incelikli yöntemlerle sürdürülmesi demekti ve bu da "kapitalizmde kadın sorunu"nu daha çetrefil hale getirdi.

Kapitalizmde en bariz değişiklik kadının üretim sürecine daha çok ve daha aktif katılımıdır. Fakat bu değişim, kadının toplumsal konumunda köklü ve özde bir değişiklik anlamına gelmedi. Varolan değişiklik kapitalizmin ihtiyaçları temelindeki bir değişikliktir.

Feodalizmin tarlada çalıştırıp sömürdüğü kadın, kapitalizm tarafından fabrikalara çekildi.

Burjuvazinin nasıl ki demokrasisi, "burjuvazi için demokrasi" ise, "eşitlik" sloganı da esasta kendisinin dışına taşmaz. Belli bir tarihsel süreçte bu slogan kuşkusuz kitleler için bir şeyler ifade ediyordu ve zaten bunun için de kitleler burjuva demokratik devrimlerde burjuvaziyi destekledi. Fakat bu süreçte bile, eşitlik sloganı, kadınlar için gerçek bir slogan haline gelmedi.

Burjuvazinin "Eşitlik, özgürlük, kardeşlik" sloganı belli yanlarıyla kadınları kapsamıyordu da.

Burjuva devrimlerin en önemlilerinden sayılan Fransız Devrimi'nin 1791'de yayınlanan "İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi"nin hemen başında bilindiği gibi, "Tüm insanlar hukuk açısından özgür ve eşit doğarlar; özgür ve eşit yaşarlar" denilmekteydi. Fakat buradaki "insanlar" kelimesi, sanki kadınları kapsamıyordu. İnsandan anlaşılan erkeklerdi. Bu anlamda da "İnsanlar hukuk açısından özgür ve eşit doğarlar; özgür ve eşit yaşarlar" denilirken bile, Fransız devriminin çıkardığı yasalarda kadınlara bu özgürlük ve eşitlik tanınmadı.

Amerikan bağımsızlık savaşının ünlü "İnsan Hakları Bildirgesi" de benzer bir maddeyi içerir; orada da denir ki, "tüm insanlar doğuştan eşit derecede özgür ve bağımsızdır." Fakat buradaki "tüm insanlar" deyiminin de kadınları kapsadığı şüphelidir.

Bu bildiri 1776'da yayınlandı. 1876'da, 1800'lerin sonlarında bile, hala Amerika'da olsun, Avrupa'nın birçok ülkesinde olsun, kadınlara en basitinden oy hakkı tanınmıyordu. Hani tüm insanlar doğuştan eşitti? Hani tüm kadınlar ve erkekler, doğuştan eşitti?

Kapitalizmin tüm özgürleştirme, eşitlik sağlama iddialarına rağmen, 19. Yüzyılda Avrupa'da kadınlarla erkekler arasında bir eşitlikten söz etmek hala mümkün değildi.

Şu tabloyu gözden geçirelim:
- Kadınlar birçok Avrupa ülkesinde oy hakkına sahip değildi. (Mesela demokrasinin beşiklerinden biri sayılan İngiltere'de, 1900'lerin başlarında hala kadınların oy hakkı yoktu.)
- Evli kadınların mülk sahibi olmasının önünde birçok engel vardı.
- Evlilik hukukunda ve kültüründe erkek egemendi.
- Kadınlar için gerek yükseköğretim imkanı, gerekse de devlet görevleri hemen hemen kapalıydı.
- Hayatın her alanına sızmış erkek egemen kültür ise, varlığını tüm gücü ve şiddetiyle sürdürüyordu.

Hani eşitlik? Hani kadın sorununun çözümü? Kapitalizmin bu tablosunda eşitliğin de, çözümün de olmadığı açık!

_________________
Devrim Kurtulus
Resim
kurtulusum@hotmail.de


4. Mar 2013, 05:47
Profil Web sitesini ziyaret et
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01.2012
Mesajlar: 668
Konum: kurtulusum@hotmail.de
Gender: Male
Mesaj Re: Kadin Nasıl Köleleştirildi? Nasıl Özgürleşecek?
'Kadın darağacına çıkma hakkına sahiptir, yargıçlar kuruluna yükselme hakkına da sahip olmalıdır'

Burjuva devrim, devlet yapılanmasında, ekonomide, kültürde feodalizmi tasfiye ederken, kadınlar üzerindeki feodal baskıya da belli ölçülerde son verdi. Ancak kadınlar cephesinden ele alındığında bu, süreklileşen bir dönüşüm olmadı.

Burjuvazi tarih içindeki ilerici rolünü kaybettiği ölçüde, nasıl ki kimi yerlerde dini gericiliği yeniden güçlendirmişse, aynı şekilde kadınlara ilişkin feodal değerleri, erkek egemen anlayışı da, ya yeniden hortlatmış ya da hortlatılmasına yol açmıştır.

Burjuva demokratik devrimlere bağlı gelişen haklar ve özgürlüklerden kadınlar da değişik boyutlarda yararlandılar. Fakat kadının toplumsal konumunun değişmesi çok daha başka bir devrimi gerektiriyordu. Bu anlamda, burjuva demokratik devrimlerinin demokratikleşme ortamında da kadının "ikinci sınıf olma" durumu, katmerli biçimde ezilmesi, katmerli biçimde sömürülmesi değişmemiş oldu.

Kadının köleliğinin biçimindeki değişiklik ise, kapitalizmin ihtiyaçları temelindeki bir değişiklikti. "Eve hapsedilmiş" kadın kapitalistin işine gelmezdi, kadını, fabrikaya gelebilecek kadar özgürleştirmeliydi. Zaten burjuvaziye göre özgürlük "emekçinin işgücünü özgürce satması" demekti. Kadının özgürlüğü de onun özgürce evinden çıkıp fabrikada çalışabilmesini sağlayacak kadar bir özgürlüktü.

Kapitalizmin yükselme döneminde kadın emeği, ucuz işgücü olarak vahşice sömürüldü. Kadınlar ve çocuklar, günde 18 saate kadar uzayan sürelerde köle gibi çalıştırıldılar. Üstelik de erkekle aynı süre çalıştığı, aynı emeği harcadığı ve aynı ürünü ürettiği halde bile, erkekten daha az ücrete mahkum edilmişti. "Eşit işe eşit ücret" talebi, işte bu dönemde, kadınların mücadelesinin en önemli taleplerinden biri olarak öne çıktı. Aslında istenen sadece ücret meselesi değil, hayatın her alanında eşitliğin tanınmasıydı.


Örgütlenen kadın, eşitsizliğin karşısına dikiliyor

Bu düşünce zaman içinde daha da gelişti. Sonuçta, kadını fabrikaya çeken burjuvazinin pek de istemediği bir sonucu daha oldu bu sürecin. Evinden çıkan, toplumsal üretimde yer alan kadın, kendini vahşice sömüren bu koşullara karşı mücadeleye de katıldı, hatta yer yer bu mücadelenin en önüne çıkıp savaştı.

Kadınlar 1780-90'lardan başlayarak erkeklerle eşit haklara sahip olmak için örgütlenmeye başladılar. Burjuva devrimlerin ürünü olan İnsan Hakları Bildirgeleri, tarih içindeki tüm ilericiliğine rağmen, kadınların hakları noktasında geriydi ve örgütlenmeye, mücadele etmeye başlayan kadınlar, işte bu nedenle aynı süreçte "Kadın Hakları Bildirisi"ni kaleme aldılar.

Bildiride şöyle deniyordu mesela: "Kadın darağacına çıkma hakkına sahiptir, yargıçlar kuruluna yükselme hakkına da sahip olmalıdır." (Kadın ve Marksizm, syf. 25)

Yukarıda da vurgulandığı gibi, kadınların meselesi ne sadece ücretin miktarı, ne de sadece mevki makamdı; onlar eşitlik istiyorlardı; evde, işyerinde, hayatın her alanında eşitlik! Kadınlar varolan tüm siyasi hakların kadın erkek ayrımı olmadan herkese tanınmasını, yönetime katılabilmeyi, siyasal örgütlenme özgürlüğü istiyorlardı. Fransız burjuva devriminin ateşi içinde kadın mücadelesi de gelişiyordu.

1888'de Washington'da Uluslararası Kadın Konseyi kuruldu. Örgütlenmelerin yaygınlaşması, kadın hakları meselesini birçok yerde gündeme soktu. 1910'da Danimarka'da (Kopenhag), II. Enternasyonal toplantısında Amerika'da bir grevde ölen emekçi kadınların anısına, her 8 Mart'ın Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanması kararlaştırıldı. 8 Martlar, emekçi kadınların mücadelesine yeni bir güç ve mevzi kazandırdı.

Fakat iktidarı ele geçiren ve eşitlik, özgürlük idealini terk etmeye başlayan burjuvazi, bir süre sonra kadınların taleplerine onların derneklerini yasaklayarak, kadın önderleri giyotinde katlederek cevap verdi. Kadınların haklı talepleri karşısında burjuvazinin aldığı bu tavır, aslında onun asıl sınıfsal bakış açısını yansıtıyordu. Burjuvazi, sonraki yıllarda kadınlara birçok hakkı tanımak zorunda kalsa da, aslında kadının kendisine tabi olmasını dayatan zihniyetini pek de terk etmedi.

Burjuvazi, feodalizmi yıkarken, dinin kilisede somutlanan siyasal konumunu, yönetim otoritesini etkisizleştirirken, dinin zihinlerdeki otoritesine çok ciddi darbeler vurmamıştı. Hıristiyanlığın ve müslümanlığın "tanrı kadını erkek için yarattı" hükmü, öylece duruyordu mesela. Ve üstelik burjuvazinin çıkardığı yasalar da bir şekilde bu hükmü pekiştiriyordu. Mesela erkeklere oy hakkı tanıyıp kadına bu hakkı tanımayan yasalar, işte bu gerici dini yaklaşımla özde farklı değildi. Bu noktada burjuvaziyle din otoritelerinin farkı yoktu.

Kadına seçme hakkını vermeyen anlayış seçilme hakkının ise zaten hiç sözünü bile etmezdi. Kadının yöneticilik yapmasını yasal olarak engelleyen zihniyet de kadını ikinci sınıf gören, onu küçümseyen, kadını eksik akıllı sayan dini zihniyetten farklı değildir.

Napoleon Kanunu olarak bilinen dünyanın ilk medeni kanununda burjuvazi kadına bakış açısını şu cümlede ortaya koymuştu: "Koca karısını korumalı, kadın ona itaat etmelidir"... İncil'den ya da Kur'an'dan bu anlayışa denk düşen birçok ifade bulunabilir bilindiği gibi. Fakat kadınlar feodalizme, dine, burjuvazinin erkek egemen anlayışına boyun eğmediler yine de.

Kadınların bu dönemlerdeki mücadeleleri, çalışma saatlerinin kısaltılması, mesleki eğitimi, fabrikalarda, atölyelerde erkeklerle eşit hiyerarşi kurulması, eşit işe eşit ücret verilmesi, çalışan kadınlara kreş hakkı tanınması, siyasal örgütlenme ve dernek kurma hakkı verilmesi talepleriyle sürdü.

Ve işte bu mücadelelerin sonucunda da oy hakkı, soyadını kullanma hakkı gibi hakları, yasalar önünde eşitlik hakkı kabul edildi. Bu kazanım, hiç kuşkusuz, kadınların tarihi ve toplumsal yaşamdaki yerleri açısından çok önemli değişiklikleri beraberinde getirdi. Fakat...


Kağıt üzerindeki eşitlik; hayatın içindeki eşitsizlik!

Fakat, yasaların "kadın erkek eşittir" demesi, toplumsal yaşam içinde bu eşitliğin kurulması anlamına gelmiyordu. Kağıt üzerinde eşitliğin sağlanmasıyla hayatın içindeki eşitliğin sağlanması arasında uzun bir mesafe vardı. Kapitalizmin dayattığı eşitsizlikler, feodal kalıntılar, binyıllara uzanan gelenekler sistemli bir biçimde aşılmadan fiili eşitlik sağlanamazdı. Nitekim sağlanamadı. Kapitalizm ve yeni sömürge ülkelerdeki faşizm, "erkek egemen" anlayışı sürekli yeniden üreterek, feodal zihniyeti çok çeşitli kılıflar altında sürdürüp güçlendirerek gerçek eşitliğin önünde engel olmaya devam ettiler.

Kapitalizm, eşit işe eşit ücret talebini bile kabule yanaşmadı. Kalifiye işler adeta kapalıydı kadınlara. Kadınların çoğu, herhangi bir vasıf gerektirmeyen, ileri teknoloji istemeyen alanlarda çalıştırılıyorlardı. Kadınlar, ülke yönetiminde nüfusları ölçüsünde yer alamadıkları gibi, fabrikalarda, işyerlerinde ve sendikalarda bile gerektiği gibi temsil edilmiyorlar. Bu durum, bugün de büyük ölçüde devam etmektedir.

Hitler ve Mussolini'nin dışlanmış kadınları!

Kapitalizmin 1920'lerin sonlarında yaşadığı bunalım, burjuva demokratik devrimlerin getirdiği hem ekonomik, hem demokratik hakların yavaş yavaş budanmasına yol açtı. Tahmin edileceği gibi, bunalımın getirdiği işsizlikten yoksulluktan en fazla etkilenenlerin başında kadınlar geliyordu. Kısa süre sonra da tamamen dışlanacaklardı üretimden ve toplumsal yaşamdan. Çünkü faşizm işbaşına geliyordu; önce İtalya'da, ardından Almanya'da iktidara gelen faşizm, açık bir kadın düşmanı'ydı. Belki Yahudiler, komünistler gibi tüm kadınları toplama kampına göndermedi faşizm, çünkü bu maddeten mümkün değildi, ama kadına bakış açısı diğerlerine ne kadar düşmansa, öyle düşmancaydı.

Faşizmin kadına yaklaşımı, aslında burjuvazinin zihninin derinliklerinde ne varsa açığa çıkarmıştır. Kadınlar, faşizmde alenen aşağılanıyordu. Aşağılanma ise, "3K" olarak adlandırılan anlayışta somutlanıyordu. Hitler, kadının işlevini "kind, kuch, kirche" olarak üç başlıkta özetlemişti; yani "çocuk, mutfak ve kilise"! Kadının yeri, konumu, görevi işte bu üçü arasında kalmalıydı. Kadın bol bol çocuk doğurmalı, "üstün" Alman ırkını çoğaltmalıydı.

İtalya'nın faşist devlet başkanı Mussolini'nin kadınlara yönelik aşağılaması, şu sözlerinde gayet net görünüyor:

"Size itiraf edeyim ki, kadınlara oy hakkı tanımayı düşünmüyorum. Bir yararı yok bunun. Almanya'da ve İngiltere'de kadın seçmenler erkekler için oy kullanıyorlar. Böyle olunca, ne anladım ben bundan? (...) Kadınların Devlet işlerine katılmaları konusundaki kanım her türlü feminizme karşı niteliktedir. Elbet, kadın bir köle olmamalı, ama ona oy hakkı verirsem tefe koyarlar beni. Bizim Devlet'imizde, kadın hesapta olmamalıdır." (Maria Antonietta Macciocchi; Faşizmin Analizi, Çev. Cemal Süreya)

Bir başka zaman, neden kadınlara oy hakkı vermediğini soranlara şöyle diyor Mussolini: "Birçok gezi yaptım, bunların hiçbirinde benden oy hakkı isteyen bir tek kadına rastlamış değilim. İtalyan kadınlarının bütün onuru da buradadır zaten." (Agk.)
Kadının kendini aşağılamasını "onurlu" bir davranış olarak yücelterek demagoji yapmak, faşizmin de, hem Hıristiyan, hem İslamiyet'in ortak yanlarından biridir. Şeriatçılar da bugün kadının kendini türbana, çarşafa, hatta mümkünse burkaya hapsetmesini aynı cümlelerle övmektedirler. Ama biz şimdi yine faşizmden devam edelim. Mussolini, kadına niye oy hakkı vermediğini, niye üretime ve yönetime katmadığını yine de bugünkü riyakar kadın düşmanlarından daha açık ortaya koyuyordu:

"(...) Kadının yüksek ya da aşağı bir varlık olup olmadığı konusundaki tartışmalarla boşuna vakit yitirmeyelim:... Bu konuda ben daha da kötümserim: Kadında, sözgelimi, büyük bir sentez yeteneği, bunun sonucu olarak da, gerçek bir tinsel yaratış gücü bulunmadığı kanısındayım."

Hitler faşizmi de, kadına karşı siyasetinde Mussolini'nin takipçisi oldu. Mussolini'nin kadınları üretimden, okullardan, devlet dairelerinden adım adım tasfiye etme planının bir benzerini de Hitler uygulamaya soktu.

Hitler, 1932 seçimlerindeki bildirisinde "Kadının ve erkeğin insan soyunu sürdürme görevi, birlikte çalışmadan daha önemlidir..." diyordu. Bunun pratikteki yansıması ise Hitler iktidar olduğunda belli olacaktı.

Hitler iktidarı, kadınların çalışma hayatından ve toplumsal hayattan dışlanması için "devletin öncülük yapması" düşüncesinden hareketle daha ilk yılında bir kararname çıkardı. 30 Haziran 1933 tarihli bu kararnameyle, evli bütün kadınları çalıştıkları işten çıkarıldılar. Kararnameyle ayrıca, otuz beş yaşına ulaşmamış kadınlara Dışişleri kuruluşlarına girmek yasaklanıyor, devlet kurumlarındaki iş başvurularında, mutlak öncelik erkeklere tanınıyordu. Hem kadının hem erkeğin çalışmasını önlemek için de faşizm "zekice" bir yol bulmuştu; "Aynı ailede çift ücret olmayacak"tı. Tüm dairelerde bir göreve atanmada, ödeneklerde erkeğe öncelik tanınması, kararname gereğiydi.

Faşizm, bir yandan Mussolini gibi "günümüzde, makina ve kadın, işsizliğin iki büyük nedenidir" deyip, kadının görevi çocuk yapmaktır düşüncesiyle, kadını üretim dışına mahkum ederken, onu çalıştığı süre içinde yoğun biçimde sömürmekten de geri kalmadı. Almanya faşizmi, 2. Emperyalistler Arası Paylaşım Savaşı'nı başlattıktan sonra, esir aldığı kadınları, köle gibi hem fabrikalarda, hem de evlerde hizmetçi olarak kullandı.

_________________
Devrim Kurtulus
Resim
kurtulusum@hotmail.de


4. Mar 2013, 05:49
Profil Web sitesini ziyaret et
Site Admin
Site Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01.2012
Mesajlar: 668
Konum: kurtulusum@hotmail.de
Gender: Male
Mesaj Re: Kadin Nasıl Köleleştirildi? Nasıl Özgürleşecek?
Kadınları ev işlerine kölelikten kurtarmadan, kadın sorunu çözülemez. Bunu da SOSYALİZM yapacak!

Neredeyse iki yüzyıldır süregelen tüm eşitlik, özgürlük sözlerinin arkasında, sınıflı toplumlardan bu yana değişmeyen eşitsizlik, ikinci sınıf vatandaşlık, horlanma, aşağılanma, cinsel meta olarak görülme devam edegelmiştir.

Ekonomideki, teknolojideki, toplumsal yaşamdaki, yasalardaki tüm değişikliklere karşın, kadın yine ve hala ikinci sınıf. Ve bu yüzden son derece kesin bir biçimde söylüyoruz ki, kadının kurtuluşunu burjuvazi sağlayamaz. Tüm görkemli sözlere, gösterişli programlarına karşın burjuvazinin kadına verebileceği bir şey yoktur.

Lenin şöyle diyor: "Burjuva demokrasisi, özgürlük ve eşitlik üzerine kulağa hoş gelen boş sözler, tumturaklı sözcükler, abartmalı vaatler ve gürültülü sloganlar demokrasisidir. Gerçekte bütün bunlarla kadının özgürsüzlüğü ve eşitsizliği, çalışanların ve sömürülenlerin özgürsüzlüğü ve eşitsizliği gizlenir." (Kadın ve Aile, Marks, Engels, Lenin, Sol Yayınları, syf. 234)

Kadının özgür olmayışını ve eşit olmayışını ne yaparsa yapsın, yine de sonuçta gizleyemiyor burjuvazi.

Burjuvazinin neden kadının kurtuluşunu sağlayamayacağını ortaya koyan çok somut olgular var;

Kadını mutfağa, yatak odasına, çocuk odasına kapatarak ev kölesi yapan burjuvazi, kadınların yaratıcı gücünü, üretken olmayan konularda boşa harcatan; kadınları çocuklarını doğuran bir üretim aracı olarak gören burjuvazi, kadını özgürleştirebilir mi?

Kadını adeta "meta üreten bir meta" olarak gören, kadında salt cinsellik gören burjuvazi, kadının yeteneklerinin, zekasının, aklının, yaratıcılığının ortaya çıkmasını sağlayabilir mi?

Kadının beynine ve vücuduna zincir vuran, özgürlüklerini, haklarını kısıtlayan faşist veya islamcı, hangi gerici anlayış kölelikten kurtarabilir kadını?


Kadın sorunu emekçi kadınların sorunudur

Peki, kapitalizm içinde adı zaman zaman duyulan feminizmle kurtulur mu kadınlar? Bu sorunun cevabı da neredeyse bir asırlık bir cevaptır ve olumsuzdur.

Kadın-erkek eşitliğinin ekonomik-siyasal-sosyal koşullarının olmadığı bir toplumda, soyut bir "eşitlik" peşinde koşan feminizm, sonuçta burjuvaziye hizmet etmiş olmaktadır. Çünkü, kadınların dikkatlerini gerçekten kurtuluş mücadelesinden uzaklaştırıp, hedef saptırmakla burjuvazinin egemenliğinin süresini uzatmaktadır.

Şu da bilinmeli ki "kadının kurtuluşu sosyalizmdedir" demek, mevcut sistem içinde varolan veya kazanılabilecek hakların yadsınması, önemsiz görülmesi anlamına gelmez. Bugün, gericiliğin, feodal yapıların karşı çıkışına, faşizme ve burjuvaziye rağmen çeşitli alanlarda kadın haklarında belli kazanımlar elde edilebilmişse, bu, mücadelenin sonucunda oldu. Dolayısıyla bu mücadeleyi yine devam ettirmeli kadınlarımız. Ama eğer meselemiz kısmi bazı haklar meselesi değil de, bir bütün olarak kadının özgürleşmesi ve kurtuluşu ise, feminizm veya benzer hiçbir akımın kadınlara bunu veremeyeceğini bilmeliyiz. LENİN, Marksist-Leninistler'le feministlerin soruna bakış açısı arasındaki ayrımı şu noktalarda izah ediyor:

"Kılavuz ilkeler, gerçek kadın özgürleşmesinin ancak komünizmle olabileceğini kesinlikle dile getirmelidir. Kadının toplumsal ve insani konumu ile üretim araçlarında özel mülkiyet arasındaki çözülmez bağlılık kuvvetle belirtilmelidir. Bununla, kadın hakçılığı oyununa karşı kalın, silinmez ayrım çizgisi çekilir. (...) Komünist kadın hareketinin kendisi (...) her türlü sömürülenlerin ve ezilenlerin (...) genel yığın hareketinin bir parçası olmalıdır. (...) Kadınlar olmadan gerçek hiçbir yığın hareketi olamaz." (Kadın ve Aile, syf. 261)

En başta şu görülmelidir ki, "kadın sorunu esas olarak işçi ve emekçi kadınların sorunudur." Emekçi kadınla burjuva kadını aynı kefeye koymak, sınıfsal bakış açısından uzak olduğu gibi, kadınların gerçek durumunu tespit etmekten de uzaktır; emekçi ve burjuva ayrımı yapmadan genel bir kadın sorunundan ve özgürleşmesinden söz etmek, cins ayrımcılığına dayalı bir anlayışı savunmaktır. Burjuva kadınların, küçük-burjuva kadınların da kadın olmaktan kaynaklanan sorunları var elbette, ama bunlar emekçi kadından farklı nitelikteki sorunlardır ve talidir. Emekçi kadınların sorunlarıyla aynı düzeyde görülemez.

Marksist-Leninistler olarak, kadınların yer almadığı bir mücadeleyi düşünemeyiz. Bir devrimin kadınlar olmaksızın başarılamayacağı ve kadınlar olmadan da sosyalizmin kurulamayacağı bizce açıktır.


Sosyalizmde kadının kazanımları

Kadınların dünya çapındaki ve ülkemizdeki durumu, ortaya "karanlık" bir tablo çıkarıyor. Fakat bu tablonun aydınlık noktaları da yok değil. O aydınlık noktalar, ya sosyalizmin olduğu yerler ya da devrim mücadelesinin amansız sürdüğü yerlerdir. Sosyalist ülkelerde kadın sorununun çözümü konusunda, kadının toplumsal yaşamdaki yeri konusunda devasa adımlar atılmıştır.

Lenin, daha devrimin ilk yıllarında bu konuda attıkları adımlardan dolayı çok iddialıdır:

"Sovyet iktidarı, ... iki yıl içinde, kadının kurtuluşu için, ‘kuvvetli' cinsi ile eşitleştirilmesi için, bütün dünyadaki ileri, aydın, ‘demokratik' cumhuriyetlerin topunun 130 yılda yaptıklarından daha çok şey yaptı." (Kadın ve Aile; Marks, Engels, Lenin, Sol Yayınları, syf. 236)

130 yılda yapılanları 2 yıla sığdırmak, sadece "başarılı" olmak kelimesiyle izah edilemez. Bu, kadınlar açısından tüm tarihleri boyunca yaşadıkları en köklü ve en kapsamlı devrimdir. Lenin'in iddiası hiç kuşkusuz iki yılda sağlanan somut dönüşümlere dayanıyordu. 1980'li yılların Sovyetler Birliği'ne ilişkin bazı rakamlar, katedilen mesafeyi de gösterecektir.

Nüfusun % 51'ini oluşturan Sovyet kadınının % 93'ü bir işte çalışarak üretici kılınmıştır. Bu konudaki ekonomik, kültürel engeller büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştır.

Sovyet kadınının % 60'ı yüksek öğrenim gören bir seviyedeydi ve bu oran da giderek artma eğilimindeydi; çünkü her bin Sovyet kadınından 801'i yüksek öğrenim görüyordu.

Sovyet kadını, mecliste % 33 ile, yerel halk meclislerinde % 50 ile, Yüksek Şura'da ise 1/3 oranında delege ile temsil ediliyordu.

1980'lerin-90'ların Sovyetler Birliği'nde bilim adamlarının % 40'ı, hakimlerin % 32.6'sı, doktorların % 65'i, öğretmenlerin % 71'i kadınlardan oluşuyordu.

Bunu sağlayan sosyalizmdi.

Rusya, devrim olduğunda, "Avrupa'nın en geri ülkesi" sıfatını taşıyordu ve şimdi Avrupa'nın en ileri ülkeleri bile, bu konularda Sovyetler Birliği'yle boy ölçüşebilecek durumda değildi.

Çin'de de kadınların toplumdaki konumlarına ilişkin kısa sürede büyük adımlar atıldı. Çinli kadınlar, devrimin yapıldığı 1949'da toplam işgücünün sadece % 7.5'ini oluştururken, bu oran, sadece beş yıl içinde % 40'a çıktı.

Açlığın her yıl milyonlarca yoksul Çinli'yi öldürdüğü bir ülkede, hiç kuşku yok ki, kimse kadın haklarından söz edemezdi. Ama devrim, açlıktan insanları öldüren düzene de, açlıktan ölümlere de son verdi. Bütün sorunlar, bütün haklar konuşulabilirdi artık Çin'de. Nitekim, öyle bir noktaya gelindi ki, 1980'lerde üniversitelerin üçte biri kadınlardan oluşuyordu.

1949'a kadar, yönetimde, toplumsal hayatın diğer kurumlarında binde bir oranında bile temsil edilemeyen Çinli kadınlar, devrimle, yönetime katılmaya başladılar; Çinli kadınlar hükümet bürolarında ve halk örgütlerinde, yönetim kademelerinin % 16.5'ini oluşturur duruma geldiler.

Devam edelim sosyalizmin kazandırdıklarını somutlamaya:

Küba devriminde ise, kadının her şeyden önce onuru kurtarıldı. Sadece Havana'da 15 bin fahişe yaşıyordu devrimden önce ve Küba, kıtanın "genelevi" olarak aşağılanıyordu.

25 yılda kadın işgücü 3 katına çıkarıldı. Kübalı kadınlar, meclisin % 25'ini, sendika liderliklerinin % 37'sini oluşturacak seviyeye gelmişti. Kadının "geride" kalmasına neden olan koşullar, gelenekler kadınların talepleri doğrultusunda çözülüyor sosyalizmde. Kreşlerin yaygınlaştırılması -ki bunların tamamen ücretsiz olduğunu da belirtelim- bunun ifadesidir. "Kreşe çocuğunu gönül rahatlığıyla bırakan Kübalı anne, okul saatlerinde ücretsiz beslenen çocuğunun eğitim, sağlık masrafını düşünmek zorunda değildir".

Nikaragua'nın kadınlara ilişkin gelenekleri arasında bizim geleneklerimize benzer yanlar vardı. Hala –yani devrimden önce– çok çeşitli kılıflar altında kadınlar alınıp satılıyordu. Erkekler, birden fazla kadın alabiliyor, birkaç kadın tek erkeğin "malı" olabiliyordu. Gerdek gecesi bakire çıkmaması durumunda, hatta bundan sadece şüphe bile duyulmuşsa, erkek o kadını reddedebilme hakkına sahipti, hatta bazı bölgelerde de "öldürmesi" gayet normaldi. Devrimi izleyen yıllarda ise, bütün bu geleneklere büyük darbeler vurulurken, kadınlar kısa sürede siyasi önderliklerin % 37'sini, Devlet Konseyi'nin % 15'ini oluşturan bir düzeye geldiler.

Sosyalist sistemin yıkılması, bu konuda kaydedilen mesafenin önemsiz, anlamsız olduğunu, kazanımların kalıcılaşmadığını göstermez. Tam tersine, sosyalizmin kadınlara kazandırdıkları, insanlığın hafızasına yazılmıştır. Sosyalist sistemin yıkıldığı ülkelerde, kadınlar adeta büyük bir bataklık içine düştüler. Sadece kapitalizmin yeniden hakim olmasından sonra ortaya çıkan tablo ve kadınların içine düşürüldüğü durumlar göstermektedir ki, kadının kurtuluşu sosyalizmdedir.

Aktardığımız son derece özet rakamların da gösterdiği gibi, sosyalizm kadınlara varolan durumu değiştirmenin kapısını açtı. Onlara eşitliğin kağıt üzerinde değil, hayatın içinde mümkün olabileceği yeni bir ufuk gösterdi.


Kölelikten kurtulmanın ön şartı!

Yayınlanan bir istatistiğe göre, Türkiye, kadın milletvekili oranı açısından 189 ülke arasında 160. sırada yer alıyor. Bu sonuç kuşkusuz ki, utanç vericidir.

"Kadın-erkek arasında, daha önceki toplumsal durumlardan bize miras kalmış bulunan eşitsizlik, asla kadının ekonomik baskı altında oluşunun sebebi değil, sonucudur." (Engels, Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni)

Kadının eşitsizlik ve baskıları sadece erkeklerin erkek olmalarından dolayı gelen özelliklerine bağlamak, yanıltıcıdır; baskının asıl kaynağı sosyo-ekonomik yapıdır. Ve kadınlar üzerindeki iki kat baskının, ikinci sınıf konumunun ortadan kaldırılışı da bu ekonomik alt-yapının tasfiye edilip daha ileri bir ekonomik sisteme dönüştürülmesiyle, yani sosyalizmle mümkün olacaktır.

LENİN 1920 yılında "Uluslararası Kadın Günü" başlıklı bir yazısında, kadının özgürlüğü ve kurtuluşu açısından "(Kadınların) toplumsal bakımdan üretici çalışmaya katılmalarının, ev içi köleliğinden kurtarılmalarının, mutfağın ve çocuk odasının sonsuz sıkıcılığına olan aptallaştırıcı ve aşağılayıcı bağımlılıklarının kırılmasının" önemini vurgulamıştı.

Lenin burada sorunun "özüne" değiniyor. Kadın sorununun sosyalistçe çözümünde kültür devrimi önemli, ancak tek başına yetersizdir. Çözümün bir diğer yanı da kadın-erkek eşitsizliğinin maddi koşullarını yok etmek ve kadını ev işlerine bağımlılıktan kurtaracak koşulları yaratmaktır. Bunun bir politika olarak uygulanmadığı koşullarda, kadın erkek eşitliğini sağlamak üzere çıkarılan yasalar, yapılan düzenlemeler sonuçsuz kalacaktır.

Kadınları ev işlerine kölelikten kurtaracak ve onları, yaratıcı yeteneklerini geliştirecek üretim içine sokmadan, kadın sorunu çözülemez.

Marksist-Leninistler, devrimci halk iktidarının yönetimi altında, kadınların en kısa süre içinde ev işinden, mutfağın ve çocuk odasının "aptallaştırıcı" koşullarından kurtarılabileceğini söylüyoruz. Teknolojinin ulaştığı bugünkü seviyede, çamaşırhanelerden kreşlere, ortak lokantalardan kooperatiflere kadar yapılabilecek çok şey vardır. Sosyalizm, kadını köleleştiren ev işlerini erkeğe ve topluma bölüştürmeyi öngörmektedir. Böylelikle kadının kendini geliştirmek için ayıracağı zaman artırılabilir ve kadınlar, binyılların geri bıraktırılmışlığını aşma yolunda ilerlemeye başlarlar. Ancak bu koşullarda kadın, kendini geliştirebilir, ekonomik, siyasi ve sosyal yaşamda erkekle her anlamda eşit bir yer edinebilir; Lenin, kadınların sosyalist toplumda gelişmelerinin, önlerinin açılmasının devamında bekleneni şu sözlerle dile getiriyor: "Her mutfak kadını, devleti idare etmesini öğrenmelidir."


Sosyalistler dışında kim söyleyebilir bu sözleri?

Sonuç olarak; kadının kurtuluşunun devrimden ve sosyalizmden geçtiğini söylüyoruz. Bu kurtuluş, ne kısa vadelidir, ne tek bir hamlelik iştir. Çünkü burada sosyo-ekonomik temelin ötesinde, yasaların ötesinde, kökeni binlerce yıla uzanan geleneklerden, önyargılardan ve kadını erkeğiyle tüm toplumu kuşatan davranış biçimlerinden sözettiğimiz de unutulmamalıdır. Kadınların kaderini bir anda değiştirecek bir sihirli çubuğumuz yok. Ama bu kaderi adım adım değiştirecek sihirli bir aracımız var: SOSYALİZM.

Kadınların kurtuluşuna giden yolda birinci dönemeç, kadınların bugünden direniş ve savaşın bir parçası olmasıdır. Mücadeleyle özgürleşmenin ilk pratiği ve sonuçları bu süreçte yaşanacaktır.

İkinci dönemeç, devrimimiz olacaktır. Devrimci halk iktidarı, en başta, kadın erkek eşitsizliğini sürdüren, pekiştiren yasal ve toplumsal zemini yok edecektir. Halkın gücü ve devrimin iradesiyle binlerce yılın kökleşmiş, kemikleşmiş eşitsizlik sistemini yıkacaktır.

Üçüncü dönemeç noktası, bunun devamı olarak sosyalizmin inşasıdır. İşte bu kadının tam kurtuluşu yolunun artık açılması demektir.

Nikaragua devriminin önderlerinden Thomas Borge'nin erkeklere öğütlerine kulak veriyoruz son olarak: "Erkeklerin ve kadınların alışkanlıklarına, adetlerine ve ön yargılarına karşı mücadele etmek zorundayız... hepimiz, evlerimizde, kendimizi kadınların yoldaşları haline, kadınların öğretmeni ve onların öğrencisi haline dönüştürmeliyiz... Onlarla siyasi eğitimi paylaşmalı, mümkün olan her yolla ev işlerini paylaşmalıyız, çocuk sevgisi ve bakımını, devrim sevgisi ve savunusunu paylaşmalıyız..." (Sandinist Halk Devrimi, syf.26-27)

Daha önce sorulan bir soruyla bitirelim bu yazı dizimizi de: Borge'nin sözlerini okuyun bir kez daha ve cevap verin: Sosyalistler dışında kim söyleyebilir bu sözleri?


İKTİDAR gibi, ERKEK gibi, KADININ kendisi de sorunun bir parçası

Kapitalizm kadın sorununun çözümünün önünde bir engel. Faşizm engel. İslamcılık, şeriat engel. Çünkü hepsi erkek egemen zihniyetin temsilcisi aynı zamanda. Ve binyıllardır bu zihniyetle şekillenmiş erkekler de engel..

Fakat, kadın sorununun çözümünün önündeki başlıca engeller denilince, akla hemen erkeğin yeni statüyü kabullenememesi geliyor olsa da, bu eksik bir yaklaşımdır. Çünkü, binlerce yılın alışkanlıklarıyla, gelenekleriyle oluşturulmuş statülerin değişmesinde, kadınlar da bir direniş odağıdır. Kuşku yok ki, binlerce yılın alışkanlıklarının, statülerinin kadınlar üzerinde bıraktığı olumsuz etkiler de vardır ve bunları bir hamlede değiştirmek mümkün değildir. "İkinci sınıf vatandaşlıktan, eğitimsizlikten, cinsel meta olarak kullanılmaktan, ya da en çok, burjuvazinin vitrinini süsleyen bir araç olmaktan gelen kadını", her alanda erkekle eşit bir konuma taşımak, toplumun yönetim kademelerinde yer almasını sağlamak, uzun bir süreç sonunda mümkün olabilecektir.

Kadınlar binlerce yıl eğitim imkanlarından, kültürde, sanatta kendilerini geliştirebilme imkanlarından yoksun kaldılar; tarım dışında üretim yeteneklerini geliştiremediler. Evin dört duvarı arasına adeta hapsedildiler. Dolayısıyla bu tarihsel gerçeğin sonucunda "hem fiziki hem de beyinsel işlevlerinde kayıplar" verdiler. Kadınlar binlerce yılda kaybettiklerinin ancak bir kısmını burjuva demokrasisi koşullarında kazandıkları haklarla yeniden elde ettiler. Ama burjuvazi kadınların gelişimini belli bir yerde durdurdu ve onları yeniden metalaştırıldıkları, bir doğum aracı olarak görüldükleri kısır döngünün içine hapsetti.

Kadınlar bu kısır döngüyü sosyalizm mücadelesi içinde ve sosyalizmin inşasıyla parçalayabilirler. Ama bunun ön şartı, kadınların kendi kafalarında oluşan statüleri, kendilerine vurdukları prangaları parçalamalarından geçiyor. Hayatın her alanında ikinci sınıf olmayı kabul eden, kendini erkeğin kölesi olarak gören kadını kimse özgürleştiremez ve kurtaramaz!


Kalkalım ayağa!

Tarihi bir hakkı teslim ediyor Lenin:
"(...)proleter kadınlar devrimde olağanüstü davrandılar. Onlar olmadan zafere ulaşamazdık ya da pek güç ulaşırdık.(...) Ne kadar yürekliydiler ve şimdi hâlâ ne kadar yürekliler! Katlandıkları bütün acıları ve yoksunlukları düşününüz. Ve onlar, Sovyetleri savunmak istedikleri için özgürlüğü ve komünizmi istedikleri için davrandılar. Evet, proleter kadınlarımız olağanüstü sınıf savaşçılarıdır.

Hayran kalınmaya ve sevilmeye hak kazanmışlardır.(...) Proletaryanın ilk diktatörlüğü, kadının toplumsal tam hak eşitliği için gerçek kılavuzdur. O, kadın haklarıyla ilgili ciltlerce yazının yıktığından çok önyargı yıkmıştır.(...)"

*

Sovyet kadınının yaptığını, ülkemizin kadınları da yapacak. Türk, Kürt, Arap, Gürcü, Laz, Boşnak, Terekeme, Çerkez kadınlar, devrimimizde olağanüstü kahramanlıkların yolnu açan Sabolar'ın, Gülsümanlar'ın, Cananlar'ın, Zehralar'ın, Hülyalar'ın yolundan yürüyecekler.

Bugün sorunlarının bilincinde dahi olmayan, kadının özgürleştiği, kurtulduğu bir sistemde nelere kavuşabileceğini hayal bile edemeyen milyonlarca kadınımız var. İkinci sınıf olmak, iki kere ezilmek, onlar için adeta kader gibidir. Fakat biz, devrimimizle bu milyonlara kadının özgürlüğü ve kurtuluşu bilincini götüreceğiz. Özgürleşmenin ve kurtuluşun yolunu göstereceğiz. Kader dediklerini yerle bir edip, körelmiş yeteneklerini diriltip, haklarını savunmaları için ayağa kaldıracağız.

Kadınlarımız, kalkalım ayağa, kalkalım ve kadınların ne iktidarın, ne erkeğin kölesi olmadığını gösterelim tüm dünyaya. Gösterelim ki, kahraman kadınlarımızın açtığı yol, yolumuzdur ve artık o yol hiç kapanmayacaktır.

_________________
Devrim Kurtulus
Resim
kurtulusum@hotmail.de
En son KURTULUS tarafından 8. Mar 2017, 14:52 tarihinde darbelendi.

8. Mar 2017, 14:52
Profil Web sitesini ziyaret et
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 4 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 3 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma eklentiler gönderemezsiniz

Aranacak:
Geçiş yap:  
cron
© phpBB® Forum Software • Designed by Vjacheslav Trushkin for Free Forums/DivisionCore.
Türkçe çeviri: phpBB Türkiye Archiv | Contact & Abuse free forum hosting

web tracker